Güzel bir şairimiz: Bihter Bilir

Bilgi Peşinde
Sizlere Aydın'da yaşayan bir güzel şairimizi tanıtmak istiyoruz: Bihter Bilir
15 Nisan onun doğum günü. Kendisi falanca yılda, filanca şehirde kendisi gibi güzel bir annenin çocuğu olarak aramıza katılmış bugün... İyiye, güzele, sevgiye doğru olan yolculuğunu farkındalıkla süren değerli şairimizin şiirlerinden rastgele seçtiklerimi aşağıda sunuyorum:
 
Olmak...Olamamak....
Yaşanmışlıklar mıydı bizi bağlayan.
Yoksa, yaşanacaklar mıydı?
Belki de, yaşanmışlıklardı...
Geçmişti.
Geçmişte kalmayan, iz bırakan.
Bir araya getiren bizi.
Yaşanacakların endişesi miydi?
İçimizi burkan.
Bağlayan neydi, bizi?
Ya da, ayıran....
İki bilinmeyenli denklem misali
Ya var olacaktık birlikte...
Ya yok olacaktık geçmişte.
 
Tek Başıma
Bilmediğim bir şehrin
ıssız yollarında
tek başıma
içimdeki benle başbaşa
ama çığlık çığlığa
ama sessizce
ama seninle
ama sensiz yürümekteyim.
Nereye gittiğim yitirmiş önemini
Nasılsa bilmediğim şehrin
görünmeyen ışıkları
rüzgarsız caddeleri
insansız sokakları
ama çığlık çığlığa
ama sessizce
ama seninle
ama sensiz yürümekteyim.
 
Bu yolculuğunun ailesi ve tüm sevdikleri ile birlikte sağlık ve mutlulukla sürmesini dilerim...
Nice yaşlara Bihter Bilir öğretmenimiz...
Ayrıntılı bilgi için:

S'Özüm - Anneler Günü...

Bihter Bilir
Annem Yıldız Oral için yazdığım dizeler...
                "bir cenin yalnızlığında 
                 yatağa kıvrılmış
                 yalnızlığımı avutmaya çalışıyorum
                 bir yanımda sen
                 diğer yanımda sensizlik
                 boşa kürek çekiyor hayallerim"
                 yıldızları gecenin sensizliğine kırptım
                 konfeti yapıp,
                 sensizliğe savurdum...                   Bihter Bilir.....       
“Bugün bana anneler günü yazısı yazar mısın?” denildi. Hiç düşünmeden "yazarım" dedim. Yazarım da... “Nasıl yazarım?”,  “Ne hissederim?” diye düşünmeden de edemedim. Annem aramızdan ayrılalı daha 33 gün olmuş. Acısı hala çok yeni, gidişini kabullendim desem de; hala kabullenemediğimi biliyorum. Sadece kabullenmiş görünüyorum. Çünkü ben de iki oğlumun annesiyim ve biliyorum ki; ben üzülürsem, onlar daha da çok üzülecek... İşte o yüzden direniyorum güçlü olmaya.. Hayat... Kırık-dökük devam ediyor işte.
         Anneler günü... Sizlere nasıl kabul edildi, ülkemde ne zaman kutlanmaya başlandı diye ansiklopedik bilgi vermek niyetinde değilim. Böyle kalıplaştırılmış günleri aslında sevmiyorum. "Anneler günü, babalar günü, sevgililer günü"......liste uzar gider. Şöyle etrafıma bakıyorum, hiç anne-baba olmamış dostlarım var. Ya da anne-baba hiç tanımamış çocuklar... Onlar için o günlerin şaşaa içinde kutlanması ne kadar doğru?
         Haftalar öncesinden AVM’ler, gazete, tv ilanları ile "anneler gününe" armağan alınsın diye adeta çığırtkanlığa soyunmuşlar. Anne ya da babaların hakkı bir günde ödenir mi? Git AVM’ye ya da beyaz eşya satan herhangi bir mağazaya, küçük ev aletlerinden bir tane al, ya da bir giysi ver anneye... Görev bitti işte... Olacak iş mi? Oysa anneciğim bana, anne olmadan önce her annenin kızına söylediği sözleri söylerdi. "Anne olunca anlarsın".. Çok doğru. Anne olmadan ya da içinde anne sevgisi olmadan hiçbir  şeyi anlayamıyor insan.
          “İlk anne oluşum, acemiliğim.. İkinci kez anne oluşum olgunluğumdur” derim. Anne olmak özveri ister. Çalışan anne olmak daha çok özveri ister. Çalışma yaşamının içinden geldiğim için iyi bilirim o zorluğu. Sabaha kadar hasta olan çocuğunla ilgilenirsin, ateşini düşürmeye çalışırsın, ehil olmayan kişiye emanet edersin (binbir zorlukla bulunmuştur o bakıcılar da) sonra çıkar okula gidersin, sana emanet çocuklara ders anlatmaya, sorunlarınla ilgilenmeye… Bu sefer sen onlara anne olmuşsundur. Bitmeyen bir görevdir annelik… 
           Yıllar sonra karşıma çıkan çocuklarım (öğrencilerim) hep "Bize annelik yaptınız." derler. Günahıyla, sevabıyla inandığım en doğru şekilde davrandım onlara da...
           Anneler günü denildiği zaman; yıllar öncesinden bir anı belirir belleğimde: “Ana okuluna gidiyorum. Okul piyesinde rolümüz var, rontlar oynanacak ve annelere armağanlar verilecek. Büyük bir ailede geçti çocukluğum. Anneanne, teyzelerle kocaman bahçeli bir evde altlı-üstlü oturduk dokuz yaşıma kadar. Gelip eve çocuk aklımla anlattım ben de. Anneme hediye vermek istiyorum ama bana yardımcı olacak en doğru kişiyi arıyorum ev içinde... Küçük teyzemi gözüme kestiriyorum, yalvarıyorum hediye almaya gidelim diye. Sonunda ikna oluyor ve çarşıdan anneme makyaj malzemesi alıyoruz. Paketlemeyi beğenmiyoruz. Evde kendimiz paketliyoruz ve okula gidiyoruz. Nasıl heyecanlanıyorum anlatamam. Piyes, rontlar bitiyor ve her öğrenci annesine armağanını veriyor. Ben de anımsadığım ilk armağanımı anneme veriyorum.
           Ve yıllar sonra... Annemin eli elimde, dua ederek son yolculuğuna uğurluyorum. Bu yıl annem için verecek bir armağanım -maddi değeri olan-yok. Ancak manevi değeri olan duam olacak ona gönderebileceğim.
           Ve benim çocuklarım; bana o sabah harika bir kahvaltı hazırlayacaklar. Bundan çok eminim. Mutlaka çiçek alacaklar. Daha kendi kazançları olmadığı için armağan alamadıklarını söyleyecekler. Çok mu önemli? Hayır, asla değil. Ve beni gün içinde şımartacaklar, mutlu olmam içinden ellerinden geleni yapacaklar.
           Annem olmadığı için çok üzgünüm, anne olduğum için çok mutluyum.  Tüm annelerin anneler günü kutlu olsun...
Ayrıntılı bilgi için

S'ÖZÜM - Akşam Sefası Güncesi

Bihter Bilir
Bir kenarda, tozlar içindeyim. Akşamı bekliyorum. Gün batımını… Benim zamanımdır çünkü.

İnsanoğlu adımı "akşamsefası" koymuş. Gün batımıyla birlikte çiçeklerim açılır. Rengârenk…

Renk ahenk içinde olurum. Yerim evlerin bahçeleri, duvar kenarları...

Bu aralar çok mutsuzum. Çünkü kök salacak ne bahçe, ne duvar kenarı kaldı. İnsanoğlu gördüğü her bahçeli evi yıkıp çok katlı binalar yapmak peşinde.

Ama inatla tutunuyorum hayata. Tohumlarımı rüzgarla savuruyorum dört bir yana. Zamanı gelince çiçeğe durmak için, duvar kenarlarını şenlendirmek için direniyorum.

Dün yine büyük araçlar geldi, tek katlı köşedeki evi yıkmak için. İçim cız etti. Duvar kenarında benden bir parça vardı. Demek ki bu akşam artık açmayacaktı. Yok olacaktı. Çok üzüldüm. Rengim sarardı. Görmemek için yıkımı, kapadım kendimi... O gürültüyü köklerim kuruyana kadar unutmayacağım.

Bugün akşam üzeri açınca gözlerimi... "Ahhh” dedim, “keşke yok olsaydım ben de!” Köşedeki evin yerinde kocaman bir çukur, iş makinaları olanca gücüyle çukuru genişletmeye çalışıyorlar. Bir rengim sinirimden kırmızıya döndü...

Ama elimden gelen bir şey yok ki... Sadece görmek istemiyordum, duymak istemiyordum... “Benim de sıram nasılsa gelecek" diyordum. Bekliyordum.

Günler birbirini kovalıyor, ben de karşı köşedeki boşluğu… Ve o boşluğun kenarında benden olan bir parçanın yokluğunu... 
Otuzuncu gündü sanırım. İşçiler aralarında konuşurken duydum. Aylıklarını alacaklardı. Heyecan içinde beklemeleri ondandı belki de.

İçlerinden biri köşede ayakta beklerken, yaptıkları inşaatı gururla seyrediyordu ki… "Buraya bakın, ne inatçı çiçekmiş, çiçek açmaya uğraşıyor bu toz-toprak içinde!" diye bağırınca gözüm daha bir açıldı sanki.

Gerçekten de haklıydı... Benim bir parçam olan, renk ahenk içinde olan akşamsefası bir kenardan "ben de buradayım" dercesine, gün batımıyla birlikte çiçeklerini açıyordu. İnanamamıştım. Mutlu olmuştum geri döndüğüne, ölmediğine sevinmiştim.

Bir sonraki gün, tüm çalışanların ilgi odağında ve korumasındaydı artık. Bir kaç ay sonunda köşedeki tek katlı evin yerinde, bahçesi olmayan çok katlı bir bina ortaya çıkmıştı. Yaşama alanları sadece balkon denilen dört köşe mekanlardı.

Ve benim bir parçam olan, rengarenk, renk ahenk içinde olan akşam sefaları balkon altlarında açmaya devam ediyorlardı.

İnatla direnmek, direnerek yaşamaktı bunun adı…
Ayrıntılı bilgi için:

S'ÖZÜM - Bir Gün

Bihter Bilir

Bir gün karşılaşırsak...

Hep düşünmüşümdür. Bir gün karşılaşırsak, karşı karşıya gelirsek seninle...

Ne yaparız?
Neler konuşuruz?
Neleri paylaşırız?
Birbirimize nasıl davranırız?
Nasıl tepki veririz?
Kızar mıyız?
Öfke duyar mıyız?
Ya da her şeyi bir kenara bırakıp, kaldığı yerden devam mı eder dostluğumuz, arkadaşlığımız, sevgimiz?
Bilmiyorum. Ama hep merak ediyorum, hayaller kuruyorum. 

Bir gün... Hiç ummadığım bir yerde, bir köşe başında, bir sahilde yürürken ya da bir çay bahçesinde oturmuş denizi seyrediyorken. Nedense hep deniz var, deniz kenarı var karşılaşma hayallerimde. Halbuki yer denize çok uzaktaydı.

Bir gün karşılaşırsak eğer, sana söyleyeceklerimi belleğimde bir bir sıraya koyuyorum. Tabii söyleyebilirsem. Diyeceğim ki; hiç kimse benim seni sevdiğim kadar sevmemiştir. Ve beni hiç kimse senin sevdiğin kadar sevmemiştir. Böyle bir sevda ne yaşanmıştır ne de yaşanacaktır derim.

Biraz iddialı olsa bile demeliyim, hissettirmeliyim duygularımı. Çünkü karşılaşırsak eğer, bir daha kaybetmek işime gelmez. Benim seni unutmadığım gibi, senin de beni unutmadığını biliyorum. Yıllar, aylar, haftalar geçmesine karşın biliyorum. Kalp kalbe karşıdır derler ya. Çok doğrudur. Biliyorum ve hissediyorum.

Bir gün karşılaştığımızı hayal ediyorum...

Ben senden önce gitmişim sahile... Bir çay bahçesi, bir tahta masa… Eskilerden kalmış sanki. Tarih kokuyor taş duvarları, hüzün kokuyor, aşk kokuyor, ayrılık kokuyor. Önümde demli bir çay, ince belli cam bardakta, kırmızı çizgili porselen bardak altlıklarıyla. Çınar ağacının altında…

Sahilde bağlı kayıklar, denizin dalgalanmasıyla bir o yana bir bu yana sallanmakta. Esen rüzgârın getirdiği yasemin kokuları başımı döndürmekte. Bekliyorum gelmeni. Her geleni sen zannediyorum. Araya yıllar girdi, heyecandan ağzım kuruyor, boğazım düğümleniyor. İçtiğim çayın buruk tadı damağımda.

Gözüm yolda. Bekliyorum...

 
Ayrıntılı bilgi için:

S'ÖZÜM - Bir Gün

Bir Gün

Ve işte o an. Karşılaşma anı. İşte geliyorsun.

Uzaktan görüyorum geldiğini. Ayağa kalkmak istiyorum, bacaklarım bana ait değil sanki. Tutmuyor. Titriyorum. Ayaktayım işte. Karşı karşıyayız şimdi. Türk filmi gibi sanki.  Bakıyoruz birbirimizin gözüne, yüzüne. Uzanıyor acemice ellerimiz birbirine. Yok yok. Biz bu kadar yıl sonra karşılaşacağız ve yabancı gibi birbirimize sadece tokalaşarak mı merhaba diyeceğiz.

Açılan kolların ve ben sevgiyle, özlemle sarılıyorum sana. Kopamıyoruz birbirimizden. Sen de titriyorsun. Heyecan dorukta. Bir an kokun geliyor burnuma... Çok eskilere gidiyorum birden. Unuttuğumu sandığım her şey bir bir saklandığı sandıktan çıkmaya başlıyor itiş kakış. Yavaşça ayrılıyorum kollarından.

Oturuyoruz yerimize. Karşılıklı. Bakıyoruz kaçamak bakışlarımızla birbirimize. Eğer karşılaşırsak "Şöyle yaparım, böyle konuşurum "demiştim. Nerdeee!.. Dilimin ucunda olup da, boğazımda düğümlenen sözcükler çıkmıyor, çıkamıyor. Tutuldu kaldı bir yerde sanki.

Öylece oturduk, hesaplar yaptık. Kaç yıl, kaç ay, kaç hafta oldu diye. Aslında biliyordum ne kadar süredir görüşmediğimizi. Sen söylemiştin bir keresinde inanmayıp, hesaplamıştım. Şaşırmıştım çünkü. Hiç böyle bir beklentim yoktu çünkü. Araya giren yılları hesaplamak.

Ama her şeye karşın sanki kaldığı yerden devam eden bir sohbetti yaptığımız. Sevinci ve kederi aynı zaman dilimine sığdırmıştık. Zaman geçtikçe çözülmeye başlamıştık. Anlatacak ne kadar çok şey birikmişti meğer. 

Kolay değildi yıllar öncesinden, yıllar içine geçmemiz. Kolay değildi elbette. Hep dilimdeki şarkılardaydın çünkü. “Elbet bir gün buluşacağız” derken ya da “Takvimlerden haberin yok mu?” derken gözlerimin dolması. İşte o an gelmiş, bir duygu patlaması ile bir arada oturuyorduk. Bu bir araya gelmenin bir de ayrılık vaktinin gelmesi hüzünlendiriyordu beni.

Bir gün… Buluştuk. Ve ayrıldık. Tekrar görüşürüz dileğiyle, hüzünle, göz pınarlarımızda biriken yaşlarla. Dönülmez bir yolda olduğumuzu hissettirerek birbirimize ayrıldık. Dönüp kaçamak bakışlarla bakarak birbirimize. Yorgun, yılgın, isyankâr ve pişman olarak gerçeklere doğru yürüdük.

Bir gün buluşur muyuz derken ayrılmıştık bile. Sevdamız da ağlıyordu, biz de. Yılların öncesinden geçip, yılların içine geçip gelmiştik. Dünü bugün, bugünü yarın yapmıştık.

Hayaldi demiştim ya. Hayaldi hepsi işte. Bir gün, eğer bir gün karşılaşırsak... Ne olur? Neler olur? Bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Her şeyi akışına bırakmak en güzeli diyorum.

Bekliyorum bir gün, bir gün diye.
Ayrıntılı bilgi için:

S'Özüm - Bir Yerlere Kök Salmak Lazım...

Bihter Bilir


Yeni bir yer, yeni bir başlangıç. Yeni bir ev, yeni komşular, yeni arkadaşlar... Her şey yeni, yepyeni… Hiç eski bir şey yok yaşamımızda bizden gayrı... Biz eskidik artık. Tavan arasına ya da merdiven boşluklarına terk edilmiş eşyalar misaliyiz. Eski.

Yeni bir yere gideceğimiz zaman, önce içim daralır, nefessiz kalırım. Kabul edemem gitmeleri. Nefret ederim. Yeni bir yere alışmak kolay değildir. Yalnızsındır. Kendini kabul ettirmek için çevreye paralanır durursun. Ve gitme zamanı gelir.

Sorarsın kendine... Gitmek mi zor, kalmak mı zor? diye. İkisi de zordur işte. Hem gidemezsin, hem de kalamazsın.

Artık gitme vaktidir. Eşyalar toplanır, yığılır evin bir köşesine, son dakikaya kadar toplanırsın bitiremezsin. Kamyon yüklenir. Anıların da birlikte yüklenmiştir kamyona. Bakarsın arkasından ve evim dersin, işte bir kamyonun üzerinde, içinde. Üst üste.

Sonra o boş eve boş gözlerle bakarsın, dolaşırsın odaları birer birer. İlk geldiğin günü anımsarsın, eve yerleşmeni, komşularını. Şimdi bütün arkadaşların, dostların evin önünde son kez sarılıp vedalaşmayı beklerler. Boğazına düğümlenen bir yumruktur yaşam. Gidiyorsun işte, gitmelerdesin yine. Zamanı gelmişti...

İşte yeni bir yaşama merhaba... Koşturmaca, telaş... Her koli açılışı bir başka telaşa düşürüyor insanı. Neyi nereye koyacağım derdine düşersin birden. Sonra yaşadığın kenti tanımaya çıkarsın. Sokaklar senindir artık ve sen kimseyi tanımazsın, kimse de seni tanımaz. Ola ki birileriyle tesadüfen karşılaşırsın. Dünyalar senin olmuştur. Tanıdık sima, birkaç dostane sözcüklerdir seni mutlu eden.

Sıra gelir insanları tanımaya ve onlara kendini tanıtmaya. İnsanlar yeni tanıştıkları kişilere karşı hep önyargılı olurlar. Seni, yaşamını, özelini sorgular, öğrenmeye çalışırlar. Yeni bulunmuş bir maden gibisindir. Keşfetmeye çalışırlar seni. Onlar keşfe devam ederken ya kendini saklamaya çalışırsın ya da kendini onlara ispat etmeye.

 İkisi de kötüdür. Kendini saklarsan seni kimse tanımaz. Yalnız kalırsın, belki de mutsuz olursun. İspat etmeye çalışmak ise çoğunlukla gereksizdir. Beni tanımak isteyen zaman içinde tanımalıdır der geçersin. Günlerce evin içinde dolaşırsın. İçindeki boşluk gittikçe büyür. Eski arkadaşlarını ararsın bir bir. Onlardan haber almak sevince boğar seni.


 
Ayrıntılı bilgi için:

S'Özüm - Bir Yerlere Kök Salmak Lazım

Bihter Bilir


Bir gün, sıcak bir "merhaba" der birisi.. İşte hayatına biri girmeye başlamıştır usulca. Sonra diğerleri sızmaya başlar içeriye. Zamanla alışırsın, seversin, hatta arkadaşlıktan öte, dostluğa dönüşür ilişkin. İçinde bir korkuyla yaşarsın hep. "Ya buradan da gidersem" diye düşünmeye başlarsın. Avutursun kendini. Olsun dersin. Her gittiğim yerde arkadaşlarım oldu. Dostlarım oldu diye.  

İşte öyle değil. Artık gurbet de, sıla da gidilecek yer değildir. Gurbet diye geldiğin yere alışmışsındır zaman içinde. Her gittiğin yerde yaşama 1-0 yenik başlamak zoruna gider. Yeniden alışmak zor gelir. Artık kök salmak istersin bulunduğun yere. Seni kuvvetle bağlamışlardır, sevgiyle bağlamışlardır… Dost zenginiyim derim zaman zaman. Çok doğru. Yurdun değişik yerlerinde, bir telefon uzaklığındayım herkese.
 
Ama artık yeter diyorum. Kök salmak istiyorum. Gitmek istemiyorum. Yeniden kendimi birilerine anlatmak istemiyorum. Evimi, eşyalarımı kaplumbağa gibi sırtımda taşımak istemiyorum. Bu yük artık bana ağır geliyor.

Bazen düşünürüm. Ben nereliyim? Yanıt bulamam. Kendi memleketimde, doğduğum yerde yabancıyım. Gurbetten sılaya gelmiş bir yabancı. Kimseyi tanımazsın. Doğduğun eve, sokağa yabancısındır artık. Gözlerin dolar çocukluk arkadaşını gördüğünde. Ya da ilkokulunu gördüğünde veya komşularının yerinde olmadığını, bu dünyadan gittiklerini öğrendiğinde içini bir acı kaplar. Ağzın kurur. Gözlerin dolar. Çare yoktur. Oraya da yabancısındır artık. Sonra gezdiğin kentleri hayalinde sıraya koyarsın.

Bir bakarsın hiçbir yere ait olmamışsın. Hiçbir yerli değilsindir. Hatta bu dünyaya yabancı olduğunu bile düşünmeye başlarsın çaresizlikten.

Bu yüzden artık bulunduğum yere kök salmak istiyorum. Çocuklarımın geleceği burada olsun. Dostlarım yanımda olsun, onlara gereksinim duyduğumda ya da onlar bana gereksinim duyduklarında bir arada olmak istiyorum. Artık dolaştığım sokaklarda kaybolmak istemiyorum, insanlara yabancı olmak istemiyorum. Bir dükkâna girdiğim zaman beni tanısınlar istiyorum. Bir arkadaşımla parkta oturup sohbet etmeliyim, derdine ortak olmalıyım. Kuaförüm saçımı tanımalı mesela.  Ya da terzim bilmeli benim zevkimi. Eczacım olmalı. Güvenebileceğim.

Kısacası, dostlarım olmalı yanımda.

Çünkü artık gitmelerde değilim... Kalmalardayım... Kök salmalardayım...




 
Ayrıntılı bilgi için:

S'Özüm - 19.Tüyap Kitap Fuarı

Bihter Bilir
İzmir'den kitap geçti, yazar geçti, şair geçti...

En çok da okur geçti...

Bu gün, 19.Tüyap İzmir Kitap Fuarından bahsetmek istiyorum...

Her yıl niyet ederim gitmek için.. Giderim de.. Bu yıl kendi kendime "19-27 Nisan arası gidip, orada kalmam gerek" demiştim. Ancak üç gün kalabildim. Evdeki hesap çarşıya uymuyor ne yazık ki...Bu üç gün bana yetti mi?Hayır... Aklım, gönlüm orada kala kala evime döndüm.

Birkaç verimli yanı oldu bu fuarın bana.... Sanaldan tanıştığım arkadaşlarımla gerçek dünyada da tanışma, sohbet etme olanağını buldum. Çok yorulmama karşın şiir dinletilerinin bir çoğuna katıldım. Her şeyden önce stantları dolaşıp, kitaba dokundum. Kitap kokusu ile sarhoş olmaktı dileğim.. "Kitaba dokunduk bugün aşk ile" dedim her gün bitiminde şükrederek...

Zaman zaman kitap satan yerlere girerim (AVM lerde, sokak aralarındaki kitapçılarda) ve "kayboldum" derim. Gerçektir bu...

Tüyap'ta da bu duyguyu yaşadım. Üç gün boyunca stantlar arasında kayboldum. Heybemi kitapla doldurdum. Tatil boyu okuyacağım kitaplarım şimdiden kitaplığıma yerleşti..

Biraz da Tüyap'ta gezerken, stantlarda dostlarla otururken gelenler hakkındaki gözlemlerimi anlatayım.
Gelenleri üç gruba ayırdım.

1-Gezmek için gelenler... (Tüyap hakkında hiç bir bilgiye sahip olmayanlar.) Havanın güzelliğini fırsat bilip kendini sokağa atanlar, fuar alanlarında çayır çimene yayılıp -bu arada oturacak bir çay bahçesi olmadığını, bankların yetersiz olduğunu da belirtmek gerek- piknik yapanlar. Canları sıkılınca da öylesine dolaşanlar.
 2-Hem gezmeye, hem de imza gününe katılan ünlü-ünsüz yazar ve şairleri görmek için gelenler...
 3-Gelme amacı belli olan, program doğrultusunda hareket edip etkinliklere katılanlar.
Bu kanıya sahip olmamın bir sebebi ise; etkinliklerde salonların tam anlamıyla dolmamasıydı. Belli kişiler -sadece meraktan- dinlenildi.

Benim için aslolan kitaptı. O kitapların bizlerle, okurlarla buluşmasıydı. Kitaba emek veren yazar ve şairlerin emeklerine saygı duymamdı.

 20.Tüyap İzmir Kitap Fuarında buluşmak üzere diyorum. Kitap ve kitaba dokunmak aşktır.
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Dünya Kadınlar günü -1

Bihter Bilir


Bugün kadınlar günü...

Kadınlar...
Anadır,
bacıdır,
kızdır,
eştir,
sevgilidir,
sevdanın taa kendisidir... 




Dünya'da...
8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda 129 kadın işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 10.000'i aşkın kişi katıldı.

26 - 27 Ağustos 1910'da Danimarka'nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart'ın "Internationaler Frauentag" (International Women's Day - Dünya Kadınlar Günü) olarak anılması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.  

Türkiye'de...
8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında "Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlanmaya başlandı.

1975 yılında ve onu izleyen yıllarda daha yaygın, ve yığınsal olarak kutlandı; kutlamalar kapalı mekanlardan sokaklara taşındı.

"Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı" programından Türkiye'nin de etkilenmesiyle, 1975 yılında "Türkiye 1975 Kadın Yılı" kongresi yapıldı.

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi'nden sonra dört yıl süreyle herhangi bir kutlama yapılmadı.

1984'ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından "Dünya Kadınlar Günü" kutlanmaya devam ediliyor.

Çocuk gelinlerin hızla arttığı bu ülkede, Nazım'ın dediği gibi "sofrada sarı öküzden sonra yeri olan" ve kendisine dünya ülkelerinden önce seçme-seçilme hakkının verildiği ama bu hakkın değerinin bilinmediği Kadınlar Günü....

Tüm kadınlara kutlu olsun....


 
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Dünya Kadınlar günü -2

Bihter Bilir
 Ve kadınlar 
bizim kadınlarımız: 
korkunç ve mübarek elleri 
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle 
anamız, avradımız, yârimiz 
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen 
ve soframızdaki yeri 
öküzümüzden sonra gelen 
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız 
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki 
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda 
ışıltısında yere saplı bıçakların 
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan 
kadınlar, 
bizim kadınlarımız 
şimdi ayın altında 
kağnıların ve hartuçların peşinde 
harman yerine kehribar başlı sap çeker gibi 
aynı yürek ferahlığı, 
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.” 
                                Nazım Hikmet...
 
 
 
“Artıyor kara çarşaflılar
yurdumun her köşesinde
neden olacak
siyaha boyanıp
kadınlara giydiriliyor
yıkılan sinemalardan
geriye kalan
onca beyaz
perde!”
                       Sunay Akın
 
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Dünya Şiir günü

Bihter Bilir
İlk kez 1999 yılında UNESCO tarafından ilan edilen ve dünya çapında kutlanan Dünya Şiir Günü'nün amacı, "farkındalık yaratmak ve ulusal, evrensel, bölgesel şiir hareketlerine taze bir enerji sağlamak" olarak belirtiliyor.
Şiirin sorgulayarak çeşitlilik yarattığını belirten UNESCO, dil çeşitliliğini kutlamak için bugünü şiir günü olarak ilan etmiş.
Şiir okumayı, yazmayı, yayınlamayı teşvik etmeyi amaçlayan Dünya Şiir Günü, önceleri 5 Ekim'de kutlanırken daha sonra 15 Ekim'de kutlanmaya başlanmış. Uzun süredir 21 Mart'ta kutlanan Dünya Şiir Günü, bazı ülkelerde halen bu tarihlerde kutlanıyor.
Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki; şiir, dilin ana maddesi, türküsüdür. Nasıl bir müzik evrensel olabiliyorsa iyi bir çeviri ile dünya şiirleri de ruhumuzu okşayacaktır.
Şiir; duygulara dokunmak, dokunduğu ruhu okşamaktır sözcüklerle. Yazılan her dize insanı içine çekiyorsa, yazılanlarda kendini buluyorsa sözcüklerle dans etmektir şiir.
 
Dünya şiirine Bertolt Brecht'ten bir örnek verelim:
 
GENERALİM TANKINIZ NE GÜÇLÜ
 
Tankınız ne güçlü generalim,
Siler süpürür bir ormanı,
Yüz insanı ezer geçer.
Ama bir kusurcuğu var;
İster bir sürücü.
Bombardıman uçağınız ne güçlü generalim,
Fırtınadan tez gider, filden zorlu.
Ama bir kusurcuğu var;
Usta ister yapacak.
 
İnsan dediğin nice işler görür, generalim,
Bilir uçurmasını, öldürmesini, insan dediğin.
Ama bir kusurcuğu var;
Bilir düşünmesini de.
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Orhan Veli

Bihter Bilir

Doğumunun 100. ölümünün 64.yılında hâlâ aramızda yaşamaya devam eden, şiirleri ve son günlerde yayımlanan "Yalnız Seni Arıyorum" adlı mektuplarıyla karşılıksız aşkı Nahit Hanım... Garip akımının öncüsü, şiirlerinde günlük yaşama yer veren... Kendi anlatımıyla "Bir Garip Orhan Veli"...
 
13 Nisan 1914 günü İstanbul-Beykoz'da dünyaya gelen şairin asıl adı; Ahmet Orhan'dır. Baba adı "Veli" olduğu için "Orhan Veli" diye tanınmıştır.
 
Çocukluk yıllarında şiirle ilgilenen şairimiz, lise yıllarında Oktay Rifat ve Melih Cevdet ile "Sesimiz" adlı dergiyi çıkartmıştır. İstanbul Edebiyat Fakültesi’ni bitirmeden öğrenimini yarıda bırakan Orhan Veli, Ankara'da PTT ‘de çalışmaya başlar. Değişik dergilere gönderdiği şiirler yayınlanmıştır.
 
Özellikle Orhan Veli'nin yazdığı "Yazık Oldu Süleyman Efendi'ye" mısrası üzerinde duruldu. Hatta  Nurullah Ataç'ın deyişi ile "vapurlara, tramvaylara, kahvehanelere kadar" girdi ve bir deyim niteliği kazandı. Meşhur olarak gündelik dile giren bir diğer dizesi ise Ahmet Haşim'in "Göllerde bu dem bir kamış olsam" mısrasını hicvetmek için yazdığı "Rakı şişesinde balık olsam" idi. Yaprak isimli bu dergi on beş günde bir yayınlanıyordu. Bu yüzden zaman zaman ortaya çıkan para problemleriyle kendisi ilgilendi ve dergiyi devam ettirebilmek için paltosunu satmak zorunda bile kaldı. Son sayıyı yayınlayabilmek için ise Abidin Dino'nun kendine hediye ettiği resimleri elden çıkardı. İlk sayısı 1 Ocak 1949'da çıkan, Cahit Sıtkı Tarancı, Sait Faik Abasıyanık, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Külebi gibi yazar ve şairlerin ürünlerini yayınlanan Yaprak, 1 Haziran 1950'ye kadar 28 sayı yayınlandı.
   
Orhan Veli, Yaprak'ın kapanmasının ardından İstanbul'a geri döndü. Aynı yıl 10 Kasım'da bir haftalığına geldiği Ankara'da belediyenin kazdığı bir çukura düştü ve başından hafifçe yaralandı. İki gün sonra İstanbul'a döndü. 14 Kasım günü bir arkadaşının evinde öğle yemeği yerken fenalık geçiren şair hastaneye kaldırıldı. Beyinde damar çatlaması yüzünden başlayan rahatsızlığın sebebi doktor tarafından anlaşılamadı ve Kanık'a alkol zehirlenmesi teşhisiyle tedavi uygulandı, ancak beyin kanaması geçirdiği sonradan anlaşıldı. Aynı akşam sekizde komaya giren şair gece 23.20'de komadan çıkamayarak Cerrahpaşa Hastanesi'nde hayata veda etti.
                Orhan Veli Kanık'ın 1936 yılında başladığı şiir hayatı üç dönemde incelenebilir: Garip öncesi (1936-1941), Garip dönemi (1941) ve Garip sonrası.
 Altın Dişlim 
Gel benim canımın içi, gel yanıma; 
İpek çoraplar alayım sana; 
Taksilere bindireyim, 
Çalgılara götüreyim seni. 
Gel, 
Gel benim altın dişlim; 
Sürmelim, ondüle saçlım, yosmam: 
Mantar topuklum, bopsitilim, gel. 
Baharın İlk Sabahları 
Tüyden hafif olurum böyle sabahlar 
Karşı damda bir güneş parçası, 
İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar; 
Bağıra çağıra düşerim yollara; 
Döner döner durur başım havalarda.
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Orhan Veli -2

Bihter Bilir
Sanırım ki günler hep güzel gidecek; 
Her sabah böyle bahar; 
Ne iş güç gelir aklıma, ne yoksulluğum. 
Derim ki: "Sıkıntılar duradursun!" 
Şairliğimle yetinir, 
Avunurum. 
Giderayak 
Handan, hamamdan geçtik, 
Gün ışığında hissemize razıydık; 
Saadetinden geçtik, 
Ümidine razıydık; 
Hiçbirini bulamadık; 
Kendimize hüzünler icat ettik, 
Avunamadık 
Yoksa biz... 
Bu dünyadan değil miydik? 
Bir de sevgilim vardır, pek muteber;
İsmini söyleyemem,
Edebiyat tarihçisi bulsun.
               O zamanlar ismini söyleyemediği sevgilisi “Nahit Hanım”dı Orhan Veli’nin. Hayatta iki varlığı oldu: Şiiri ve sevdası. Şiirleri okurlarının ezberinde... Sevgisine gelince, onu, tek büyük aşkı “Nahit Hanım”a vermişti: Bu kitap onun belgesi. Şiirimizde çığır açmış ustanın aslında nasıl bir gönül ustası olduğunu kanıtlayan mektuplarını okuduğunuzda onu çok daha yakından tanıyacaksınız. “Istanbul Türküsü” gibi pek çok şiirini daha iyi anlayacaksınız. 36 yıllık ömrüne neler sığdırdığını görecek, onu daha çok sevecek ama belki biraz da üzüleceksiniz. Nereden bakılsa, gizli saklı yaşanmış kırık bir aşk hikâyesine tanık olacaksınız. 64 yıldır çekmecelerde kalmış mektuplar, ince ince akan bir mağara suyu gibi dingin, dupduru ilk kez gün ışığına çıkıyor.
               Bu yapıtı okudum... Zavallı Orhan Veli dedim kendi kendime... Bir yandan yakasına yapışan yoksulluk ki; üzerinde tek beyaz ceketi var. Yaz-kış çıkart/a/madığı... Diğer yandan karşılık görmediği sevdiği kadın…  Ne denir ki; bu dünyada gün görmemiş, ancak öldükten sonra değeri bilinmiş...
               Nedense Orhan Veli’nin, ölümünden sonra müsveddesi diş fırçasına sarılı bir kâğıtta bulunan tamamlanmamış “Aşk Resmigeçiti” adlı şiiri, bende her zaman Nahit Hanım’ın yüzünü çağrıştırmıştır:
 
Aşk Resmigeçiti
Hiçbirine bağlanmadım 
Ona bağlandığım kadar. 
Sade kadın değil, insan. 
Ne kibarlık budalası, 
Ne malda mülkte gözü var. 
Hür olsak der, 
Eşit olsak der. 
İnsanları sevmesini bilir 
Yaşamayı sevdiği kadar.
 
               Hayat kısa.... Orhan Veli şiirleri gibi... Değer bilerek büyük ustayı doğumunun 100.yılında saygı ile, özlemle analım...
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Yannis Ritsos

Bihter Bilir
                      Çocuğun gördüğü düştür barış.
                      Ananın gördüğü düştür barış.
                     Ağaçlar altında söylenen sevda sözleridir barış.
             Bu dizeleri bilmeyen var mı acaba?Yunanlı şair Yannis Ritsos,1 Mayıs 1909 günü doğup,11  Kasım 1990 günü aramızdan ayrılmıştır.
             Ayışığı Sonatı (1956) adlı kitabıyla Ulusal Şiir Ödülü'nü, 1976'da Etna-Taormina Şiir Ödülünü ve pek çok uluslararası ödülü kazandı. Ritsos'un otuzdan çok kitabı yayınlanmıştır. Ritsos 1977 Lenin Uluslararası Barış Ödülü'nü almıştır.Şiirleri 80 kadar dile çevrilmiş ve milyonlarca insana ulaşmıştır.
             Siyasal görüşleri yüzünden Metaksas ve Papadopulos dönemlerinde Ege adalarında sürgün olarak yaşadı. 

Belki Bir Gün
Sana bu pembe bulutları göstermek istiyorum gecede. 
Ama görmüyorsun. Gece olmuş -insan neyi görebilir ki? 
          Artık senin gözlerinle görmekten öte bir seçeneğim yok, diyor, 
          demek ki yalnız değilim, yalnız değilsin. Gerçekten de 
          bir şey yok sana gösterdiğim yerde. 
Sadece bir araya gelmiş yıldızlar, yorgun, 
bir kır eğlencesinden kamyonla dönen insanlar gibi, 
hayal kırıklığına uğramış, aç, hiç biri türkü söylemeyen, 
terli avuçlarında ezik yaban çiçekleri. 
           Ama ben direteceğim, diyor, görmekte ve sana göstermekte 
           çünkü sen görmezsen, sanki ben de görmemiş olacağım- 
           hiç değilse senin gözlerinle görmemekte direteceğim- 
           ve belki bir gün buluşacağız başka yönlerden gelip.
                                                                      Yannis Ritsos
 Görülmemiş Bir Çiçek Açma
Haykırmak istiyordu 
Daha fazla dayanamayacaktı 
Sesini duyabilecek kimse yoktu orada 
Kimse duymak istemiyordu. 
Kendisi de korkuyordu sesinden 
İçinde boğuyordu sesini. 
Patlamak üzereydi susuşu. 
Birden, 
Havaya uçtu gövdesinin parçaları 
Özenle, sessizce toplayacaktı bu parçaları, 
Hepsini bir bir yerine yerleştirecekti 
Delikleri kapamak için. 
Ve rastgele bir gelincik, bir sarı zambak bulursa,onları da toplayacak, 
Kendisinin bir parçasıymış gibi gövdesine yapıştıracaktı 
Böyleydi, 
Delik deşik, 
Görülmemiş bir şekilde çiçek açıyordu işte.
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Behçet Necatigil -1

Bihter Bilir
Behçet Necatigil -1

Bugün size, aşağıdaki dizelerle seslenmek istiyorum.
Şiir, yaşamın karmaşası içinde soluk almamızı, yitirdiğimiz güzel duyguları yeniden hissetmemizi sağlamaktadır.

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.
 
Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.
 
Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.
 
Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vaktiniz olmadı.

Bu güzel dizeler Türk şiirinin önde gelen değerlerinden, 16 Nisan 1916 günü doğan, 13 Aralık 1979 günü aramızdan ayrılan Behet Necatigil'e ait.
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Behçet Necatigil -2

Bihter Bilir
Behçet Necatigil -2

Behçet Necatigil’in ilk şiiri, lise öğrencisi olduğu yıllarda Varlık dergisinde çıktı.
O tarihten ölümüne kadar hep eserler verdi.
Şiirlerinde evler, aile, çevre, aşk, bunalım, hastalık, yalnızlık ve ölüm temalarını işledi.
Eski ve yeni kelimeleri ustaca şiirine yerleştirdi.
Sağlam ve tutarlı bir şiir dünyası oldu.
Ölümle dalga geçmesini de bilmişti şair:

"Uzayacağa benzer,
Tutuştuğumuz lades.
İşi gücü bırakıp
Mezarlığa nazır
Bir eve taşındım
Ölüm, sen beni aldatamazsın,
Aklımda!"

Şair bir sözcüğe, bir söyleme, bir dizeye birden fazla anlam yükleyerek ilk bakışta basit gibi görünen şiirlerin sihirbazıdır. O basit gibi görünen şiirleri okumak çok keyif verir, derinine inmek için okuyucudan çaba ister şiir. Neredeyse bir Behçet Necatigil mihmandarına gereksinimi vardır okuyucunun. Onun şiirinde anlam tek değildir.
Öğrencileri Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu'nun hayatını anlatan Kelebeğin Rüyası adlı filmde onun da hayatından bir kesit canlandırıldı.

Unutmak adlı şiiriyle sizlere veda ederken; şairimizin güzel dizeleri hep anımsanacaktır diyorum.
Böyle kalacak 
Sahipsiz, açık 
Örtmeye üstünü 
Vaktimiz olmayacak. 

Düşünmek bile suç 
Gibi uzak yakınları 
İçlerinde yaşar mı 
Bilgimiz olmayacak. 

Yıllarca beraber 
Yalnız saatlerde 
Olsun hatırlanmaz mı 
Cevapsız kalacak. 

Kopmuş bağlar 
Sonunda öyle ki 
Neyimizdi kimdi 
Kimsemiz olmayacak.
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Dünya Şiir Günü

Bihter Bilir
Bir şiir de bizden bir şairden verelim:
 
ZULME DİRENMEKTİR HAYAT
 
On beşine bastı mı
dudaklarında bir türkü
elinde bayrak
kavga sokaktaki oyuna benzer artık
çocukluğu
benzemez
çocukluğa
Deniz okşayabilir mi
sarışın bir dağın
rüzgarlı saçlarını
uzanarak yelesine hayatın
tutuklayabilir mi zindanlar
onun
vuruşkan sevdasını
 
Açar da acının rüzgârına
hüznün solgun yelkenini
ne zindan karanlığı
ne zulüm
ne işkence
indiremez dudaklarındaki gülümsemenin bayrağını
 
AHMET TELLİ
* * *
Yer gök şiir olsun. Sözcükler bir bir sıraya girip ruha dokunsun.
 
Şiirle ve sevgiyle kalalım... 
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Mustafa Irgat - Vivaldi

Bihter Bilir

Bugün, zamana damgasını vuran iki ayrı sanatçı ile sizleri buluşturacağım.

İlk sanatçı Mustafa Irgat... Orhon Murat Arıburnu şiir ödülünü "Ait'siz Kimlik Kitabı"ile 1995 yılında almıştır...

 22 Ocak 1950'de İstanbul'da doğdu. Saint-Joseph Lisesi'nde okudu. İlk şiiri Yeni Dergi’de çıktı (1971). Sokak ve Beyaz dergilerinde şiir, Yeni Sinema, Nokta ve Gündem’de sinema yazıları yayımladı. Resim yaptı. Ait'siz Kimlik Kitabı (1993) şiirlerinden, Duhuldeki Deney (1995) adlı kitabı sinema yazılarından oluşuyor. Mustafa Irgat 3 Mart 1995 tarihinde İstanbul'da öldü. Geriye şiirleri kaldı...
Temsil Edilmeyen'e
Soluğunu aileden birinin soluğunda duyduğuydu, 
anısı ten kimya ve katran safran meleği uç-uç; 
günü toz içre kaydırılan toprak tabut, -yönü 
havzapol yerine geçmiş kuyruklu bir külyıldız 
estikçe denizi yağan revnağa, yürü ya kulu'm 

Arrrzuuuuuu tüneli açıkken çünkü, kurum es'inde 
birbirini kesenlerden aslına dönemiyordu ülkem. 
ve yazıklanmanın kamburu karşı kıyıda kalmıştı; 
sırtından dolunay bir sırt izleniyordu fazladan. 

Beynin sessiz bir bölgesinin adı sanki ayna, 
katı bir tabaka, kendini dümdüz aşırtmış 
sayıyla kendimize gelelim diye, yüz yüze. 
- ' Hem ölümsüzlük ölümsüzlük söz konusu mu hâlâ? '     - Mustafa Irgat –
  
  İkinci sanatçı da müzik dünyasından İtalyan besteci Vivaldi...
·  Antonio Vivaldi, İtalyan barok klasik müzik bestecisi, virtüöz kemancı ve rahip. "Kızıl rahip" lakabıyla tanınan Vivaldi, beş yüzden fazla konçerto bestelemiştir ve konçertonun babası olarak anılır. Vikipedi
·  ·  Doğum: 4 Mart 1678, Venedik, İtalya
·  Ölüm: 28 Temmuz 1741, Viyana, Avusturya
·  Besteler: Dört Mevsim, Gloria, Orlando furioso, Nisi dominus…
· 
·  http://www.youtube.com/watch?v=7pwXbYx7p34 tıkladığınız an, evrene ve ruhunuza yayılacak muhteşem bir ezgi… Sizi başka diyarlara götürecektir. (Vivaldi dört mevsim linki)

· 
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Küçük İskender

Bihter Bilir
1964 yılında dünyaya Derman İskender Över adı ile dünyaya gelip,"Küçük İskender" adı ile Türk şiirinde ünlenen şair; Cerrahpaşa Tıp Fakültesini son sınıfta bırakarak edebiyatla uğraşmaya başlamıştır.
2000 yılında; Orhon Murat Arıburnu ödülleri'nde "Bir Çift Siyah Eldiven" adlı şiir kitabı ile birincilik aldı.
2006 yılında; Melih Cevdet Anday şiir ödülünü de,"İskender'i Ben Öldürmedim"adlı kitabı ile almıştır.
Son olarak da; yedincisi düzenlenen 2014 Erdal Öz Edebiyat ödülüne değer bulundu.
Ödül verilme gerekçesi olarak; "Türk şiirine getirdiği özgün soluk ve şiir dilinin geliştirilmesinin yanı sıra otuz yıl boyunca tavrındaki tutarlılık" gösterilmiştir.

Bu ödül 2 Nisan 2014 günü Pera Palas'ta kendisine verilecektir.

Şiirlerinden örnekler okumak isterseniz, buyurun....

aşk, biraz aşağılanmıştır 
kadın terzilerin neresinden baksam 
irtifa kaybeder hücum ve şiddet 
geri sayım: dört-üç-iki-bir-sıfır 
patlar yükselir gider ağzım! 
                                   Küçük İskender
Artık kalbim yok ağladığımda sana 
Düşündüğümde seni artık kalbim yok 
Seni anlatırken birilerine, atmıyor kalbim 
Atmıyor kalbim seni gördüğümde rüyalarımda 
İstediğin gibi yaptım; artık kalbim yok! 
Küçük bir velede verdim onu, oyuncak niyetine............
                                     Küçük İskender
Bir organ nakli gibi sevmiştim seni; 
Çürük gözlerine bağışlanan ellerim, 
Yırtık dudaklarına bağışlanan şiirlerim.. 
Darmadağın kadınların,darmadağın ettiği erkekler gibi 
Sevmiştim seni... 
Çok eskitilmiş bir aşkın hatırlanması, 
Sevgilinin resmi karşısında çocuksu bir iç kanaması 
Aslında işin açıkçası; 
Rüzgarın fırtınaya dönüşmesi gibi 
Hayatına yönelik bombalı bir saldırı gibi 
Geriye çekilirken herkesi öldürmek gibi 
                                           Küçük İskender
Modern şiirin öncülerinden olan şair; içinden geldiği gibi yazıyor.Yaşı 50 olmasına karşın; gençler tarafından şiirleri büyük bir keyfle okunmakta. Bilgi peşinde ailesi olarak; nice şiirli yıllar Küçük İskender'e.....
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - ŞEREF BİLSEL

Bihter Bilir
ŞEREF BİLSEL

1972 yılında Rize'de doğdu. Rize Lisesi'nden mezun oldu. Bir süre, botanik ve toprak bilgisi okudu. Dumlupınar Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu. Özel bir televizyon kanalında program yapımcılığının yanında kültür sanat danışmanlığı da yaptı. Şiir, deneme ve eleştirileriyle pek çok dergide yer aldı.

Bilsel'in Dar Zaman Rivayetleri(1996), Bıldır(1999) adlı 1998 şiir yıllığı çalışması ve Magmada Kış Mevsimi(2003) adlı bir şiir kitabı bulunuyor.

Şeref Bilsel'in özyaşamından bir kesit sadece. Ancak şairimiz bu yıl Antalya'da düzenlenen "18. Altın Portakal Şiir Ödülü'ne" değer bulunmuştur.

Şairimizin yüreğinden şiir eksik olmasın...

 DÜNEBAKAN
Attar okudum, üstüm başım baharat
tanrı’dan gömlek isteyen biri vardı yanımda
ruhu rüzgâr alan ve yaralı bir gül
gezdiren karnında
bir yoksulluk sesi almış yürümüş evde
üş ağız iç içe girmiş, kim kırmış bu kadını
bahar için bunca sözü dal yapan toprak nerde?

Ağzıdır herkesin yurdu ve avuntunun
sarı kâğıtları…
Attar okudum
üstüm başım baharat
taş yutmuş
gibi siyah
doğu
nun
ağıtları

Şimdi yağan yağmursa göğün küfrüdür bize
dikenleşir düne batmış hüzünlü filikalar
kim kırmış bunca kadını gözünü bulan ağlar
göz bir uçurumdur, yarı yeşil yarı toprak
düşenlerin sesi yatar benim çakıllı derimde
Attar okudum dün gece
tanrı uyumuş kalmış üzerimde
(Mecnûn Dalı’ndan)
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Nazım Hikmet

Bihter Bilir

Nâzım Hikmet... Bir zamanların vatan haini, bir zamanların vatan şairi ama tüm zamanların vazgeçilmeyeni... Yıllarını mapusta geçirmesine karşın, yaşamdan vazgeçmeyen, mücadelesine hep devam eden "mavi gözlü dev"...
Bir bakmışız kadınlara, bir bakmışız yoksul, ezilen halka, bir bakmışız Simavna Kadısı oğlu Şeyh Bedrettin'e dizeleriyle seslenip ölümsüzlüğe imzalar atmış...

Nâzım Hikmet, gönlü ülkesinde, bedeni gurbette kalan, son vasiyeti yerine getirilmeyen/getirilemeyen büyük şair...
Nâzım Hikmet, yıllarca gizli-saklı dizeleri okunan, okundukça büyüyen, büyüdükçe ölümsüzleşen şair...

İyi ki ülkemizde doğup yaşamış, -gurbette aramızdan ayrılsa da- yıllar içinde, nesiller boyu dizeleri dilden dile dolaşacak... Ülkemin "romantik devrimcisi", şiirlerin yüzyıllar boyu dilden-dile, gönülden-gönüle dolaşacak..
 
Bence şimdi sen de herkes gibisin
Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor 
Onlardan kalbime sevda geçmiyor 
Ben yordum ruhumu biraz da sen yor 
Çünkü bence şimdi herkes gibisin.
 

HOŞGELDİN... - NÂZIM HİKMET
 Hoş geldin!
Kesilmiş bir kol gibi
omuz başımızdaydı boşluğun...
Hoş geldin!
Ayrılık uzun sürdü.
Özledik.
Gözledik...
Hoş geldin!
 

GİDERAYAK...
Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
Ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
Kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
Oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Ataol Behramoğlu

Ataol Behramoğlu
Bugünkü şairimiz, 1942’de yaşama merhaba diyen, 2002’de "Türkiye PEN Yazarlar Derneği, Dünya Şiir Günü Büyük Ödülü"nü alan, 2008 yılında ABD'de şiirlerinden bir kısmı yayımlanan, aynı yıl kendisine Rusya'da "Uluslararası Puşkin Nişanı” verilen, bir özel üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışan... İmgeci şiirden yalın ve toplumcu şiire geçerek siyasal düşüncenin şiirde eritilmesini amaçlamış; 1960 sonrası toplumcu şiirin öncülerinden olan ATAOL BEHRAMOĞLU... 

Gece Vakti Kimdir Kapıyı Çalıp Gelen
Gece vakti kimdir kapıyı çalıp gelen
Yitirdiğim bir mutluluk mu
Habercisi mi gelecekteki bir mutluluğun
Gece vakti kimdir kapıyı çalıp gelen
içimde bağıran acılar mı
Serseri, başıboş bir rüzgâr mı
Gece vakti kimdir kapıyı çalıp gelen
     Ya da...
Değişir rüzgârın yönü 
Solar ansızın yapraklar; 
Şaşırır yolunu denizde gemi 
Boşuna bir liman arar; 
Gülüşü bir yabancının 
Çalmıştır senden sevdiğini; 
İçinde biriken zehir 
Sadece kendini öldürecektir; 
Ölümdür yaşanan tek başına 
Aşk iki kişiliktir. 
    ve...
Her gündüze uyandığımda 
Yeni bir hayat derdim içimden 
Gece ölümün soğukluğu 
Ve bende acının korkusu 
Sözler verdim... Tutamadım. 
Bir zaman sonra ben oldum 
Gündüze bakıp ağlayan 
Gecenin karanlığında 
Dünyayı sarmalayan. (Sıradan Akşamlar) 

O zaman yaşayan şairlerin değeri biline... 
Şiirle güzel günlere...
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - 27 mart Dünya Tiyatrolar günü

Bihter Bilir

Öyle bir ülkede yaşıyorum ki, yediden yetmişe herkes neredeyse anadan doğma oyuncu. Eee, ne de olsa Nasrettin Hoca'nın torunlarıyız... Genlerimizde var yani oyunculuk. Derken… Tepelerden bir ses duyulur: "Ben böyle sanatın içine tüküreyim." Hal böyle olunca oyuncular daha bir bilenir olmuş, heykeltraşlar daha bir neş'e ile yontmuşlar yapıtlarını, daha bir başkaldırı ile oyunlar oynanmış inadına... Ve şiirler okunmuş en yüksek perdeden, tiratlar atılmış tiyatro sahnelerinden...

27 Mart... Dünya Tiyatro Günü...
Dünya Tiyatro Günü, tiyatro dünyasındaki insanlar için sahne sanatlarının insanları bir araya getirici gücünü kutlamak, seyirciyle daha iyi bir iletişim kurmak ve insanlar arasındaki anlayış ve barışı artırmak için bir fırsat olarak görülmektedir. Dünya Tiyatro Günü’nde yapılan etkinlikler, uluslararası işlevlerinin yanı sıra ulusal ve bölgesel tiyatro gruplarının bir araya gelmesinde de rol oynamaktadır.

Yaşadığım kent Aydın'da bu etkinlik birkaç gün sürüyor. Amatör oyuncular açık havada, meydanlarda, salonlarda oyunlarını halka sergileme gayreti içinde...

Bugüne özel ben de kendi dizelerimle size veda etmek isterim...

SAHNE
  Hayat...

Bir oyundu sahnelenen
Kırık dökük bir sahnede
tozlu bir döşemeydi.
Herkes kendi sahnesinin
başrol oyuncusuydu.
Rolünü ezberlemişti
Ve hak edebilmek için alkışı
sonu beklememeliydi.
Final şanına uygun
kırık dökük sahnede
dimdik, ayakta olmalıydı.
Hayat...
ve...
Perde...   
                           Bihter Bilir

 
Unutmayalım, yaşamın kendisi bir tiyatro sahnesi...
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Yorgo Seferis

Bihter Bilir
Bugün de dünya şiirinden Nobel ödüllü bir şairi tanıtmak isterim size. 20. yüzyıla damgasını vuran Yunanlı şair Yorgo Seferis... 13 Mart 1900’da Urla'da doğan şair, 1971 yılında Londra'da ölmüştür. Yunan edebiyatında simgeciliğin öncüsü olup, halkının ve çağdaş insanın trajik durumunu şiirlerine yansıtmıştır.
 
YADSIMA
Bir güvercin gibi ak
o gizli kıyıda
susadık öğle üzeri;
ama tuzluydu sular.
Sarı kumların üstüne
adını yazdık onun,
ama bir rüzgâr esti denizden
ve silindi yazılar.
Nasıl bir ruh, bir yürek,
nasıl bir istek ve tutkuyla
yaşadık; yanılmışız!
Değiştirdik öyle yaşamayı.
 
BEYAZ KÂĞIT
Ne idiysen onu yansıtan
amansız bir ayna şu beyaz kâğıt.
Senin sesinle konuşur beyaz kâğıt
senin gerçek sesinle
beğendiğinle değil;
senin eserindir, boşuna harcadığın
bu hayat.
Yeniden ele geçirebilirsin belki
seni başladığın yere
fırlatan bu kayıtsız nesneye
tutunabilirsen eğer.
Bunca yer gezdin; aylar, güneşler gördün
ölülere, dirilere dokundun
inlemesini bir kadının
kinini büyümemiş bir çocuğun
ama bir hiç olacak bütün bu duydukların
sen bu boşluğa güvenmedikçe.
Yitirdiğini sandığın şeyleri bulacaksın
belki orada;
gençliğin filizlenişini, yaşlılığın çöküşünü.
Hayatın sen ne verdiysen odur
bu boşluk sen ne verdiysen odur
bu beyaz kâğıt.                                                                                              
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Adnan Yücel

Bihter Bilir


Bugünkü şairimiz bizlere çok erken veda edip aramızdan ayrılan Adnan Yücel... 1953-2002.
"Şiirimizde  Garip Hareketi" üzerine master yapan şairin on şiiri Hollanda diline çevrilmiştir. Kısa yaşamına dokuz şiir kitabı sığdıran şairimizin şiirlerinden birkaç örnek okumak istersiniz diye düşündüm.
 
Sabrın çalkalanıp taştığı sulardadır 
Çığlıklarla parçalanmış uykularda 
Buruşturulup atılmış aşklarda 
Ve çalınmış mutluluklardadır 
Ses ile yürek 
Büyük rüzgârların o yanık şarkısı 
Hâlâ yükselir içimizden dağılır 
Coşkunun doruklarında sürer yankısı 
                               (Acıya Kurşun İşlemez)
 
Hep açlığında büyür yaşamın 
Hep korkulusunda dolanır 
Gezer durur elden ele 
Şiirsiz sancılar kıvranır 
Zavallı tutsak yürek 

Bugün onlardadır yarın bizde 
Çırpınır ha çırpınır 
Bir ağlamaklı şiir dizesi 
Bir yıpranmış imge diye
                               (Zavallı Tutsak Yürek
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı-Pınar Kür

Bihter Bilir

Bugün yaşayan değerlerden birini sizlere tanıtmayı istedim...

Pınar Kür (Doğum: 15 Nisan 1945, Bursa) Yazar, romancı, öykücü, çevirmen ve akademisyen... Kışları İstanbul'da yaşayan yazarımız, yaz aylarında Ayvalık'ta yazarlık atölyesinde eğitim vermekte. Ben de geçtiğimiz yaz katılmak istedim ancak geç kalmıştım. Belki bu yaz...
 
“Pınar Kür, romanlarını ve öykülerini aşk, iktidar ilişkileri (kişisel-­siyasi), cinsellik, kadın ve cinayet gibi konular etrafında şekillendirmiştir. Yazar, bu konuları hemen her eserinde belli bir düzeyde bir araya getirmiştir. Pınar Kür, birkaç siyasi ve toplumsal olay hariç, ulusal, sosyal ve toplumsal herhangi bir konuyu ele alıp incelememiştir.”


Her romanı ve öyküsünde farklı bir anlatım biçimi deneyen yazarın romanları özellikle, anlatım teknikleri ve bakış açıları bakımından zengin bir özellik taşır.  Pınar Kür üzerinde  birkaç yüksek lisans çalışması yapılmış ama eserleri ve sanatçı kişiliği birçok yönden ele alınmamıştır. 


 Romanları
  • Yarın Yarın (1976)
  • Küçük Oyuncu (1977)
  • Asılacak Kadın (1979)
  • Bitmeyen Aşk (1986)
  • Bir Cinayet Romanı (1989)
  • Sonuncu Sonbahar (1992)
  • Cinayet Fakültesi (2006)
 
Öykü kitapları
  • Akışı Olmayan Sular (1983) - Sait Faik Hikâye Armağanı
  • Bir Deli Ağaç (1992)
  • Hayalet Hikayeleri (2004)
  • Söyleşi Kitabı
  • Aşkın Sonu Cinayettir - Mine Söğüt - 2006 - Pınar Kür ile söyleşi.
  Romanlarının ve öykülerinin sayfaları arasında kaybolmaya ne dersiniz?
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı-Enver Ercan

Bihter Bilir
Türk şiirinin önde gelen değerlerinden, 16 Nisan 1916 günü doğan, 13 Aralık 1979 günü aramızdan ayrılan Behçet Necatigil anısına 1980'den bu yana ailesi tarafından düzenlenen Necatigil Şiir Ödülü, 2014 yılında Türkçenin Dudaklarısın Sen adlı kitabı için oy birliğiyle Enver Ercan’a verildi. Doğan Hızlan’ın başkanlığında toplanan seçiciler kurulunun ödüle ilişkin açıklaması şöyle:

“Enver Ercan bu kitabında çağdaş şiirimizin ustalarını konu edindiği anı-düş şiirleriyle geçmiş şiirimize lirik bir saygı duruşunda bulunurken, ustalar aracılığıyla şiir sanatının gizleriyle de okurlarını buluşturuyor. Bu şiirler Enver Ercan’ın şiirleri olduğu kadar şiirimizin büyük ustalarından günümüz okurlarına birer selam olarak da okunabilir. Türkçenin Dudaklarısın Sen lirik şiirimize yeni bir pencere açmasıyla da önemli bir yapıt olarak değerlendirilmiştir.” 

2014 yılı Seçiciler Kurulu’nda Eray Canberk, Cevat Çapan, Refik Durbaş, Turgay Fişekçi ve Doğan Hızlan yer alıyordu.
 
           Enver Ercan.....1958 yılında İstanbul'da doğdu. 1985-1990 yılları arasında çesitli basın-yayın kuruluşlarında çalışan, tv ve radyo programları hazırlayan Ercan, 1990 yılından beri Varlık Dergisi Yayın Yönetmenliği görevini sürdürüyor. 1996 Abdi İpekçi ödülünü mektup dalında alan şairin, "Geçtiği Her Şeyi Öpüyor Zaman" adlı şiir dosyası 1997 Cemal Süreyya Şiir Ödülü'ne değer bulundu.
 
                Geçtiği Her Şeyi Öpüyor Zaman
 
koltuğunun yerini değiştirdim dün
yüzün beliriyordu camda
dudaklarından geçen güvercin
tozunu alıyordu sözcüklerin
sen ağzını açmıyordun ama
 
hadi çevir telefonu
bari dostluğunla oyala
 
bu akşam da gülümsüyorsun fotoğrafta
gözlerinde taraf tutan bir sevgi
yüzün bana ayarlı
rüzgâr almayan bir sabahtı
ama kokun hâlâ odamda
 
hem içindeydim o anın
hem de dışında
sen yalnızca şaşırtmıştın
tutan bendim zamanı
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Arkadaşım Badem Ağacı

Bihter Bilir


ARKADAŞIM BADEM AĞACI 
Sen ağaçların aptalı
Ben insanların
Seni kandırır havalar
Beni sevdalar
Bir ılıman hava esmeye görsün
Düşünmeden gelecek karakış..
Acarsın çiçeklerini ..
Bense hayra yorarım gördüğüm düşü...
Bir güler yüz bir tatlı söz..
Açarım yüreğimi hemen
Yemişe durmadan çarpar seni karayel
Beni kara sevda
Hem de bilerek kandırıldığımızı
Kaçıncı kez bağlanmışız bir olmaza
Ko desinler bize şaşkın
Sonu gelmese de hiçbir aşkın
Açalım yine de çiçeklerimizi
Senden yanayım arkadaşım
Havanı bulunca aç çiçeklerini
Nasıl açıyorsam yüreğimi
Belki bu kez kış olmaz
Bakarsın sevdan düş olmaz
Nasıl vermişsem kendimi son sevdama
Vur kendini sen de bu güzel havaya
                                                  AZİZ NESİN
 
Ah badem ağacı... Gördün güneşi aldandın yine. Kupkuru dalların birden bire çiçeğe durdu önce. Sonra yeşerdi yaprakların bir bir... Görsel bir şölene dönüştürdün evreni. Ama arkasından esen rüzgârı, fırtınayı, sağanağı düşünmedin. Bir fırtınayla çiçeklerinin yerlere döküleceğini hiç mi hesap etmedin? Her yıl aynı yanlışı yapmaya devam ettin.


Şöyle bir bakıyorum doğaya... Takvimini neredeyse hiç şaşırmıyor. Zamanı gelince aldansa bile erkenden açan, çiçeğe dursa da dalları, ya da bir rüzgârla tarumar olsa da zamanında meyve vermeyi biliyor.
Tıpkı insanlar gibi... Doğuyor, büyüyor, yaşıyor ve ölüyor. Zamansız mevsimler yaşıyor zaman içinde. Biz bunlara "hata yapmak" diyoruz. Ya da yaptığı hatalardan ders çıkarabiliyorsa "deneyim kazandı" diyoruz. Her ne kadar bu deneyim kazanma aşamasında, taşlar yerinden oynasa da, yaralar alınsa da işe yarıyor.
Zamansız zamanlar yerine, her şey zamanında diyorum... Bir bahar akşamı sevgiyle kucaklıyorum tüm evreni.. Ama öncelik badem ağacının...
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Ahmet Telli

Bihter Bilir
Bugün günlerden Ahmet Telli olsun istedim.
2011 yılında, şiirin altın portakalına değer görülen (Nida adlı şiir kitabı ile) yaşayan öğretmen-şairlerden sadece biri..


"Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen
Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu
Şu samanyolu hani avuçlarından dökülen
Kum taneleri var ya onlardan birindeyim
Yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor
Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte

Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum"
derken......

"Gün biter gülüşün kalır bende
anılar gibi sürüklenir bulutlar
Ömrümüz ayrılıklar toplamıdır
yarım kalan bir şiir belki de"


ile duygulara dokunur ki; bu şiiri bestelenmiştir.

1960 sonrası toplumcu gerçekçi şiirimizin ikinci kuşağında yer alan özgün şairlerden. Romantik ve başkaldırıcı şiiriyle bir yandan da Attilâ İlhan'a yakın durduğu söylenebilir.

On bir şiir,b ir öykü kitabı ve yazılarıyla edebiyat dünyamızda isim yapan Ahmet Telli bize.....

Bulvar kahvelerinde arabesk bir duman
Sis ve intihar çöküyor bütün birahanelere
Bu kentin künyesi bellidir artık ve susuşun
İsyan olur milyon kere, hiç bilmez miyim
Sokul yanıma sen, ellerin sımsıcak kalsın
Devriyeler basıyor karartılmış evleri yine

Gidersen yıkılır bu kent kuşlar da ölür
Bir tufan olurum sustuğun her yerde 


 güzel dizeleriyle ses olmaya devam edecektir...
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Rıfat Ilgaz

Bihter Bilir
Hepimiz onu "HABABAM SINIFI"nın babası diye tanıyıp sevdik...
Sonra tanıdıkça gözümüzde devleşti. Bizden sonra çocuklarımıza okuttuk yapıtlarını, sevdirdik...
Evet evet bildiniz.. Rıfat Ilgaz'dan bahsediyorum. 7 Mayıs günü Kastamonu'nun Cide ilçesinde dünyaya gelen Ilgaz 7 Temmuz günü (1993) aramızdan ayrılmıştır.
(Madımak olayları sırasında ölen dostu Asım Bezirci'ye çok üzgün olarak...)
 

Kasnağından fırlayan kayışa kaptırdın mı kolunu Alişim!
...
Gidenler gitti Alişim,
Boş kaldı ceketin sağ kolu...
...
Varsın duvarda asılı kalsın bağlaman
beklesin mızrabını.

 
şiiri belleklerde yer almıştır. Ayrıca "Karartma Geceleri", "Sınıf" adını verdiği şiir kitabı ve diğer yapıtları ile edebiyat dünyasında yer edinmiştir.

1944'ün Ocak ayında yayınladığı "Sınıf" kitabıyla adliyeler ve hapishaneyle tanışmış oldu. Bir süre saklanan Ilgaz, 24 Mayıs 1944'te Birinci Şubeye teslim oldu. 6 ay cezaya çarptırılan yazar, hapishaneden çıktığında hem öğrenciliğini hem de öğretmenliğini kaybetmişti. Sağlığı da oldukça bozulan Ilgaz, Heybeliada Sanatoryumu'na yattı. 1946 yılında öğretmenliğe kısa bir süreliğine dönse de, sonunda 1947'de temelli olarak bu şansı kaybetti. Bununla birlikte sanatoryuma yatabilme hakkını da kaybetmiş oluyordu.

Hayatı dergi ve gazetecilik ile şiir yazarak geçiyordu. 1953 yılında "Devam" kitabı da toplatıldı ve yazar hakkında soruşturma açıldı. 27 Mayıs'tan hemen önce gönderilmesi planlanan sürgünden 27 Mayıs 1960 askeri müdahelesiyle kurtuldu. 1966'da Ilgaz'ın oyunlaştırdığı "Hababam Sınıfı" romanı Ulvi Uraz Tiyatro Topluluğu tarafından sahnelendi. Aynı oyun 1969 yılında İstanbul Tiyatrosu'nda sahneye kondu. Aynı yıl "Çatal Matal" oyunu da Ankara Sanat Tiyatrosu'nda sahnelendi.

Son Şiirim
Elim eline değsin
Isıtayım üşüdüyse
Boşa gitmesin son sıcaklığım.
 
·         1982 Yıldız Karayel ile Madaralı Roman Ödülü
·         1982 Yıldız Karayel ile Orhan Kemal Roman Armağanı
·         1987 Ocak Katırı Alagöz ile Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü
·         1993 Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü.

Sonra....
Bakıyoruz arkamıza ki; bu dünyadan bir RIFAT ILGAZ geçti...
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Vedat Türkali

Bihter Bilir
VEDAT TÜRKALİ

Yaşayan bir efsane ile bugün sizlere seslenmek istiyorum:

Oyuncu Deniz Türkali ile yönetmen Barış Pirhasan'ın babası...
Deniz Türkali'nin kızı Zeynep Casalini'nin dedesi...
Merih Pirhasan'ın eşi...
1919 yılında 13 Mayıs günü Samsun'da dünyaya gelen; senarist, şair ve romancı Vedat Türkali diyorum..
"Bir Gün Tek Başına"ve "Mavi Karanlık" romanlarıyla Türk edebiyatının klasikleri arasına girmiştir.
 
Aldığı ödüller: 
1965 Antalya Altın Portakal Film Festivali, En İyi Senaryo Ödülü, Karanlıkta Uyananlar
1970 TRT Oyun Ödülü (Dallar Yeşil Olmalı)
1974 Milliyet Yayınları Roman Yarışması Birincilik Ödülü
1976 Orhan Kemal Roman Armağanı


Yapıtları: 
·         Bir Gün Tek Başına (roman, 1974)
·         Eski Şiirler, Yeni Türküler (şiirler, 1979)
·         Üç Film Birden (senaryolar, 1979)
·         Mavi Karanlık (roman, 1983)
·         Eski Filmler (senaryolar, 1984)
·         Bu Gemi Nereye (yazılar, anılar, 1985)
·         Dallar Yeşil Olmalı (oyun, 1985)
·         Tek Kişilik Ölüm (roman, 1989)
·         Özgürlük İçin Kürt Yazıları (yazılar, 1996)
·         Güven (roman, 1999)
·         Komünist (anı, 2001)
·         Yeşilçam Dedikleri Türkiye (roman, 2001)
·         Bu Ölü Kalkacak (oyun, 2002)
·         Dallar Yeşil Olmalı (oyun, 2002)
·         Kayıp Romanlar (roman, 2004)
·         Yalancı Tanıklar Kahvesi (roman, 2009)
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Sait Faik Abasıyanık

Bihter Bilir
         Türk hikayeciliğinin önde geleni, modern Türk hikayeciliğinin öncüsü... Roman ve şiirleriyle de edebiyat dünyamızda unutulmayan Sait Faik Abasıyanık'ı tanıtmak isterim...
         Sait Faik öyküye kazandırdığı yeniliklerle "kökü kendisinde olan" bir yazar olarak kabul edilmiştir. Abasıyanık öykülerinde kendisinden yola çıkarak bireyler üzerinde ve onların sorunları üzerinde yoğunlaşmıştır. Öykülerinde "balıkçı, işsiz, kıraathane sahibi" kişileri ele almıştır. Kısacası "insanı ele alan yazar" olmuştur. Kendisinden sonra gelen "Ferit Edgü, Adalet Ağaoğlu ve Demir Özlü" gibi yazarlara da öncülük etmiştir.
        Sait Faik'in kişiliği ile öyküleri arasında yakın ilişki gözlemlenir. Yazarın öykücülüğünü üç bölümde toparlarsak; birinci bölümde, insan sevgisi ağır basar. Öyküsündeki kişilerin iyi insan oldukları ve bu yüzden çok sevildikleri anlatılır. İkinci bölümde; anlatım dili değişir. Devrik cümleler ve argo sözcükler öykülerinde yer almaya başlar. Özgür hikaye anlayışı ile yazmaya başlar. Bu dönemde Nurullah Ataç'a öykündüğü söylenir. "Ve" bağlacını kullanmamaya özen göstermiştir. Hikayelerinde şiir kokusu var denildiğide; Abasıyanık "şiir yazıyorum hikaye kokusu var, hikaye yazıyorum şiir kokusu var deniliyor. Demek ki; ben ne hikayeciyim, ne de şairim" diyerek sitemde bulunmuştur.
       Üçüncü bölümde ise, sürrealizm'in etkisindedir.
       11 Mayıs 1954 'de 47 yaşında aramızdan ayrılan Sait Faik Abasıyankı'a saygılar...       
       Yazar adına her yıl "öykü ödülü" verilmektedir. Şiirlerinden örnek verecek olursak....

O VE BEN
Sana koşuyorum bir vapurun içinde 
Ölmemek, delirmemek için. 
Yaşamak; bütün adetlerden uzak 
Yaşamak.... 
                 Hayır değil, değil sıcak 
                 Dudakların hatırası; 
                 Değil saçlarının kokusu 
                 Hiçbiri değil. 
Dünyada büyük fırtınaların koptuğu böyle günlerde 
Ben onsuz edemem. 
Eli elimin içinde olmalı, 
Gözlerine bakmalıyım, 
Sesini işitmeliyim. 
Beraber yemek yemeliyiz 
Ara sıra gülmeliyiz. 
Yapamam onsuz edemem. 
                 Bana su, bana ekmek, bana zehir; 
                 Bana tad, bana uyku 
                 Gibi gelen çirkin kızım. 
                 Sensiz edemem.
            Öyküleri: Semaver (1936, Remzi Kitabevi), Sarnıç (1939, Çığır Kitabevi), Şahmerdan (1940, Çığır Kitabevi), Lüzumsuz Adam (1948, Varlık Yayınları), Mahalle Kahvesi (1950, Varlık Yayınları), Havada Bulut (1951, Varlık Yayınları), Kumpanya (1951, Varlık Yayınları), Havuz Başı (1951, Varlık Yayınları), Son Kuşlar (1952, Varlık Yayınları), Alemdağ'da Var Bir Yılan (1954, Varlık Yayınları), Az Şekerli (1954, Varlık Yayınları), Tüneldeki Çocuk (1955, Varlık Yayınları)
             Romanları: Medarı Maişet Motoru (1944, Ahmet İhsan Basımevi), (1952, ikinci baskı, Birtakım İnsanlar adı ile), Kayıp Aranıyor (1953, Varlık Yayınları)
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Gülten Akın

Bihter Bilir
Bugün yine Türk şiirine büyük emek veren, damgasını vuran bir şairimizi tanıtmak isterim.

Gülten Akın (d. 1933, Yozgat). Türk şair ve yazar.

1933 yılında Yozgat’ta doğdu.
Ortaöğrenimini Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi 'nde tamamladı.
1955'te Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi.
1956’da Yaşar Cankoçak'la evlendi. Beş çocuk büyüttü.
1958-1972 arasında kaymakam olan eşinin görevi nedeniyle Anadolu’nun çeşitli ilçelerinde yaşadı.
Gevaş, Alucra, Gerze, Saray ilçelerinde ve Kahramanmaraş'ta yardımcı avukatlık, avukatlık ve öğretmenlik yaptı.

Şiirlerinde; folklor öğelerinden yararlanan Gülten Akın'ın şiirleri birçok dile çevrilip,"Deli Kızın Türküsü" bestelenmiştir..

•    Büyü Yavrum: Grup Yorum (1987), Edip Akbayram, Kemal Sahir Gürel (1988)
•    Deli Kızın Türküsü: Sezen Aksu (1993)
 

Şiirleriyle birçok ödüle sahip olan Gülten Akın şiirlerinden bazıları....

Selam olsun bizden önce geçene
Selam olsun dosta, hasa, çile çekene
Selam olsun dayanana, düşene
Yüreğim yürektir, bakma gözüm yaşına
Git oldu can, sürgün geldi dayandı
Sorulmasın vatanımız ilimiz.
                                             Gülten Akın

Siz dayanılmaz bir "Günaydın"sınız
Sabah sabah insanı ayağına getiren
Hiç yoktan dünyayı kendini sevdiren
Siz çocuk ağızlı bir "Günaydın"sınız
Çocuk ağzınızla biraz daha durun
Gittiğinizde güz gelmiş olacak
Güz gelirken bir yanı kara sevdalarla
Avcumda bu yavru kuş varken tedirgin
Sizde tutunacak yaslanacak kollar
Biraz daha durun biraz daha
Karayı kaldırın mavi koyun umudumu götürmeyin
                                                Gülten Akın

 
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Şükrü Erbaş

Bihter Bilir
Bugün size bir şairimizi daha tanıtmak istiyorum: Şükrü Erbaş.
Kendisi geçen yıl verilen 17.Antalya Altın Portakal  şiir ödülü sahibidir.
Günümüzde yaşayan şairlerin değeri çok az bilinmesine karşın, Antalya bu konuda çok hassas...Her yıl bir şair bu ödüle aday gösteriliyor...

Şükrü Erbaş kimdir?
1953'te Yozgat'ta doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara'da Gazi Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilimler Bölümü'nden 1978'de mezun oldu. Toprak Mahsulleri Ofisi'nde memurluk ve yöneticilik yaptı, bu kurumdan emekli oldu. Yarın dergisi yazı kurulunda görev yaptı (1984). Edebiyatçılar Derneği'nde yöneticilik görevinde bulundu (1993-1999). Şair, halen Antalya'da yaşamaktadır.
   
Şiirlerinde; toplumu yönlendirme kaygım yok demesine karşın, topluma karşı hep duyarlı olup şiirlerinde de toplumsal içeriklere yer vermiştir.

Gözlerin Düşer Aklıma
Üşüyüp yorgun düştükçe yüreğim 
Kendime görünmez sıkıntılar büyütürüm. 
Ne senin o dilsiz uzaklığın 
Ne benim bu rezil gerçeğim 
Bir çift kanat kesilir gövdem 
Çıkar gelirim; esmerliğine senin 
Günışığı giyinmiş o sıcacık tenine. 
Akşam yüzüme yüzüm sulara 
Bir korku gölgesi gibi vurdukça 
Düşerine sığınırım senin, aydınlık 
Anılarına.. 
Gözlerin düşer aklıma, kirpiklerin 
Saçların, avuçlarıma 
Alırım, tel tel sarınır 
Isınır avunurum...
                              Şükrü Erbaş

Çocukları Öldürdüler
Bu yüzden yumuşaklık nedir bilmezler 
Bir gülün tenine değmedi hiç elleri 
Çiçeksiz büyüttüler çocukları 
Oyunlarda durmadan yenmeyi öğrettiler 
Bir büyük oyunda sonra yenildi çokları 
Sevgisiz büyüttüler çocukları 
                                Şükrü Erbaş
 
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Edip Cansever'in anısına

Bihter Bilir
Seni günlere böldüm, seni aylara
Daha yıllara, yüzyıllara böleceğim
Ve her zaman söyleyeceğim ki beni anla
Böyle eskitilmiş de olsa bu kalbi
Minesi çatlamış bir diş gibi durduracağım karşısında
                  diye sesleniyordu Edip Cansever......
Cumhuriyet dönemi Türk Edebiyatında "İkinci Yeni" hareketi içerisinde yer alan Cansever, eğitimini tamamlamadan ticarete atılmıştır. Kapalıçarşı'da ticaret yapan Cansever, şiiri bırakmamıştır.
Şair daha ilk kitabından kendini belli etse de yarattığı farklılık edebiyat çevreleri tarafından daha sonraları fark edilmeye başlar. Edebiyatımızda tüm geleneklerin de ötesinde yeni bir soluk geliyordu ve bu soluk Edip Cansever tarafından inşa ediliyordu.
Üretken olan şair,  1957 yılında yayınladığı "Yerçekimli Karanfil" adlı yapıtıyla 1958 yılında "Yeditepe Şiir Armağanını" kazanır. "Ben Ruhi Bey Nasılım" adlı kitabı ile 1977 yılında Türk Dil Kurumu Şiir ödülünü alan şair, "Yeniden" adı altında tüm şiirlerini bir araya getirerek 1982 yılında "Sedat Simavi Edebiyat" ödülüne değer görülür.
Öyle ki Cemal Süreya, Edip Cansever için yazdığı bu şiirde onun şiire olan tutkusunu açıkça dile getirmiştir:
“Yeşil ipek gömleğinin yakası
Büyük zamana düşer.
Her şeyin fazlası zararlıdır ya,
Fazla şiirden öldü Edip Cansever.”
 
Ah güzel Ahmet Abim benim
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
işte o kadar.

Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
Mendilimde kan sesleri.
Bu güzel şiiri ile ölüm yıldönümünde saygı ile anıyoruz şairi....(8.Ağustos.1928/28 Mayıs.1986)
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Ahmet Arif anısına...

Bihter Bilir
             Bugün size Ahmet Arif ile seslenmek istiyorum. 21 Nisan 1927 de Diyarbakır'da dünyaya merhaba diyen şair, 2 Haziran 1991 günü aramızdan ayrılmıştır.
             Şiirlerinde "toplumcu-gerçekçilik" akımının etkisi vardır. İlk şiiri 15 yaşındayken yayınlanan şair, tüm şiirlerini "Hasretinden Prangalar Eskittim" adlı kitabında toplamıştır.
             "Tek kitapla şair olunur mu?" diye eleştirenlere "tek kitapla peygamber olunuyor da, şair niye olunmasın" diyerek tepkisini ortaya koymuştur.
 
Terketmedi sevdan beni,
Aç kaldım, susuz kaldım,
Hayın, karanlıktı gece,
Can garip, can suskun,
Can paramparça...
Ve ellerim, kelepçede,
Tütünsüz, uykusuz kaldım,
Terketmedi sevdan beni..


Biz ki                                                            öyle yıkma kendini
Yarınıyız halkın,                                            öyle mahsun, öyle garip...
Umudu, yüzakıyız,                                        nerede olursan ol
Hıncı, namusu...                                           içerde, dışarda, derste, sırada,
Şafakları,                                                      yürü üstüne üstüne
Taa şafakları                                                 tükür yüzüne celladın
Hey canım,                                                   fırsatçının, fesatçının, hayının...
Kalbim                                                          dayan kitap ile
Dinamit kuyusu...                                         dayan iş ile
                                                                    tırnak ile, diş ile
(Kalbim dinamit kuyusu)                         umut ile, sevda ile, düş ile
                                                                    dayan rüsva etme beni!       
                                                                                (Öyle Yıkma)
 

'Hasretinden Prangalar Eskittim" şiirinin esin kaynağının, geçtiğimiz aylarda hayatını kaybeden yazar Leyla Erbil olduğu öğrenildi. Hatta şairin tek kitabında yer alan şiirlerin çoğu Erbil için...

Leylâ, Canım,
Kayb, berbat ve sessizim... 
Sessiz ve dolu: Allahtan ki sen varsın. Yoksa halim korkunçtu....

             Kitapta, Ahmed Arif'in Leyla Erbil'e 1954-1957 yılları arasında ve en son 1977’de olmak üzere gönderdiği 60'dan fazla mektup yer alıyor. Şair, hem şiirlerde hem de mektuplarda Leyla Erbil'e  "Leylim"  diye hitap ediyor.
            Bir not da benden.... Adı geçen kitabı okudum. Şair karşılıksız bir aşk ile karşı karşıya kalmıştır. Yaşam koşullarının zorluğu, aradaki kültür farklılığı ve Leyla Erbil'in evli olması bu aşkı karşılıksız kılmıştır. Kitap yazılan mektuplardan oluşuyor.
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Özdemir Asaf

Bihter Bilir
BİLDİRİ
Bizler savaş ölüleriyiz,
Bundan böyle karşı-karşıya değiliz;
Bildiririz.
 
AŞK
Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,
Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.
Bir ısıtır,bir üşütür,bir ağlatır,bir güldürür;
Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.
 
SENİ SEYREDERDİ
Saçların uçuşurdu rüzgardan.
Yanından seni seyrederdim.
Güneş yakardı,deniz yanardı..
Sen konuşurdun,dinlerdim.
                      Gülerdin..
                      Susardın,düşünürdün.
                      Benimle el-ele yürüdün..
                      Yol biterdi.
Görmezdim seni..
Zaman yıl yıl geçerdi.
Uzaktan,çok uzaklardan
Seni seyrederdim.
 
ANSIZIN
Ben sensiz olanlara seni aratıyorum,
Ben sensiz kalanlara seni yaratıyorum,
Seni saklayacağım, seni yazıp-andıkça
Kendimi çoğaltıyor, seni kuşatıyorum.
                Unutturmayacağım, seni yaşatacağım,
                Kendimi çoğalttıkça, seni kuşatacağım,
                Her zamanda, her yerde sen bende yasadıkça...
                Sen evreninde sana seni aratacağım.
 
Bu güzel dizeler 11 Haziran 1923'de aramıza katılıp, 28 Ocak 1981 yılında aramızdan ayrıla Özdemir Asaf'a ait.
İyi ki doğmuş, bu evrende yaşamış ve bizlere harika dizelerle seslenmişsin.
ESERLERİ   : 
ŞİİR:   Dünya Kaçtı Gözüme (1955), Sen Sen Sen (1956), Bir Kapı Önünde (1957), Yumuşaklıklar Değil (1962), To Go To (1964, Yıldız Moran’ın İngilizce’ye çevirdiği şiirler), Nasılsın (1970), Çiçekleri Yemeyin (1975)
Yalnızlık Paylaşılmaz (1978), Benden Sonra Mutluluk (1984, ölümünden sonra)
DENEME-ÖYKÜ: Yuvarlağın Köşeleri 1 (Etika) (1961), Yuvarlağın Köşeleri 2 (Etika) (1986), Dün Yağmur Yağacak (Öykü) (1987), Özdemir Asafça (Deneme) (1988)
Ayrıntılı bilgi için:

Gülleri Gül Kokmayan Şehir - I

Mustafa Hakkı Kurt
ALMATI GÜNLÜKLERİ                           

(Ey okuyucu,
ne şiir formatında yazılan bu yazılar bir şiirdir,
ne de bu yazıların sahibi bir şairdir.
Haddini bilir.
Sadece anlatımı daha kolay olduğu için bu formatta yazılmıştır.
Olsa olsa “şiirimsi” denebilir belki.
“Gerçek şair”lere bir selam sarkıtarak…
MHK)





Gülleri Gül Kokmayan Şehir - I

Almatı, sabahın derin uykularında ninnileniyordu 
'Krasniy şapuçki' (1) çaktırmadan demleniyordu 
Bu lenger şapkalı polislere baktıkça gülesim geliyordu 
Kendine gel lan, dedim 
Bu komik adamlar 
Bir anlarlarsa kendilerine güldüğünü 
Seni yaka paça sınır dışı ederler 
Pasaportunu  eline tutuşturup 
'Da sividanya' (2) çekerler. 

Havaalanının anasının gözü taksicileri 
Pusuya yatmış akça hesabı yapıyorlardı 
Beş yüz tengelik yere 
Beş bin tenge (3) isteyecekleri kazları bekliyorlardı. 

Havada tuhaf bir koku vardı 
Şehrin iliklerine kadar sinen 
Havasında, suyunda 
Ben buradayım diye 
Bas bas bağıran 
Tuhaf bir koku 
Benzin, egzos, sarmısak 
Turşu, ekşimik karışımı 
Bir Almatı kokusu... 

 
Ayrıntılı bilgi için:

Gülleri Gül Kokmayan Şehir - I

Mustafa Hakkı Kurt



Yol altımızdan akıyor 
Altın dişli Kazak şoför 
Dikiz aynasından bana bakıyordu 
Hergele, kazıklayacağı 'Türeskiy turist'in (4) profilini 
Belleğine kazıyordu 
Akşamdan kalma Almatı 
Sabaha uyanıyordu. 


Orta Asya'nın ortasında 
Yeşil, gizemli, sert, katı 
Şıkır şıkır bir şehirdir Almatı. 

Bir yandan Urumçi'ye göz kırpar 
Bir yandan Çin'den gelip Kırgız steplerine uzanan 
Tiyenşan Dağları’yla sarmaş dolaştır 
Öte yandan İli Nehri ile kırıştırır 
Kaşla göz arasında. 

Kırılgan, naif, güvenilmez 
Geceyi dışarıda geçirmiş gibi 
Soğuktan kaskatı 
Aşüfte bir sokak kızıdır Almatı. 

('Almatı Ey Almatı' adlı dosyadan) 



       1. Kırmızı şapkalılar; polisler 
       2. Güle güle 
       3. Kazakistan para birimi
       4. Türk turist
 
Mustafa Hakkı Kurt


 
Ayrıntılı bilgi için

Gülleri Gül Kokmayan Şehir -II

Mustafa Hakkı Kurt

Günlük evlerden birinde, pencere önündeyim 
Masallar şehrinin yedinci kapısı eşiğindeyim. 

Sokaklarda gürül gürül bir hayattır akıyor 
Sazan gözlü bir Kazak kızı bana bakıyor. 

Külüstür kamyonlar Ziloniy Bazaar'a karpuz taşıyordu 
Satıcı kadınlar güne erken başlıyordu 
Sabah çayını 
İnce belli çay bardağı yerine 
Bir Çin kâsesinde içmek 
Anadolulu gururumu kırıyordu 
Tezgâhlarda benzin kokulu pide 
Ekşimik soslu domates 
Sarmısak karışımı at eti satılıyordu. 

Panfilov Park'ta aşıklar sarmaş dolaş 
Eylül güneşi altında 
İçmeden sarhoş gibi 
Dünyayı iplemeden 
Durmadan öpüşüyorlardı. 

Güvercinlere yem satan kız 
Küçük bir el aynasında dudaklarını boyuyor 
Kimseyi takmıyordu 
Öpüşen çiftlere benden başka kimse bakmıyordu. 

Parkın içinde eskilerden kalma bir kilise vardı 
Yüksekliği kuşluk vakti güneşi kadardı 
İlahiler yükselirken içeriden 
Çarmıhını yüklenmiş İsa çıktı bir yerlerden 
'Sırtında bu çarmıhla her kiliseyi ziyaret mi edersin ya İsa? ' dedim 
'Yok be evlat' dedi, çivilerin acısı gözlerinde kanarken 
'Geçiyordum, uğradım' 
Çarmıhına yardım etmek için yekinmiştim ki birden 
Kanayan gözleriyle mıhladı beni olduğum yere 
Bir duman gibi süzülüp girdi kiliseden içeriye. 

('Almatı Ey Almatı' adlı dosyadan)
Ayrıntılı bilgi için:

Gülleri Gül Kokmayan Şehir -III

Mustafa Hakkı Kurt
Almatı çarşı pazar 
İçinde kızlar gezer. 

Almatı kızları güzeldir 
Yoksuldur, çekicidir, minyondur 
Tokluk nedir bilmezler 
Üç gün aç gezer 
Bir saat makyajsız gezmezler. 

Hep iki arada bir derededirler 
Her zaman her yerdedirler 
Duvar örer, sıva yapar, sokak süpürürler 
Otogarda çığırtkan 
Şehirlerarası otobüslerde şoför muavini 
Tramvayda vatman 
Troleybüste sürücü 
Trende biletçidirler. 

Bitmedi... 
Kafelerde en güzel servisi onlar yapar 
Dükkânlarda en güzel malı onlar satarlar 
Bir müzik sesi duymayagörsünler 
Oldukları yerde 
Tüm vücutlarıyla ritm tutarlar. 
Çılgın, atak, serkeş ve cesurdurlar 
Bir erkeğe üç kadının düştüğü bu coğrafyada 
Yazgılarına boyun eğmiş birer mazlumdurlar. 

Yirmi dördüncü baharlarını 
Korku ve umutla beklerler 
Bu yaşa kadar evlenemeyenler 
Evde kalmış kızlar sınıfının 
Demirbaş kadrosuna eklenirler. 
Milliyetleri kimliklerine yazılsa da 
Görünümleriyle yüz metre öteden kendilerini ele verirler. 

Kazak, Rus, Uygur ve Tatar'dırlar 
Nogay kızları Özbeklere 
Başkırt kızları Türklere benzerler 
Ahıska, Çeçen ve Alman kızları 
Kimselere benzemezler.
Ayrıntılı bilgi için:

Gülleri Gül Kokmayan Şehir -III

Mustafa Hakkı Kurt
Onların soyları ayrı, dinleri ayrıdır 
Her birine gökten 
Ayrı bir vahiy inmiştir 
Almatı'nın keskin benzin kokusu 
Kızlarının saçlarına da sinmiştir. 

('Almatı Ey Almatı' adlı dosyadan)
 
 
Gülleri Gül Kokmayan Şehir - IV

Tramvaylar gece karanlığında 
Yürüyen ışıklı evler gibi 
Homurtular saçan devler gibi 
Tekerleklerinden kıvılcımlar saçarak 
Şehrin varoşlarına akıyorlardı 
'Sleduşiya astanofka'lar (1) birbirine ekleniyor 
Yorgun yüzler ev hayaliyle renkleniyordu. 

Birden gevrek bir ses 
Ayınları patlatarak 
Kafları çatlatarak 
Tramvayda Fatiha okumaya başlamasın mı? 
Ardından aynı tonda üç Kulhuvallah patlatıp 
Kafasındaki takkeyi dilenci kâsesi niyetine kullanarak 
Yolcular arasında para toplamaya başlamasın mı? 

İslam misyonerleri de 
Bu coğrafyada böyle çalışıyor zahir! 
Para toplamanın kolayı... 
Ama dilencilikle misyonerlik 
Hangi frekansta birbiriyle kesişir? 
Beş para vermeden 
Bir baş işaretiyle yüzgeri ettim 
Keçi sakallı, cüppeli, şalvarlı, yirmilik dilenci mollayı. 

('Almatı Ey Almatı' adlı dosyadan) 

(1) Bir sonraki durak
 
Ayrıntılı bilgi için:

Gülleri Gül Kokmayan Şehir -V

Mustafa Hakkı Kurt
Gülleri Gül Kokmayan Şehir - V

Yaşlı bir Rus teyze 
Kalıbıma aldanıp 
Daha da kötüsü, Rusça bildiğimi sanıp 
Kim bilir bana neler anlatıyor! 
Her sözüne kafa sallayan bu andavallının 
Sorduğu sorulara da kafa salladığını görünce 
Geç de olsa ampulü yanıyor 
'Vıy innastranist? ' (1) sorusuna da kafa sallayıp 
Bilmeyerek tek doğru yanıtı verdiğimi anlayınca 
Karşısındakinin kafayı yemiş bir angut olmadığının farkına varıyor. 

Bu şehirde milliyetler, diller ve dinler çeşit çeşittir 
Yasalar önünde bir Rus ile bir Kazak bal gibi eşittir 
Ama her zaman ve her durumda 
Bir Rus ve Rus dili 
Eşitler arasında biraz daha eşittir. 

Rusça, bu ülke insanının gören gözü, tutan elidir 
Müziği, sineması, kültürü, geleneğidir 
Bir adım ötesi 
Bir Çinliyle bir Tatar'ın ortak konuşma dilidir. 

Bu şehirde Rusça bilmeyeni adamdan saymazlar 
Ülkenin efendisi Kazaklar bile 
Rusça bilmeyen soydaşlarını aralarına almazlar. 

Bağımsız ülke Kazakistan'ın resmi dili Kazakçadır 
Ama iş yeri adları iki dilde yazılır 
Ve resmi yazışmalar Rusça yapılır! 

Yıllardır bu böyle bilinir 
Kazakça avam dili 
Rusça havas dilidir. 

('Almatı Ey Almatı' adlı dosyadan) 

(1) Siz yabancı mısınız?
Ayrıntılı bilgi için:

Gülleri Gül Kokmayan Şehir-VI

Mustafa Hakkı Kurt
Gülleri Gül Kokmayan Şehir - VI

Akşam güneşi bulutların ardında ufukla fingirdeşiyordu 
Bulutlar utançla renkten renge giriyordu 
Hava kızarıp bozardıkça 
Şeytan iki adımda bir önümü kesiyordu. 

Tamam be hemşerim, dedim sonunda 
Sana uymayan senin gibi olsun 
İstediğin 'piva i fistaşki' (1) olsun! 
Laf aramızda buranın şeytanları da Rusça konuşuyordu. 

Çok geçmeden ücra bir parkta 
Ulu ağaçlar arkasından akşamı seyrediyordum 
Tiyenşan birasını şişeden yudumlayıp 
'Batan gün kana benziyor 
Yaralı cana benziyor' şarkısını 
Şeytanla birlikte meşkediyordum. 

Bir eylül akşamının erguvan alacasında 
Ata yurdu Orta Asya'nın tam ortasında 
Burnunun direği sızlayarak gurbeti yaşamak 
Ne mene tarihsel bir olgudur 
Nasıl bir insani duygudur 
Yaşamayan bilmez, bilmeyen anlamaz 
Anlayana selam olsun 
Bu satırlar onlar için yazıldı 
Onlara yadigâr olsun. 

('Almatı Ey Almatı' adlı dosyadan) 

(1) Bira ve fıstık
Ayrıntılı bilgi için:

Gülleri Gül Kokmayan Şehir-VII

Mustafa Hakkı Kurt

Gülleri Gül Kokmayan Şehir - VII

'Pajalusta, kupitiy tsivitok! ' (1) 
Hayır, yok 
Demek ne mümkün! 
Yanıbaşımda küçük, sarışın, çilli bir kız vızıldıyordu 
Yoksul görüntüsüne mahzun bakışlarını katarak 
Güz çiçekleri satıyordu. 

Tamam canım 
Ver bakalım 
Demeye kalmadan 
Aynı anda farkına vardım ki 
Şehir gül ve karanfil kokuyordu. 

Küçük çiçekçi kız 
Almatı yollarına karanfil döküyor 
Yolları gülsuyu ile yıkıyordu. 

Gülleri bile gül kokmayan bu şehir 
Bir akşam alacasında 
İrem bağlarından çalınmış misk ü amber kokuyordu. 

('Almatı Ey Almatı' adlı dosyadan) 

(1) Lütfen, bir çiçek alın!
 
Ayrıntılı bilgi için:

Almatı Bahçelerine Hazan Düştü -I

Mustafa Hakkı Kurt
Almatı Bahçelerine Hazan Düştü - I
Tiyenşan dağlarından güz yelleri esiyordu 
Şehir günden güne serinliyordu 
Yapraklar dallarında gün sayıyordu 
Çenesi düşük iki Yusufçuk 
Hiç durmaksızın karşılıklı ötüşüyordu. 

Tekmil coğrafyada 
Yeşilden bakır kızılına 
Kahve renginden sarıya 
Almatı bahçelerine hazan düşüyordu. 

İpekyolu'nun Tacik dilencileri 
Üst baş perişan 
Yalınayak, başı kabak 
Gelip geçenlerin ardına düşüyordu. 

Sokağın maskotu küçük dilenci Batır 
Ağlayarak dilenmeyi bırakmış 
Kandillenen sümüğünü çekmeden 
Kimseye tek laf etmeden 
Annesinin eteği altında çaktırmadan üşüyordu. 

Bir oğlanla bir kız 
Tenha sokağın tam ortasında 
Resim sergilerinin yanıbaşında 
'Hoop, aile var! ' dedirten türden 
İnadına öpüşüyordu. 

Temizlik işçileri 
Yaprak toplamaktan yorgun 
Sonbaharın gelmişine geçmişine kalayı basıyor 
Bir sigara içimlik dinlenmede 
Yaprak kümelerini yeniden yollara savuran 
Rüzgârın yedi ceddine verip veriştiriyordu. 

Olesya, sınıfın penceresinden bulutlu göğe takılmış 
Yeşil yaz bahçelerini 
Ve Sergey'i düşünüyordu. 

Anaç kadınlar 
Kış hazırlığı bâbında 
Evlerine güz sebzeleri taşıyordu. 
Gündüzden geceye 
Çiçekten böceğe 
Almatı bahçelerine hazan düşüyordu. 
Ayrıntılı bilgi için:

Almatı Bahçelerine Hazan Düştü - II

Mustafa Hakkı Kurt
Almatı Bahçelerine Hazan Düştü - II
Bu şehir 
Kâğıt üzerine kalemle çizilmiş gibidir 
Ağaçlı yolları dümdüz uzayıp gider 
Kuzeyden güneye inen yollar 
Doğudan batıya uzanan caddeleri 
Baklava dilimi gibi doksanlık açıyla keser 
Işıklı kavşakların görünmez yerlerinde 
Enli palaskası göbeğine iki numara küçük gelen 
'Darojnaya palitsiya' (1) haince pusuda bekler. 
           Şair Makatayev Caddesi 
           Puşkin Caddesine ulaşmadan 
           Karl Marks'ın taşlı yollarını kibarca ikiye böler. 
Furmanova'nın gösterişli mağazaları 
Pahalı restoranları 
Gogol'ün alçakgönüllü dükkânlarına beş çeker. 
           Abılayhan, parklar ve kafeler caddesidir 
           Gece gündüz insanlarla kaynar 
           Şehri dikine kesen bütün yollar 
           Üniversiteler bulvarı Abay'a çıkar. 
Şehrin en solunda 
Panfilov Parkı'nın güney kapılarında başlayıp 
'Respublikiy Dvarets'in (2) önünde 
Abay'la selamlaşıp 
Döne döne 
Başı dumanlı dağlara uzayan 
Geniş ve aydınlık caddeye 
'Dostluk' demeden 
Genç Kazaklar anlamazlar 
Eski komünistler ve Rus taksicilerse 
'Ulitsa Lenina' (3) sözünü duymadan 
Şuradan şuraya adım atmazlar. 
            Ulu ağaçlar 
            Bütün Almatı caddelerinin ayrılmaz bir parçasıdır 
            Yol boyunca sıra sıra uzayıp gider 
            Düşünmesi bile korkunçtur hani 
            Ağaçsız bir Almatı 
            Tüyleri yolunmuş gülünç bir tavuğa benzer. 

(1) Trafik polisi 
(2) Cumhuriyet Sarayı (Şehrin en büyük gösteri merkezi) 
(3) Lenin Caddesi
Ayrıntılı bilgi için:

Almatı Bahçelerine Hazan Düştü - III

Mustafa Hakkı Kurt
Almatı Bahçelerine Hazan Düştü - III

Puslu gece, nazlanarak yerini sabaha bırakıyordu 
Şehre mevsimin ilk yağmuru yağıyordu 
İçimdeki çocuk, yağmurun altında yürümek istiyordu 
Amma ve lakin ıslanacağım diye aklım gidiyordu 
Neyse ki yağmurdan korktuğumu bu şehirde kimseler bilmiyordu. 

Şehrin üstüne pis bir yağmur yağıyordu 
Hayır, yollardan seller akmıyordu 
Cadı Arap kızları camdan bakmıyordu 
Ve fakat bencileyin bir yabancıyı burada kimseler takmıyordu 
Ulu Manitu, ayakkabımın sağ teki su alıyordu! 

Şehre ilk yağmurlar yağıyordu 
Bulutlar durmadan aşağılara iniyordu 
Arabalar vızır vızır, otobüsler tıklım tıkış gidiyordu 
Beni almadan giden troleybüsün şişko sürücüsü pis pis gülüyordu 
Akşamdan kalma bir sarhoş, yağmurun altında dört ayak yürüyordu. 

Şehre mevsimin ilk yağmuru yağıyordu 
Yağmurla birlikte kasvet ve hüzün yağıyordu 
İçimdeki karanlıklar giderek büyüyordu 
Kapkara dehlizlerde çerağlar bir bir sönüyordu 
Aydınlık düşlerime karabasanlar giriyordu. 

Ayrıntılı bilgi için:

Almatı Bahçelerine Hazan Düştü - IV

Mustafa Hakkı Kurt
Almatı Bahçelerine Hazan Düştü – IV
Asel, çıtı pıtı bir kız 
Delişmen, kocasına sevdalı 
Evde bir şişe votkayı birlikte devirmişler 
Dengesi sarsak, başı hafif dumanlı 
            Marat, yiğit çocuk 
            Aydınlık yüzlü, atak 
            Sıkı bir delikanlı 
            Günlerdir iş diyor da 
            Başka bir şey demiyor. 
İşin izini Atrav'da bulmuş sonunda 
Gitmesine gider de... ya Asel? 
Kalmak mı zor, gitmek mi zor 
Marat bir türlü karar veremiyor 
Asel henüz üniversitenin son sınıfında... 
            Kulakları tırmalayan bir anons 
            Atrav yolcularını perona çağırıyor 
            İstasyonun kocaman avizeli yüksek tavanı 
            Asel'in çevresinde fırıl fırıl dönüyor. 
Bavullar, valizler, koşturanlar 
Giderayak geride kalanlara sarılanlar 
Ayrılık anında söz hükümsüz kalınca gözler konuşuyor 
Vagon pencerelerinde eller son kez buluşuyor. 
            Asel'in içinde fırtınalar kopuyor 
            Kocasına sarılı kolları umarsız çözülüyor 
            Bal rengi gözlerinde hüzün, yanaklarında yaş 
            Vagon merdivenlerinde son öpücük, son telaş 
            Demeye kalmadan 
            Raylar üzerinde demir tekerlekler yavaş yavaş 
            Dönerek hızlanıyor 
            Tren bir süre sonra uzakta görünmez oluyor. 
Asel ilk günden beri biliyor 
Marat yakışıklı çocuk 
Atrav’ın kızları onu yalnız bırakmazlar 
Ne yapar eder 
Bir daha Almatı'ya salmazlar 
Trenin gittiği yöne bakarak 
Düşmemek için dengesini bulmaya çalışarak 
'Gitti gidiyor, döner mi bilmem' şarkısını Rusça söylüyor. 
             Gittiği günden beri 
             Kocasından haber bekliyor 
             Sırrını kimselere açık etmiyor. 
             Ama Asel o günden beridir 
             İstasyonları bir daha görmek istemiyor. 
             Ve Almatı sonbaharlarını artık hiç sevmiyor.
Ayrıntılı bilgi için:

Almatı Bahçelerine Hazan Düştü - V

Mustafa Hakkı Kurt
Almatı Bahçelerine Hazan Düştü - V

Avezova Caddesi'nin 
Temiryazeva ile kesiştiği noktada 
Gözlerden uzak tenha bir park vardır 
Yüksek kemerli kapıları 
İki arabanın geçemeyeceği kadar dardır. 
           
Çevredeki yaşlı Rus teyzeler 
Köpeklerini gezdirmek için 
Sabahın erken saatlerinde bu parka gelirler. 
Çıplak ağaçlı ıssız yollarda 
Köpeklerinin ardı sıra yürürken 
Yitirdikleri bir şeyleri arar gibi 
Yerlerde sürüklenen kuru yaprakları 
Kabuk bağlayan yaralarına sarar gibi 
Fi tarihli anılarına dalarlar. 

Park bu mevsimde 
Günün her saatinde sessizdir. 
Parkın müdavimleri arasında 
Bencileyin aklını peynir ekmekle yiyen 
Sabahın baldan tatlı uykusunu 
Üstü kalsın deyip geri çeviren 
Sportmenler ile 
Güne erken başlayan spirtmenler (1) 
Birbirlerine teğet geçerler. 

Parkın en güzel yanı 
Kazakların Alatav dedikleri Tiyenşan'ı 
Olanca görkemiyle gözler önüne seren 
Sıradağları bir uçtan bir uca gören 
Bir konumda olmasıdır. 
 
Ayrıntılı bilgi için:

Almatı Bahçelerine Hazan Düştü - V

Mustafa Hakkı Kurt
Almatı Bahçelerine Hazan Düştü - V



Dağlar, sonbaharın öğle güneşi yükseltisinde 
Dört mevsim karlı dorukları 
Dik yamaçları 
Dumanlı yarlarıyla 
İlk göreni sarhoş eden güzelliktedir. 


Zaman zaman 
Yamaçlardan 
Serin bir esinti gelir 
Geçmişin üstünü çizer gibi 
Parkın hışırdayan yapraklarını süpürür... 


Ama heyhat! 
Kulakların çınlasın brat (2)
Geçmiş geçmiştir deyip çekip gidemezsin 
Yaşananları kokulu silgilerle silemezsin 
Isıtmayan güz güneşi altında 
Dağlara bakıp hayal kurarak 
Geleceğin ne getireceğini 
Remil atmadan bilemezsin. 
          

Yanlış mıyım brat? 
Yanlışsam al beni 
Hayal hanenin en ücra köşesine at. 
Kabulüm. 

(1) İspirtocu, içkici, ayyaş 
(2) Kardeş
Ayrıntılı bilgi için:

Almatı Bahçelerine Hazan Düştü - VI

Mustafa Hakkı Kurt
Almatı Bahçelerine Hazan Düştü - VI


İsterse 
Bozbulanık sularını çöle versin Nil 
Firavunlara inat 
İnanırlar günboyu tapınsın Mekke-i Mükerreme'de 
Tombul Mona Lisa'yı Da Vinci hazretleri alsın 
'Som' baharlar Almatı'ya kalsın. 

Eyfel'i turistlere verin 
Venedik'i Lazlara 
İsteyen Sen Petersburg'un karlı sokaklarında 
Beyaz Geceler'i yaşasın hülyalar içinde 
Sam Amca isterse Irak'tan sonra İran'ı da haremine alsın 
'Som' baharlar Almatı'ya kalsın. 

Antalya'nın bütün kıyıları 
Barları, kafeleri, restoranları 
Ruslara devremülk satılsın 
Boğaz'da rakı balığa herkesin gücü yetmez 
Ramazan ayında Araplara ayrılsın 
'Som' baharlar Almatı'ya kalsın. 

Kızıl Meydan'da yirmi dört saat 
Enternasyonal Marşı çalsın Kremlin'in emriyle 
Eski Komünistler her Noel'de 
Lenin'in ruhuna mevlit okutsun 
Mao'nun torunları isterse bütün Orta Asya'yı alsın 
'Som' baharlar Almatı'ya kalsın. 
 

(Almatı Ey Almatı adlı dosyadan)
Ayrıntılı bilgi için:

Öğretmenlik Anılarım: Başlarken

Sevin Süğlün

1971 yılı kasım ayının ortalarıydı…
Telefondaki ses, “Hocanım, Balıkesir Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak tayininiz gerçekleşti… 15 gün içinde İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne müracaatla göreve başlamanız gerekiyor,” dedi.
Beni etkileyen ne tayin olduğum il ne de okuldu; “Hocanım” hitabını duyunca kalbimin mutlulukla dolup deli gibi çarptığını hatırlıyorum…
 
Okulun telefonunu bulup aradığımda başka bir güzellikle karşılaştım. BALIKESİR LİSESİ Baş Muavini Nazmi Alp, fakülteden çok sevdiğim bir arkadaşımdı. “Sevin, sen şimdi 15 gün falan bekleme gel, hemen göreve başla ki kadroya girip bu ay maaş alabilesin,” diye uyardı.
 
İşte 40 yıllık öğretmenlik hayatım böylece 29 Kasım 1971 tarihinde başladı…
 
Ağustos 1974'te evlilik dolayısıyla İstanbul'a nakil istedim. Kadrom Cibali Kız lisesi'nde olmak üzere Fener Rum Erkek Lisesi'ne atandım.
Mayıs 1977'de Hürriyet gazetesindeki muhabirlik görevini bırakıp TRT Haber Merkezi’ne geçen eşimle birlikte Ankara'ya gittim.
 
1977-1980 yılları arasında Ankara Kurtuluş Lisesi'nde çalıştım. (Siyasi nitelikli bir görevlendirme ile birkaç ay Gülveren Lisesi'ne gidip dönmüştüm…)
 
TRT İstanbul Haber Müdürlüğü’ne dönen eşimle birlikte tekrar İstanbul'a geldik. 1981'den emekli olduğum 1992 yılına kadar kadrom Beyoğlu Erkek Lisesi'nde olmak üzere önce Zapyon Rum Kız Lisesi, sonra Zoğrafyon Rum Erkek Lisesi'nde çoook mutlu öğretmenlik yıllarım oldu…
 
Mayıs 1992'de Erken Emeklilik Yasasından yararlanarak devlet okulu öğretmenliğinden ayrıldım.
 
1992-2012 yılları arasında kesintisiz 20 yıl İstanbul-Üsküdar'da bulunan Özel Doğan Lisesi'nde çalışıp 65 yaşında, yaş haddinden temelli emeklilik hayatıma başladım.
Çoook mutluyum, iyi ki öğretmen olmuşum, iyi ki siz çok sevgili öğrencilerimle hâlâ bir şeyleri paylaşabiliyorum…
 
Sevgili öğrencim Eyüp Rıza Güzey’in isteği üzerine anılarımı toparladıkça bu dergide sizlerle paylaşacağım.
 
Bakalım,  neler çıkacak anılarımdan?
 
Tüm öğrencilerime ve Bilgi Peşinde okurlarına en içten sevgilerimle,
Ayrıntılı bilgi için:

Öğretmenlik Anılarım I ve II

Sevin Cihan Süğlün
       
Öğretmenlik Anılarım - Kolay Değilmiş
        Anıları yazmak, günü geldiğinde geride kalanlarla paylaşmak güzel bir şey ama bir türlü başlayamadığımdan da anlaşılacağı gibi çok kolay değilmiş. Hele bunu, paylaştığım yer gereği meslek hayatımla sınırlamak isteyince bayağı zorlandım.
         Öncelikle ister istemez konu öğrencilerime kayıyor, biz tebessüm ederek paylaşacağız ama olayın kahramanı çoğu zaman bundan hoşlanmayacak. Hatta şimdi anlatacağım olayda olduğu gibi en azından benim pişmanlık duymama, gözyaşı dökmeme sebep olabilecek.
         Birinci anım Balıkesir Lisesi’ndeki yıllarımdaydı.
         İsmi Türkçe olmayan ya da anlamı pek bilinmeyenlere ''Adının anlamını biliyor musun?'' diye sorardım. Amacım hem bu anlamları öğretmek hem de kelime dağarcıklarını zenginleştirmekti.
         Sınıftaki kızlarımızdan Mehpâre,''Ben bilmiyorum hocam''deyince açıkladım. Kızımızın da hoşuna gitti tabii. Ay parçası, ay gibi parlak yüzlü olmayı hangi genç kız istemez..
          Fakat olay orada kalmadı. Sınıfın tatlı yaramazlarından Turgut, Mehpâre'ciğimin esmerliğine  atıfta bulunarak ''Bizim Mehpâre ay tutulmasında doğmuş olmalı.'' diye sınıfı kahkahaya boğdu. Kızımız biraz kırılmakla beraber, şakaya vurup gülüşmelere katıldı. Ben de Turgut'u biraz azarlayıp derse devam ettim..
          Seneler sonra Feysbuk’ta Balıkesir Liseli öğrencilerimle buluştuğumuzda, paylaşılanlar arasında bu sınıfın fotoğrafını görünce kendimi tutamayıp olayı yorum bölümüne yazdım.
           Keşke yazmaz olaydım. Birkaç gün sora yorumuma bir cevap geldi. Yazan Mehpâre'ciğimin kardeşiydi. O da bizim mezunlardanmış. Bana maalesef ablasını birkaç yıl önce kaybettiklerini haber veriyordu. Binlerce kez özür diledim, asla kırılmadığını, ablasının beni ne kadar çok sevdiğini ve hayatta olsa bu anıyı okumaktan mutlaka mutlu olacağını yazdı ama ben hâlâ üzgünüm ve çok pişman oldum paylaştığıma.
          Güzel, eğlenceli bir olayla başlamak isterdim ama içimde hicran yarası olan bu anıyı anlatmadan edemedim.

          İkinci anım, öğretmenliğimin ilk yılı, hem de ilk dersimi verdiğim ve dizlerimin nasıl titrediğini öğrenciler görmesin diye ders boyunca kürsünün arkasından çıkmamış olduğum sınıftayım.
          Artık günler ilerlemiş, ürkütücü heyecan yerini öğretme heyecanına bırakmış, çocuklarla kaynaşmışız... Tuttukları notlara göz atabilmek, gerektikçe düzeltmeler yapabilmek için sıraların arasında dolaşarak ders anlatıyorum. Sınıf sessiz, beni dinliyor, not alıyor.
           Sınıfın ön tarafında bir gümbürtü koptu. Ağır bir şeyin yere düşme ve bir şeylerin dağılma sesi, dönüp bakınca çantamı kürsünün üstünde göremeyip durumu anladım.
           İçi çıfıt çarşısı gibi dolu olan çantam yere düşmüş, ön boşluk içindekilerle kaplanmıştı. Benden önce fırlayan  ön sıradaki birkaç çocukla birlikte dağılanları toplamaya başladık. Kalemler, çakmaklar, ruj, oje çeşitleri, sigara paketi, allık, pudra hatta kirpik kıvırma aleti, cımbız, ayna...
           Sınıfta çıt çıkmıyor ama göz ucuyla baktığım her yüzde kendini zor tutan ifadeler görüyorum.
          Arka sıralardan birinde oturan Cengiz (Kulakları çınlasın, çok sevdiğim, yaşı bana yakın öğrencilerdendi.) sonunda patladı:
         -Yahu hocam, makyaj bile yapmıyorsunuz, hiç kullanmadığınız bu şeyleri niye çantanıza doldurdunuz ki?
          Cümlesinin sonunu duyamadım, hepimiz kahkahalarla gülmeye başladık. Zaten birkaç dakika sonra da teneffüs zili çaldı, çıktık.
          Cengiz sayesinde ben utanmaktan kurtuldum, sınıf da kahkahasını atıp rahatladı. Kimse bu olaydan söz etmedi daha sonra ama ben hiç unutmadım. Bir daha sınıfa çanta götürmemeye çalıştım. Eğer çok gerekliyse çantamı asla düşmeyecek şekilde yerleştirdim kürsülere.
Ayrıntılı bilgi için:

Öğretmenlik anılarım III ve IV

Sevin Cihan Süğlün
      Üçüncü anım:
      Kapıda, hem koruma hem danışma servisi görevi yapan Fevzi Efendi dahili telefonla bir velinin beni görmeye geldiğini haber verdi.
      Müdür yardımcısıydım, benim odam ara katlardan birinde, sınıfların arasındaydı ve ayrıcalıklı olarak halı kaplıydı.
      O zamanlar bilgisayar falan ne gezer, hepimize yetecek kadar daktilo bile yok; her şeyi elle yapıyoruz.  
      Yoklamalar, not girişleri, günlük raporlar, öğrenci nakil işlemleri, her şey.. İşim başımdan aşkın.
      Kapı vuruldu, “Girin” diye seslendim ama sırayı şaşırmamak için yoklama sayfasını tamamlamadan başımı kaldırmıyorum..
      Masanın önünde desenli çorapları olan bir çift ayak görünce sıra falan kalmadı, başımı kaldırdım. Karşımda gülümseyen yüzüyle, hazırolda bekleyen dünya tatlısı bir bey duruyor..
      Hoş geldiniz diye kalkıp elini sıktım. “Niye ayakkabılarınız yok” diye şaşkınlıkla sordum.
      Kapıda çıkarmış, taş koridordan halı kaplı odaya girerken, galiba biraz da kirli olmalarından dolayı pabuçlarını çıkarıp girmiş.. Ev alışkanlığı işte..
      Parasız yatılı çocuklardan birinin, yakın köylerin birinden gelen babasıydı. Oğluyla yakından ilgilendiğim için teşekkür etmeye gelmişti, elindeki minicik bakraçta da iki rulo kaymak vardı..
      Ben ısrar edince ayakkabısını giyip geldi.. Ona okul binasının da odadaki halının da milletin yani hepimizin malı olduğunu, bizim evlatlarına hizmet vermek üzere görevlendirildiğimizi, kısaca buralarda rahat davranma hakkının olduğunu anlattım.. Okul yemekhânesinde o gün misafirim oldu.(Biz ücretsiz yiyorduk, misafir yemeği 4 liraydı.)
      Daha sonraki yıllarda karşılaştığım (sayıları çok az olsa da) saygısız, ilgisiz velileri görünce hep, okulun halısı kirlenmesin diye pabuç çıkaran bu velimizi hatırlarım..
 
      Dördüncü anım:
      Her yıl yeni yeni uygulamalar yaşadığımız okullarımızda bir ara Kredili Ders Geçme Sistemi vardı, hatırlarsınız sanırım..
      Öğrenciler belli derslerde bir araya geliyorlardı, bazı dersler çok kalabalık bazıları tenha dersliklerde işleniyordu..
      Bu derslerden birinin işlendiği Lise 10.sınıf öğrencilerinin sayısı rekor düzeyde, 85 idi. Üstelik çok tatlı yaramazlar sanki seçilmiş gibi o sınıfa toplanmıştı..
      Her zaman yaptığımız gibi o gün işlenecek konuyu (şiirse şiiri)önce bölüm bölüm öğrencilere açıklatıyordum..     
      Ders sonunda toparlayıp özetleyerek bir kere de ben açıklardım..
      Ekrem, sınıfın en çalışkan ama en hareketli öğrencilerinden biriydi.. Biraz da kabadayı.. Edebiyatı da çok severdi.
      Fuzûlî'den bir gazel inceliyorduk; konu mâlum, aşk; hem de aşk ızdırabı.. Ekrem coşmuş, Fuzûlî'nin aşk anlayışını, aşk derdinden nasıl hoşnut olduğunu anlatıyordu..
      Ben de tüm sınıf gibi ona bakarak dinliyordum. Birden Ekrem'in yüzü gözyaşlarıyla kaplandı, yaşlar yanaklarından süzülmeye başladı..
      Sınıf kahkahalarla gülmeye başlayınca çok kızdım.. Duygusuzluklarından, arkadaşlarının hassasiyetiyle alay etmelerinin yanlışlığından bahsederek aklımca Ekrem'in durumunu kurtarmaya çalışıyordum.. Derken zil çaldı, çıktım..
      Okulun aynı zamanda Türkçe Bölüm Başkanıydım ve küçük bir çalışma odam vardı.. Odama girdiğimde bile o çok sevdiğim sınıfın nasıl böyle duyarsız olabildiğine şaşıyor, öfkeleniyordum..
      Kapıyı arkamdan kapatmamla tekrar açılması bir oldu.. Sınıfın Başkanı peşimden gelmişti.. ''Hocam, çıkmadık bekliyoruz; lütfen sınıfa gelir misiniz?'' diye rica etti. Kıramadım, biraz da merakımdan onunla beraber sınıfa döndüm.     
      Gerçekten hepsi  yerlerinde oturuyorlardı; tahtanın önünde bekleyen Ekrem'le Hasan hariç.
      Ekrem açıklamalarını yaparken benim arkamda kalan Hasan arkadaşının yüzüne oyuncak tabancayla su sıkmış.. Bana durumu açıkladıklarında önce kızdım ama sonra kendimi tutamayıp ben de gülmeye başladım..
      Günlerden  1 Nisan'dı..
Ayrıntılı bilgi için:

Öğretmenlik anılarım V

Sevin Cihan Süğlün
Beşinci anım: Devlet okullarındaki görevimin 12 yılını azınlık liselerinde yaptığımı yazmıştım.. Fener Rum Erkek Lisesi, Zapyon Rum Kız Lisesi ve Zoğrafyon Rum Erkek Lisesi..

Hem öğrenci ve veliler hem de İstanbullu Rum ve Yunanistan'dan görevli gelen öğretmen arkadaşlarla çok samimi dostluklar kurduk.. Çoğuyla görüşmeyi sürdürüyoruz.. En azından yortularda, Paskalya ve Noel'de ben onları ararım onlar da bizim bayramlarda beni.. İsim günlerini yakalayabilirsem o günlerini de kutlarım öğrencilerimin ama doğum günlerini zaten feysbuktan görüp mutlaka yazarım bir şeyler..

Belki “İsim Günü”nün ne olduğunu bilmeyenler vardır; ben ilk duyduğumda şaşırmış ve sormuştum çocuklara.. Bunun diğer Ortodoks Hristiyanlarda da olduğunu sanıyorum.. Azerbaycanlı bazı feysbuk arkadaşlarım Doğum Günü yerine ne olduğunu bilmeden İsim Günü tabirini kullanıyorlardı, Rus hakimiyeti döneminden kalma bir alışkanlık olmuş... Neyse İsim Günü aynı isimdeki Hristiyan azizin günü demek oluyor.. Tıpkı yortular gibi azizlerin de günleri var.. Yani mesela Yani'lerin Günü, Angel'lerin Günü, Vasil'lerin, Anna'ların, Meri'lerin Günü gibi.

Herkes kendi İsim Gününde ikramlarda bulunuyor.. Sınıfa girersiniz birkaç Vasil ayağa kalkar, gelip çikolata, evde yapılmış kek, çörek gibi şeyler ikram eder.. Bizdeki hayır dağıtma gibi dinî bir şey yani.. Kandil Simidi ya da helva gibi bir şey.. Öğretmen arkadaşlar da öğretmenler odasında pasta falan ikram ederlerdi.. Azınlık Okullarının bir hoşluğu da tatil bolluğudur.. Bizim tatillerin yanı sıra Paskalya, Noel, Fota Yortusu.. Şu anda isimlerini hatırlayamadığım birçok dinî tatil.. Bir sene bizim Kurban Bayramının da katılımıyla nisan ayında sadece 3 gün eğitim yaptığımızı hatırlıyorum..
 
Şimdi paylaşacağım sevimli yanlışlığın kahramanı kızımız (Efi) fevkalade bir hanımefendi oldu.. Şu anda Türkiye'de değiller ama Yunanistan'ın eski İstanbul Başkonsolosunun eşidir.. Pek çok öğrencimle olduğu gibi onunla da çok samimiydik.. Ben de Kadıköy'de oturduğum için bütün Kadıköylü öğrencilerle çoğu zaman aynı vapurda yolculuk yapardık.. Bu yolculuklar bizleri daha samimi yapmıştı.. Çocuklarla ilişkimiz öğretmen-öğrenciden, komşu teyze yakınlığına dönüşmüştü.. Buna rağmen ders esnasında en küçük bir laubalilik yaşadığımı hatırlamıyorum.. Hepsi çok çalışır, ödev yapmadan okula gelmezlerdi..

Sanırım Atatürk'ü anma haftası içindeydik. Atamızın “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir..” sözünden ne anladıklarını açıklayan bir kompozisyon yazmalarını istemiş ve (mürşit) kelimesinin anlamını bilemeyeceklerini düşünerek açıklamıştım..

O akşam yazdıkları kompozisyonları okurken sıra Efi'nin kağıdına geldiğinde gözlerime inanamadım, kahkaha attığımı bile hatırlıyorum.. Efi, cümledeki “ilim” sözcüğünü yaşadığımız il olarak anlamış ve İstanbul'un faziletlerini anlatmıştı..

Ertesi gün incelediğim kağıtlarını dağıttım, bunlar not alacakları bir çalışma değildi ama yazının altındaki uyarılarım Efi'yi epeyce üzmüştü.. Ne zaman yazışsak bu olayı hatırlayıp gülüyoruz.. Bana doğum günlerimde akrostişli şiirler yazan canım kızıma buradan sevgiler gönderiyorum..
 
Not: Bu tatlı yanlışlığı yapan Efi'nin Fuzûlî ve Nef'î hayranı bir Divan Edebiyatı meraklısı olduğunu, çok güzel Türkçe küçük hikâyeler yazdığını da bilmelisiniz..
Ayrıntılı bilgi için:

Öğretmenlik Anılarım VI

Sevin Süğlün
VI. Anım:
Lise sınıflarında Edebiyat dersinin en ilgi çekici konularından biri Divan şiiri ve Aruz veznidir. Öğrenciler daha önce hiç karşılaşmadıkları bu Osmanlıca şiirleri ve fâ i lâ tün, mef û lü gibi Arapça hecelerden oluşan kalıpları eğlenerek, bulmaca çözer gibi öğrenirler.. Hatta bu kalıplar  bazen takma isimlere dönüşür..

2000'li yılların başında çalıştığım özel okulda, bırakın kalıpları öğrenmeyi, Aruzla şiir yazan öğrencim olmuştur.. Şimdi Fizik Mühendisi olan sevgili Deniz Mert'in de kulaklarını çınlatalım..

Aruzun Türk Edebiyatında en çok kullanılan kalıplarını verdikten sonra, önce ben tahtada birkaç örnek çözer sonra da sırayla öğrencilere çözümleme yaptırırdım.. Tahtayı ortadan bölerdik ki hızlıca bütün sınıf birer örnek çözebilsin..
Şimdi anlatacağım olay Aruzla ilgili değil ama böyle bir çalışma sırasında gelişmeye başladığı için bu konuyu işlediğim her derste hatırladığım bir anımdır..

Balıkesir Lisesinin 10 Edebiyat sınıflarından birinde vezin çalışması yapıyorduk.. Sınıfın çalışkan öğrencilerinden parasız yatılılardan (Adına Ahmet diyelim...) Ahmet sıra kendisine geldiğinde ayağının ağrıdığını söyleyerek tahtaya kalkmadı. O anda yanındaki arkadaşının göz ucuyla ve biraz da tedirgin bir bakışla Ahmet'in ayaklarına baktığını fark ettim, üstelemedim, derse devam ettik..

Tahtadaki öğrencilere birer beyit yazdırıp her zaman yaptığım gibi defterleri kontrol amaçlı süzerek sıraların arasında dolaşmaya başladım.. Asıl amacım bir an önce Ahmet'in ayağına bakmaktı..

Önce gözlerime inanamadım sonra gözlerim doldu.. Ahmet önü üst kısımdan tamamen ayrılan ayakkabı tabanını bağcık haline getirdiği bir bezle bağlayarak tutturmuştu. Açıkta kalan burun kısmından hâlâ çorabı görünüyordu. arkadaşlarından utandığı için o halde tahtaya kalkamamıştı..

O zamanlar şimdiki gibi Japon yapıştırıcı, uhu benzeri şeyler yoktu.. Yan tarafında inceltici ve fırça kabı olan zamklar kullanırdık ama bu zamklar da öyle öğrencilerin falan ulaşabileceği şeyler değil pahalı kırtasiye malzemeleriydi. Yani Ahmet'çiğin bağlamaktan başka çaresi olmamıştı..

İçimden ''Anlaşıldı bu akşam üstü yine duvar gazetesi için malzeme almaya gidilecek..'' diye geçirip dersin sonunu zor getirdim.. 

Yatılı, özellikle de parasız yatılı öğrencilerle okul sonrası akşam üstleri bazen görev icad edip çarşıya inerdik.. Ufak tefek bir şeyler atıştırır, ihtiyaç varsa gömlek, çorap, bot gibi şeyler alırdık.. Aslında devlet onlara giyecek ve kırtasiye yardımı yapıyordu ama genç çocuklar, ya hızlı büyüdükleri için küçük kalan ya da oynarken yırtılıp parçalanan bir şeyleri hep olurdu. Böyle durumlarda duvar gazetemize veya pano çalışmasına malzeme almak için bana taşımakta yardımcı olacakları gerekçesiyle çıkardık okuldan..

Balıkesir esnafı hemşehrilerimin bu konudaki cömertlikleri her türlü takdirin üstündedir.. Çoğu ya velimiz ya da eski mezunlar oldukları için öğrencilere kardeş, evlat muamelesi yaparlardı. Sadece birinin ihtiyacı olsa bile çocuğu utandırmamak için genellikle sayıları 5-6 civarında olan grubun hepsine ne lazımsa verirlerdi. Ben birinin parasını verdiysem beşi onların hediyesi olmuştur.. Hatta, içleri rahat olsun, eziklik hissetmesinler diye verdiklerinin parasını devletten aldıklarını söyleyenler olurdu..

İki gün sonraki derste Ahmet gıcır gıcır botlarıyla tahtada Fuzûlî'nin bir beytinde vezin çalışması yapıyordu..
Ayrıntılı bilgi için:

Annemin Tatlı Palavraları

Mehmet Ünver
Rahmetli annem, çocukluğumuz boyunca, ibret vermek, aklımızı başımıza getirmek, cezalandırmak ya da bizi motive etmek için bazen tatlı palavralara başvururdu. 

KENDİNİ SARAYBURNU’NDAN DENİZE ATMA PALAVRASI:
Annem işteyken kardeşimle akşama kadar azıp kudurur, mahalle halkına yaka silktirirdik. Kiminin camını kırar, kiminin damını taşlar, kiminin çocuğunu döverdik. Akşam şikâyetçiler kapıya geldiğinde annem canına tak etmiş bir halde feci bir isyan feryadı koparırdı: 
- Yeter artık bıktım. Gidip kendimi “filanca” hanım gibi Sarayburnu’ndan denize atacağım. 
O filanca hanımın çocukları bizim gibi çok yaramazlarmış. Sonunda dayanamayan kadın gidip kendini Sarayburnu’ndan denize atmış. Annemin palavraları içinde bir tek buna inanırdık. Hatta ‘Acaba gerçekten gider de kendini denize atar mı?’ diye korkardık. Annemin bu şekilde isyan ettiği zamanlar, kadıncağızın bizim yüzümüzden Boğaz’ın karanlık sularında çırpına çırpına kaybolduğunu gözümüzün önüne getirir, kardeşimle bir daha asla onu üzmeyeceğimize dair birbirimize sözler verirdik. Ertesi sabahsa yine bildiğimizi okur, mahalleyi haraca kesmeye, milletin camını, damını taşlamaya devam ederdik. 

Unutmadan söyleyeyim: Bizim muhitimiz zaten deniz kıyısındaydı. Uzun rıhtımlarımız vardı. Buna rağmen annemin sırf kendini denize atmak için neden taaa Sarayburnu’na kadar gitmeyi düşündüğünü bir türlü anlayamazdık. 

İTALYAN KONSOLOSUNUN KIZI PALAVRASI:
Çocukluğumuzda annem bir dönem İtalyan Konsolosunun evinde aşçı olarak çalışmıştı. İşten yorgun argın döndüğü akşamlar yemek yememek için mızmızlanmamız karşısında yüzüne gururlu bir ifade oturtarak övünmeye başlardı:
- Biliyor musunuz, konsolusun kızı bugün bana: “Madam Nüshet sen çok iyi, senin çocuklar çok kötü” dedi. 
- Nedennnn?
Öyle ya elin konsolosunun kızının bizim gibi küçücük çocuklardan ne alıp veremediği vardı? 
- Neden bizim için öyle dediiii?
- Çünkü benim yemeklerime bayılıyorlar. Parmaklarını yiyecek gibi oluyorlar. Yakında memleketlerine geri dönecekler. Beni de yanlarında götürmek istiyorlar. “Çocuklarım olmasaydı sizinle gelirdim” demiştim. Onlar da: “Ah keşke çocukların olmasaydı. Giderken seni de yanımızda götürür orada da o güzel yemeklerini yerdik” demek istiyorlar. Türkçeleri kıt olduğu için ancak: “Madam Nüshet sen çok iyi, senin çocuklar çok kötü” diyebiliyorlar. 
Böyle durumlarda hiç sıkılmadan başkalarının annesini aşçı olarak uzak memleketlere götürmeye kalkan o konsolos kızına acayip gıcık olur, içimizden atıp tutar, yine de mercimek yemezdik. 

KEREVİZ YEMEYEN ZENGİN KIZI PALAVRASI:
Annemin en uçuk palavrası da buydu: Anlattığına göre koca bir konakta aşçılar, uşaklar, dadılar ve lalalarla büyüyen zengin bir ailenin kızı, bir gün aşçının pişirdiği terbiyeli kereviz yemeğine burun kıvırmış: “Ayy ben kereviz yemem” demiş. Bunun üzerine annesi onu odasına kilitlemiş ve bir hafta odadan çıkmama cezasının yanı sıra ona her gün kereviz yedirmiş. Kız sonunda bu işkenceden kurtulmak için: “Ay, anneciğim bu kereviz yemeği ne kadar da lezzetliymiş, aşçı artık her gün kereviz pişirse yerim” demiş. Bu hikâyenin kereviz yemeyi reddettiğimiz için annemin uydurduğu tatlı palavralardan biri olduğunu belirtmeme gerek yoktur sanırım.

Anneciğimi bir kez daha rahmetle anıyorum...
Ayrıntılı bilgi için:

Kırmızı Peynirler

Mehmet Ünver
KIRMIZI PEYNİRLER
 
Geçenlerde Nişantasi’nda bir şarküterinin önünden geçerken vitrinde kırmızı renkli bal mumu ile tamamen sarılmış yuvarlak Hollanda peynirlerini görünce aklıma çocukken yaşadığımız ilginç bir olay geldi.

Sanırım 1963 yılıydı. Babam vefat etmiş olduğu için annem Teşvikiye taraflarında bir evde çalışarak ekmek paramızı kazanmaya ve bizleri büyütmeye çabalıyordu. Çalıştığı evin sahipleri varlıklı insanlardı ve ara sıra bize, çocuklarının giymediği elbiseleri ya da okul gereçlerini yollarlardı. O zamanki yokluk içinde bunun bizi ne kadar mutlu ettiğini kolay kolay anlatamam. Yamalı pantolonla okula gitmek zorundayken bir anda Iskoç kumaşından az kullanılmış bir pantolona veya yere çok az temas etmiş sağlam bir kunduraya kavuşmak o zamanki şartlarımızda adeta mirasa konmak gibiydi. 

O iyiliksever insanlar, durumumuzu bildiklerinden normal mesaisinin üstünde çalıştığı zamanlarda anneme “Çocuklara bir şey alırsın” diyerek üç beş kurus fazla para verirler ya da hemen cadde üzerinde enfes yiyecekler satan ve vitrini bize bir rüya gibi gelen şarküteriden o güne kadar görmediğimiz türden bazı yiyecekler alıp yollarlardı. Annem, tadımlık kadar da olsa bayram etmemize neden olan mis gibi salam, sosis ve değişik peynirlerin olduğu torbasıyla kapıdan içeri girdiğinde nasıl mutlu olduğumuzu şimdi bile anımsıyorum. 

Bir kış gecesi çantasında avuç büyüklüğünde birkaç kırmızı topla çıka gelmişti annemiz. Bize oyuncak yolladıklarını sanmıştık. Onların ‘Hollanda Peyniri’ olduğunu ve yüksek fiyatlarından dolayı sadece zenginlerin yaşadığı Nişantaşı, Şişli gibi semtlerde satıldığını açıkladığında merakımız daha da artmıştı. Hayranlık içinde o parlak kırmızı top şeklindeki peynirlere bakıyorduk. Demek ki Hollanda’da sadece elmalar değil, peynirler de kırmızıydı. Kafamız karışmıştı. Peynirler kırmızı olduğuna göre oradaki inekler de kırmızı renkte süt veriyor olmalıydılar. 

O gece sabahı bekleyemedik. Herkes yattıktan sonra kardeşimle kalkıp dolabı açtık ve o kırmızı elmalara benzeyen peynirleri alıp ısırmaya başladık. Fakat bir gariplik vardı. Peynirlerin tadı plastik gibiydi ve ağzımızda ufalacağına giderek büyüyor, hatta nefes almamızı zorlaştırıyordu. Bütün hayallerimiz yıkılmıştı. Bu muydu kırmızı renkte süt veren ineklerin hediyesi olan kırmızı Hollanda peyniri? Yiyemeden bıraktık. 

O zamanlar öylesine kıymetli bir peyniri tüketilene kadar korumak için etrafını renkli bal mumuyla kaplayarak sattıklarını bilemezdik elbette. Henüz yedi yaşındaydık ve peynir sanarak yediğimiz aslında o kırmızı bal mumu koruyucu tabakadan başka bir şey değildi. Asıl peynir o kalın bal mumu tabakanın altındaydı. 

Aradan onca yıl geçtikten sonra geçenlerde tesadüfen yine Teşvikiye’de bir şarküterinin vitrininde aynı kırmızı bal mumuyla kaplı peynirleri görünce aklıma çocuklukta yediğimiz (ya da yiyemediğimiz) o peynirler geldi.

Gülmek istedim ama pek öyle içten bir gülüş olmadı. Ya da öylesine buruk bir gülümseme oldu işte.
Ayrıntılı bilgi için:

Eski Sinema Sanatçısı: Tugay Toksöz

Mehmet Ünver
SENİ ÇOKTAN UNUTTULAR


Bu kadarını sen de beklemezdin. Ne de çabuk unutuldun. Az evvel sanal alemi taradım. Senden bir şeyler bulurum diye. Çok yazık… Hüzünlü yaşamınla ilgili sözümona birkaç satırlık biyografiden başka bir şey yoktu. Aslında o yazılanlardan çok daha fazlasını biliyorum ben.

Sanırım anımsarsın: Yaşamının son zamanlarında, bizim sokakta oturan ve "içkici" diye tanınan bir komşumuzla dost olmuştun. Onun evinde birkaç arkadaş toplanır içerdiniz. Bir komşumuz bu haberi verdiğinde inanamamış, gerçek mi acaba diye sokağın girişinde nöbet tutmuştum. Evet, gerçekti. Gelen o uzun gölge sendin. Bir anda, hüznün çok yakıştığı gözlerinle karşılaşınca tanımıştım seni. "Kanlı Şafak" filmindeki gibi dimdiktin. Öte yandan içine düştüğün alkol bağımlılığının karanlık izleri yüzüne yerleşmeye başlamıştı.

İlginçtir, İstanbul doğumlu olduğun halde tıpkı filmlerinde canlandırdığın yüreği yanık taşra delikanlıları gibi Anadoluluğa yakıştırırdım seni. Nedense "Anadolu Delikanlısı" denilince aklıma sen ve her an boşalacakmış gibi dolu dolu görünen gözlerin gelirdi. Çoğunluk bu kavramı bıçkınlıkla, maçolukla özdeşleştirse de benim için 'Anadolu Delikanlısı' yeri geldiğinde ağlamaktan korkmayan kişidir.
Ve sen, yılların acılarla doldurduğu gözlerinden hiç korkmadan anlatıyordun yaşamınla ilgili çok az insanın bildiklerini. İsmi bende saklı olan, çok ünlü bir aktörün seni asker kaçağı diye ihbar edip, tam zirveye yerleştiğin yıllarda Yeşilçam'dan uzaklaşmana neden olduğunu iddia ediyordun. Neredeyse tüm kaderini değiştiren bu olayı naklederken bile haksızlık etmemeye çalışıyordun:
"Biliyorum o yaptı. Sırf benim ayağımı kaydırmak ve ön plana çıkmak için yaptı bunu. Yine de Allah'ından bulsun. Kötü söz söyleyemem."

O kış sık sık geldin, iki kapı ötemizdeki eve. O küçük bodrum katında unutmak istediğiniz pek çok şey adına içtiniz. Hep talihsiz bir insan olduğuna inandım. Tıpkı bir yığın film teklifi alırken neye uğradığını anlayamadan tüm işleri bir anda bıçak gibi kesilen Sal Mineo, ya da Suphi Kaner gibi. Onların da senin gibi hüzün dolu gözleri vardı. Kaderleriniz de benzermiş.

Beklenmedik anda iki seneliğine Yeşilçam'dan uzaklaşman, döndüğünde başka aktörlerin senden boşalan yeri almış olmaları, o da yetmezmiş gibi yaşadığın sağlık sorunları, parasızlık, ailelerin sinemadan kaçmasına neden olan erotik filmler furyası... Kaderin çizilmişti.

Olmadı işte. Ne yapsan da bir zamanların zirvedeki Tugay Toksöz'ü olamadın bir daha. Sen de alkolde buldun teselliyi. Başka roller teklif edilmeyince aç kalmamak için saçma sapan erotik filmlerde oynadın. Çekimler esnasında çoğunlukla sarhoş olduğun, ne yaptığını bilmediğin söylendi. Bunların ne kadarı doğrudur bilemiyorum. Sonuç olarak Türk sinemasından hüzün dolu gözlerle bir Tugay Toksöz, bir "İstanbullu Efe" geçti.

Ve o efe, çok genç bir yaşta, kötü kaderinin tetiklediği akciğer kanserine yenilip kara toprağa girdi. Asıl üzücü olansa bundan sonra yaşandı: Çabucacık unutuldun. En acı olan da buydu. Oysa ben, seni hiç unutmadım. Son günlerinde anneciğinle yaşadığınız evle ilgili sorunlarınız vardı. Sizi oradan çıkartmak istiyorlardı. Yanlış anımsamıyorsam sen gittikten sonra anneni de oradan çıkartmışlar. O da hastaydı. Hâlâ yaşıyor mu? Bilmiyorum. Günü geldiğinde anneciğinle buluşursun inşallah. Birlikte güzel yerlerde yaşarsınız. Seni çoktan unutmuş olanlar da umarım bu yazımı okuyup, bir anlığına da olsa anımsarlar.
 
Ayrıntılı bilgi için:

Kırmızı Fener Sokağı

Mehmet Ünver
KIRMIZI FENER SOKAĞI       
Pek çok yazarın arayıp da bulamadığı bir roman konusu, yıllar önce özgürlükler kenti Amsterdam’ın dünyaca meşhur Kırmızı Fener Sokağı’nda benim ayağıma kadar geldi. Çünkü gerçek isim ve milliyetlerini saklayarak dunyanın her yanından gelmiş hayat kadınlarının mesleklerini icra ettiği bu sokaktaki evlerde sermaye olarak calışan bizden kadınların varlığını keşfetmiştim. Adı “Fanteziler Kraliçesi”ne çıkmış olan Hacer ve Nurten bunlardan ikisiydi.
        Uzunca uğraşlardan sonra birbirinden çarpıcı ve bir o kadar da acı öykülerini anlatmaya razı oldular. Tek şartları, kimliklerini saklayacaktım. Onlara verdiğim bu sözü yerine getirerek, ‘KIRMIZI FENER SOKAĞI’ isimli romanımı yazmaya başladım. Gerek Hacer, gerekse Nurten’in Anadolu’nun uzak kasabalarından yola düşüp, yerleştikleri Amsterdam’da porno showlarında rol almaktan Avrupa’nın pek çok kentinde özel kişiler için düzenlenen gizli seks partilerine katılmaya, uyuşturucu kuryeliğinden, sado mazo kluplerde kendilerini kaybedercesine dağıtmaya kadar yapmadıklari iş kalmadığını öğrendiğimdeyse bunun nedenlerini ve yaşam öykülerinin detaylarını araştırmak için dayanılmaz bir arzu duydum.
          Bu çabamın sonucunda onlarla kader arkadaşı olan Mihriye isimli siyasi mülteci kızla tanıştım. Yakın geçmişiyle ilgili anlattıkları insanın tüylerini ürpetiyordu. Romanımın ana kahramanlarından biri olmayı fazlasıyla hak etmişti. Dışarıdan bakıldığında alımlı ve dünyaya boş vermiş gibi görünen bu genç kadınların kısa sayılacak geçmişlerinde yasadıkları akıl almaz acılarsa yürek parçalayacak düzeydeydi. Doğal olarak sınırsız cinsel özgürlükler sunan Amsterdam kentinin çılgın gece yaşamı, sadece mudavimlerinin bilip, gidebildiği yeraltı barlarında yaşananlar, kıyısından, köşesinden bu ortamlara sızan gurbetçilerimizin iki arada bir derede kalışları da romanımın fonunu olusturdular.
           Kitabıma esin kaynaği olan bu kadınlar dışarıya yansıttıkları parlak, güzel görünümleri altında geçmişlerinde yaşadıkları fiziksel ve ruhsal işkenceleri, tecavüzleri, kaybettikleri sevdiklerinin acılarını, yalnızlıklarını, sömürülmüşlüklerini gizlemeye çabalıyorlardı aslında. Ve bu hüzünlü debelenme içinde sürüklenirlerken kaderin ilginç bir cilvesi sonucu Amsterdam’ın sokaklarında yolları kesişmiş, birbirleriyle bir anlamda kader ortağı olmuşlardı.
           Aslında üçü de umutsuzca sevgiyi, saf sevgiyi, korkusuzca sarılabilecekleri, güvenebilecekleri o erkeği arıyorlardı. Yüzünden ve bedeninden insanın gözünü alacak, ellerinin ayaklarının titremesine neden olacak o mucizevî ışığı yayan erkekti aradıkları. Peki, boyle biri var miydi? Varsa, karşılarına çıkmış mıydı?
           Bu sorumun yanıtı; tam umutlarını kesmişken kaderin garip bir cilvesi sonucu karşılarına çıkan Yusuf’tu. Saf sevginin peşindeki Hacer, Nurten ve Mihriye, organize suçlar yapan yasadışı bir örgüte girip, ortalıktan kaybolan oğlunu umutsuzca arayan Yusuf isimli gurbetçi erkekle karşılaştıklarında yüzünde meleksi pırıltılar gördüklerine, onun bu dünyada insan kılığında dolaşan bir melek olduğuna inanmışlardı. Hatta bu konuda yeminler ediyorlardi. Geçmislerinde yaşadıkları onca acıdan sonra saf sevginin, dokunduklarında sıcacık bir haz alabicekleri o tenin arayışında olan bu kadınların çabasına ben de tüm kalbimle inandım.
           İşte buradan yola çıkarak iki senelik bir çalışmanın ardından bitirdiğim “Kırmızı Fener Sokağı” romanım 2005 Temmuz’unda yayınlandı. (OkuyanUS yayinevi). Kitabevlerine dağıtımının ardından gündeme oturan romanımla ilgili olarak aynı hafta başta Hurriyet ve Radikal gazeteleri olmak üzere pek çok gazete ve dergi, ayrıca bazı TV kanalları benimle söyleşiler yapıp yayınladılar. ‘Kırmızı Fener Sokağı’ iki hafta içinde üçbaskı yaptı.
           Okuyucalardan cok sayıda mesajlar aldım. Son derece çarpıcı olan kapağını müstehcen bulup hakarete varan mesajlar yazanlar da oldu. Aldırmadım.
           Sizlerden de bu romanımı okuyan olursa değerli yorum ve eleştirilerini bekliyorum.
           Sevgiler. Iyi okumalar.
Ayrıntılı bilgi için:

Hurmacıların Kaderi 1

Mehmet Ünver
Ortaokul yıllarımızda her sonbahar seyyar tezgâhına doldurduğu ağız sulandırıcı hurmalarla okulumuzun kapısına gelen bir hurmacı vardı. Hani şu kasım ayı başlarından itibaren albenili görüntüleriyle sonlarına yetiştiğimiz İstanbul bostanlarının cazibe unsuru olan turuncu renkli meyve. Muhitimizin bostanı, mezarlıktaki servi ağaçlarının oluşturduğu koyu yeşil fonu arkasına aldığı için dallardaki göz alıcı hurmalar yağlı boya bir tabloya canlılık katan tezat renk unsuru gibi uzaktan bakanların bile dikkatini çekerdi. O iştah açıcı meyveleri seyyar tezgâhına doldurup satmak için okulun kapısına kadar getiren adamın aklından hep şüphe ederdim. Çünkü paydos zili çaldığında arı kovanından çıkar gibi ana kapıdan fırlayan yüzlerce öğrenci ilk iş olarak tezgâhına hücum eder ve çılgınca bir yağma başlardı. Akın akın gelen saldırılar sonucu itinayla dizilmiş yüzlerce hurma kapanın elinde kalır, buna karşılık sadece birkaç öğrenci aldığının parasını öderdi. Geri kalanıysa yağma ganimeti olarak kız erkek ayırmadan öğrencilerin kazanç hanesine yazılırdı.
            Hurmacının yağmadan korumak için tezgâhtaki mallarının üstüne kapanışını, “yapmayın, etmeyin” diye yalvarışını, buna karşın kaçınılmaz sondan kurtulamayışını dün gibi anımsıyorum. Hemen her gün aynı olay tekrarlanırdı. Paydos ziliyle birlikte yangından kaçar gibi okuldan fırlayan öğrencilerin en büyük keyfiydi o hurmaları yağmalamak. Tezgâhtan uçup giden yüze yakın hurmaya karşılık avucuna bırakılan birkaç kuruş paraya yaşlı gözlerle bakan hurmacıysa bütün bu olanlardan sonra ne yapardı biliyor musunuz? İnanmayacaksınız ama ertesi gün yine seyyar arabasını hurmalarla doldurup okulun kapısına gelir, öğrenciler yine akın akın saldırır, üç beş namuslu dışında kimse tezgâhtan kapıp götürdüğünün parasını ödemezdi. Adama acımamıza karşın her gün aynı hataya düşmesini şaşkınlıkla karşılardık.
           O sonbahar hep geldi hurmacı ve hep yağmalandı. Bizse, annemizin okuyabilmemiz uğruna çektiği çileleri unutmuş, yaşadığımız her günün keyfini dolu dolu çıkartmak uğruna derslere boş vermiştik. O amaçla gün geldi okuldan kaçtık, gün geldi paydostan sonra arkadaşlarımızla sokaklarda, sahil boylarında sürtüp evin yolunu ancak gece yarısı bulabildik. Sonuç: İlk yarı karnelerimizde kardeşimin sekiz, benimse altı zayıfım vardı. İkinci yarı aklımız başımıza gelip toparlandık. Annemize verdiğimiz sözün gereği olarak yıl sonunda diğer dersleri kurtardığımız halde matematikten bütünlemeye kaldık. Tüm yaz tatilimiz mahvolmuştu. Oysa arkadaşlarımızla gizlice Hayırsız Ada’ya gidip sonbahara kadar orada kamp kurmayı düşlemiştik.
            Derken hiç beklenmedik bir gelişme yaşandı ve enstitüyü bitiren ablam taşrada bir köy okuluna öğretmen olarak atandı. Ailecek Anadolu’ya göç edecektik. Açıkça söylemek gerekirse, annemizin çalıştığı işten çıkıp bizimle köye gelecek oluşu uzun süredir içimizi kemiren vicdan azabının yüreğimizde yarattığı ağırlığı bir nebze olsun azaltıyordu. Artık üç kuruş kazanmak için sabahın körlerinde işe gitmek zorunda kalmayacak, bir dağ köyünde de olsa evinin kadını olacaktı. Bu da, hâlâ büyük bir sorumsuzlukla sürdürdüğümüz müsrifliğimiz karşısında vicdanımızı rahatlatacak bir bahane yaratmıştı. En azından artık canını dişine takıp el kapılarında çalışan bir annenin değil, hanım hanımcık evinde oturan bir annenin hayırsız, tembel evlatları olacağımız için vicdan konusunda fazla kaygılanmayacaktık. Yani bildiğimiz gibi yapmaya devam edecektik.
             Sonuç olarak kentten köye göçümüz kaçınılmazdı. Bir sabah, çocukluğumuzu yaşadığımız evin kapısını çekip, yola düzüldük. İstanbul’dan ayrılışımız, gecenin bir yarısı indiğimiz el ayak çekilmiş ücra kasabada bulduğumuz at arabasıyla kilometrelerce uzaktaki köye gidişimiz, elektrik ve şebeke suyu olmayan o küçücük yerleşimde acaba içinden ışıl ışıl bir Boğaz vapuru çıkar mı diye geceler boyu boş bir umutla koyu karanlığa bakışımız belleğime kazınmış.
             Asıl acı sürprizse, köyde ortaokul olmadığı için her gün sabah ezanından çok önce kalkıp en az iki saat uzaklıktaki kasabaya yürümek zorunda oluşumuzdu. Yolun uzunluğundan çok sabahın kör karanlığında ahalinin her gece cinler, şeytanlar ve daha akla hayale gelmez bin bir türlü ürkünç varlıkla karşılaştığını söylediği bir güzergâhtan geçmek zorunda oluşumuz bizi korkutuyordu. Köyün yosun tutmuş, gri taşlarla çevrili mezarlığı da aynı güzergâh üzerindeydi.
Devam edecek
Ayrıntılı bilgi için:

Hurmacıların Kaderi 2

Mehmet Ünver
          Evimize hoş geldiniz demek için uğrayan komşuların ağız birliği etmişçesine anlattıklarına göre; o mezarlarda geceleri ortalıkta dolaşan cinlere, şeytanlara çarpılıp feci şekilde ölen ya da intihar eden zavallılar yatıyorlardı.
Okula gitmek üzere insanı yutacakmış gibi görünen o karanlık patikada yürümeye başladığımız gün on iki yaşında bir çocuktum. Mezarların arasından geçerken korkudan patlayacakmış gibi gümbürdeyen yüreğimizin sesini duymamak için kardeşimle bağıra bağıra şarkılar söylüyorduk. Annemiz bizden önce kalkıp, onca yol yürüyeceksiniz, zafiyet geçirirsiniz diyerek kahvaltı yerine akşamdan pişirdiği salçalı etleri ısıtıp zorla yedirmişti. O günden başlayarak da her sabah ballı ekmekleri, yağlı manda peynirlerini ağzımıza tıkıştırmayı bir görev bildi.
          Kış akşamları okulun paydos zili çaldığında civardaki evlerine doğru koşar adımlarla uzaklaşan kasabalı öğrencilerin ardından hasetle bakıp ne denli yalnız olduğumuzu bir kez daha anlardık. Onlar sıcacık evlerine vardıklarında biz çamurla kaplı karanlık patikada ilk adımlarımızı atıyor olurduk. Mezarlık civarındaki huzursuz ruhların ve şeytan kayaları civarındaki iblislerin bizi beklediğini bildiğimiz için kasabanın son ışığını ardımızda bırakıp karanlığa karıştığımız an yüreğimiz gümbürdemeye, kaderimize lanet etmeye başlardık. En çok da o an, İstanbul’da okula giderken bindiğimiz belediye otobüslerinin kalabalığından şikâyetçi olduğumuz aklımıza gelir, acı acı gülümserdik.
          Ne gariptir ki, tıpkı İstanbul’da olduğu gibi bu küçücük köyde de satıcıların getirdiği hurmalar çılgın bir yağmaya kurban gidiyordu. Bunu ilk gördüğümüz gün şaşkınlıktan küçük dilimizi yutacak hallere gelmiştik. Bu kez yağmacılar öğrenci değil, hepsi de çoluk çocuk sahibi olan köy kadınlarıydı. Katırlara yüklü küfelerdeki hurmaları gözleri dönmüşçesine yağmalamaya çalışmaları bize ister istemez,  “Bu hurma ne bulunmaz bir meyveymiş böyle, kapanın elinde kalıyor” dedirtiyordu.
           Erken davrananın kazandığı bir savaştı bu. Üstelik galip gelen, İstanbul’daki okulumuzun önünde yaşandığı gibi tezgâhtan bir iki tane aşırmak yerine hurma dolu küfeyi olduğu gibi sırtlanıp son hızla evine kaçırırdı. Bir seferinde komşu kadınlardan biri küfeler daha katırdan indirilmeden hayvancağızı yularından tutup, sırtındakilerle birlikte kendi ahırlarına kapatmıştı. İşte asıl savaş da böyle durumlarda kopardı. Meyvelerin başına üşüşen kadınlar gereksinimleri kadar almak yerine tamamını kaldırıp götürmek derdine düştüklerinden kimi zaman kavgaya tutuşurlar, çamurların üstünde alt alta, üst üste boğuşmaya başlarlardı. Böyle durumlarda bizler de seyrine doyum olmaz bir film izler gibi neşelenirdik. Öyle sanıyorum ki bunu aslında biraz da tekdüze yaşamlarını renklendirmek için yapıyorlardı. Çünkü bir yandan hurmaları birbirlerinin ellerinden kapmaya çalışırlarken bir yandan da kahkahalar atarak çamurlara yuvarlandıklarını gözlemlemiştik. Dağlı pazarcıların bu durumu istiflerini bile bozmadan ve son derece alışkın bir ifadeyle izlemeleri bizi hep şaşırtmıştır. Hemen önlerinde kıyasıya bir mücadele yaşanırken onlar dudaklarının kıyısına iliştirdikleri sigaralarını tüttürerek uzaklara dalar giderlerdi.
           Satışlar parayla değil, karşılığında verilen hurmaların ağırlığı kadar bulgur, mısır gibi tahıllar alınarak yapılırdı. Belki de bu kolay ödeme şekli kadınlara hurmaların tamamını kapıp kendi evlerine kaçırma ilhamını veriyordu. Sonunda kazanan gecikmeli de olsa bedelini öderdi. Bu ödeme kimi zaman ertesi güne bile sarkabiliyordu. İşin garibi bu durum pazarcıların umurunda bile değildi. O soğukta vıcık vıcık çamurla kaplı meydanın bir köşesine çöküp, karanlık inene kadar ses çıkarmadan beklerlerdi. Ödeme o gün gelmezse yüzlerinde yine aynı suskun ifadeyle hayvanlarını yemleyip köy odasına girerlerdi. Bir süre sonra kerpiç yapının bacasından çıkıp, kuvvetli rüzgârla pencere pervazlarımızdaki çatlaklardan içeri giren yanık reçine kokusu, tabanı kaba keçeyle kaplı köy odasındaki ocağı yaktıklarını anlatırdı bize. Böyle durumlarda çoğunlukla ertesi sabah kapıya bağladıkları katırları göremezdik. Bunun anlamı; bekledikleri ödemeyi erkenden alıp, biz uyanmadan geldikleri dağ köyüne doğru yola çıkmış olmalarıydı.
            O günlerin ardından neredeyse kırk beş yıl geçti. Şimdilerde, sonbahar bahçelerinde, ağırlıklarıyla dallarını yerlere kadar eğmiş hurmalar gördüğümde geçmişe dalar giderim. Gözümün önüne o uzak köyde mezarlığın içinden geçerek yürüdüğümüz karanlık yollar, kış geceleri hiç bıkmadan bilinmez varlıklara havlayan köpekler ve hurmaları küfesiyle kendi evlerine kaçırmaya çalışan kadınların görüntüleri gelir.
            İstanbul’daki okulun önünde her gün uğradığı yağmadan hiç ders almadan ertesi gün yine hurmalarla dolu tezgâhıyla kapının önüne dayanan satıcıyı ise hiç unutamıyorum. Bence aklından bir zoru vardı garibin.
Ayrıntılı bilgi için:

Seni Seviyorum Erkin Baba 1

Mehmet Ünver
SENİ SEVİYORUM ERKİN BABA
 
Geçtiğimiz gün, bir televizyon kanalında Türk rock müziğinin “Baba” lakaplı büyük müzisyeni Erkin Koray’ın yaşamıyla ilgili bir belgesel yayımlandı. Görüntüleri izlerken çocukluk yıllarıma, mahalleden arkadaşlarla birlikte bir akasya ağacının dallarına tüneyerek yazlık sinemada prova yapan “uzun saçlı müzisyen abileri” izlediğimiz günlere gittim. Bunca yıllık yaşamımda bir ağacın dalına tüneyerek seyrettiğim tek konser de odur zaten.
 
Altmışlı yıllardı. Nedense hep çağla yeşili, leylak moru, papatya sarısı, şeker pembesi, uçuk mavi, nar çiçeği renkleriyle anımsıyorum o günleri. Diğer renkler silinip gitmiş sanki. Belki de o yıllardan yalnızca bahar ve yazları anımsamak istediğim içindir bu durum. Ablamın kardan adam yapmak için tipinin dinmesini beklediği kış mevsimini, yokuşun başında annemin soluğunu kesen kar fırtınasını, denizin renginin kirli yeşile dönmesine neden olan deli sonbahar lodoslarını ancak kendimi zorlarsam anımsıyorum.

O yıllar benim için hep yaz, hep bahar. Bahçede şebboylar, margaritler, akşam sefaları, baktığımız her yerde akasya dalları, erguvanlar, sarmaşık gülleri vardı sanki…  Ufuk hep açık, görüş hep berrak , gökyüzü hep maviymiş gibiydi…-  Öyle miydi gerçekten? 
 
Yaz tatillerinin en büyük eğlenceleri; gün boyu sahil arsalarından denize girmek, akşamsa bahçe sinemasında siyah beyaz film izlemekti. Yazlık sinemalar film seyretmek dışında, sünnet düğünleri hatta nişan ve toplu düğün törenleri gibi etkinliklere de ev sahipliği yaparlardı. Kardeşimle, Beykoz çayırında, yüzlerce çocukla birlikte sünnet olduğumuz için arkadaşlarımızın bizi kıskandıklarını biliyorduk.
 
Yazlık sinemamız o günlerin önemli müzisyenlerinin konserlerine de sahne olurdu. Erol Büyükburç bunlardan biriydi. Üstü açık bir Amerikan arabasıyla sokağımıza girişi, kızların çığlık çığlığa arabanın peşinden koşmaları, mahallenin delikanlılarının bu işe çok bozulmaları dün gibi gözümün önünde.
 
Uzun saçlı abilerin gelişleriyse onun kadar ses getirmemişti. Ta ki, konserden birkaç saat evvel, gitarlarıyla yazlık sinemada provaya başladıkları ana kadar. O gün üç arkadaş, saçlarımızdan sular damlayarak denizden dönüyorduk. Tam sinemanın önünden geçerken birdenbire, o güne kadar hiç duymadığımız, kulaklarımızı çınlatacak, bizleri yerimizde zıplatacak denli güçlü bir sesle sarsıldık.

O cayırtının bir müzik aletinden geldiğini anlamıştık fakat nasıl bir alet olduğunu görebilmemiz için sesin geldiği yazlık sinemanın bitişiğindeki arsada bulunan akasya ağacına tırmanmamız gerekmişti. 
 
 
Ayrıntılı bilgi için:

Seni Seviyorum Erkin Baba -2

Mehmet Ünver
SENİ SEVİYORUM ERKİN BABA


Dalların arasından baktığımızda sahnede saçları omuzlarından aşağı dökülen dört delikanlı gördük. Hepsi de İspanyol paça pantolonlar giymişlerdi. Gitarından o akıl almaz sesi çıkartansa en önde duruyordu. O güne kadar pek çok kez gitar dinlemiş olsak da, o kutu kadar aletten yüreğimizi titreten güçlü sesleri nasıl çıkarttığına akıl erdirememiştik. O ise kendisinden geçmişcesine saçlarını savurarak çalmaya devam ediyordu.

Sinemaya yakın evlerde oturanlar büyük olasılıkla odalarına, mutfaklarına kadar giren o yırtıcı gitar sesi yüzünden pencerelere üşüşmüşlerdi.
 
Derken aynı delikanlı gitar çalmayı hiç kesmeden korkunç bir çığlık kopardı. Bir anda kanımız kaynamıştı. Öyle ki, hepimiz birden onun sesini taklit etmeye çalışarak çığlıklar attık. Niyetimiz kendimizi ona duyurmaktı ve başarmıştık. Bizden tarafa bakıp, müziği hiç kesmeden gülümsedi.

Hemen ardından gitar solosuyla birlikte tüyler ürpertici bir çığlık daha attı. Öyle güçlü haykırmıştı ki, bizim gibi elli çocuk bir araya gelse o denli güçlü bir ses çıkartmazdı.
 
İşte bana ne olduysa Erkin abinin bizlere doğru bakarak attığı o müthiş çığlıktan sonra oldu. O gün, akasya ağacının üstündeyken yüreğime işleyiveren “rock ruhu” bir daha beni hiç terk etmedi. Kendi paramı kazanacak yaşlara geldiğimde, içimde kaynayan rock ataklarının  savurmasıyla hemen hepsi birer efsane olmuş müzisyen ve grupların konserlerini izleme hedefi koydum kendime.

Çoğu yurt dışında düzenlenen bu konserlerin birinden diğerine koşarken az sayıda Türk vatandaşının sahnede görme şansı bulabildiği bazı ağır topların da konserlerini izleyebildim. Örneğin, aşırı yüksek bütçeleri nedeniyle sadece Londra, N.Y, Rio, Sindey, Tokyo, Paris gibi şehirleri turne kapsamına alan AC/DC topluluğunu dünyanın uzak bir yerinde yakalayarak, sahnede izleme fırsatını buldum. Kısmet olsa da bir kez de İstanbul’da izlesem diyorum ama çok zor.
 
Sevgili Erkin Baba, yeni yetmelik yaşlarımdan bu yana, bana ve benim gibi pek çoklarına yaşattığın heyecan için sana minnet borçluyum. Sayende dünyamız renklendi, içimizdeki heyecan hiç dinmedi. Bugün yetmiş üç yaşındasın, bense elli sekiz. Akranlarımız köşelerinde torun torba seviyor, bahçelerinde çiçek yetiştiriyorlar. Sayende hala sıkı rokçıyım. Birazdan o muhteşem gitar sololarından birini daha dinleyeceğim. Sağolasın Erkin baba. Uzun ömürler diliyorum.
Ayrıntılı bilgi için:

Yaşamın Ürküntülü Gecelerinden -1

Mehmet Ünver
Yaşamın Ürküntülü Gecelerinden -1           

Ne yazık ki yaşamımız her zaman güllük gülistanlık olamıyor. Kimi zaman, küçücük mutluluklarla dolu geçen bir günün ardından umulmadık karabasanlarla dolu bir gece bizi bekliyor olabilir. Sanırım insan yaşamını tüm sıradanlıklardan ayıran da geleceğimizin belirsiz oluşudur. Beş dakika sonra neler yaşanacağını bilemiyor olmamız ve kaderimizin bir sis tabakasının ardında gizlenmesi, “gizem” denilen kavrama hak ettiği anlamı kazandırıyor. Sıcak evimizde, altına büzüldüğümüz yorganların sağladığı o tatlı güvenlik ortamındayken uykumuzun bizi götürdüğü düşler diyarını düşünün. Güzel düşleri elbette. O renkli düşlerden kopup, kendimizi bir anda gerçek dünyanın karabasanlarında buluvermemizse anlık bir iştir. Hepiniz yaşamışsınızdır böyle durumları.
         
Ben de yaşadım elbette: Çocukluğumun üç yılını küçük bir Anadolu köyünde geçirdim. Soğuk kış gecelerinde yapacak fazla bir işi olmayan köylüler her gece başka bir evde, ocak başında toplanırlardı. Sizlere anlatacağım o felaket gecesinde hemen tüm komşular bizim evde toplanmışlardı. Geç saatlere kadar çıtır çıtır yanan çam odunlarıyla dolu ocak başında çaylar içildi, lokmalar, gözlemeler yenildi ve her şeyden önemlisi köyün yakın ve uzak geçmişindeki tüm dedikodular ortaya döküldü. Doğrusu ocak başında dedikodunun keyfi bir başkaydı. Neler anlatılmıyordu ki: Şimdilerde torun torba sahibi olan bazı nineler, gençliklerinde kimlerle fındık kırmışlardı? Köyün en güzel kızlarından Hacer, neden nişanlısını bırakıp, çulsuz Cemal’e kaçmıştı? Kasaba eşrafından zengin bir aileye gelin giden Gülsüm, neden iki ay sonra bohçasını alıp, babasının evine dönmüştü…??
         
Bolca dedikodu eşliğinde yeyip içmeden sonra geç bir saatte misafirler gittiğinde gözlerimizden uyku akıyordu. Yatağıma yatmadan önce son kez dışarı baktım. Köyün ardındaki çam ormanından şiddetle esen karayel rüzgârının yarattığı korkunç bir uğultu geliyordu. Sulu kar serpiştirmeye başlamıştı. Ormanın uğultusu beni fazlasıyla ürküttüğü için camı kapatıp yattım.
           
Köpek ulumalarıyla uyandığımda vakit sabaha karşı 03:00 olmalıydı. Hemen önümüzdeki toprak meydanda toplanmış olan köpekler çılgıncasına uluyorlardı. Ardındansa toplu halde köy dışına doğru kaçıştılar. İşte o kaçışmadan bir dakika sonra iki katlı evimiz yer altından gelen korkunç bir uğultuyla birlikte sarsılmaya başladı. Annem ve kardeşlerim de yataklarından fırlamışlardı: “ZELZELE..!! ZELZELE OLUYOR..!!!” 

Evimiz, sanki temelinden bir yük treni geçiyormuşcasına yer altından gelen korkunç bir homurtunun eşliğinde sarsılıyordu. İlk panik anının şaşkınlığını üstümüzden attıktan sonra hep birlikte dışarı kaçıştık.      

Toparlanıp kendimize geldiğimizde pilli radyomuzdan depremin merkezinin elli kilometre yakınımızda olduğunu öğrendik. Ardından çamura batmış karanlık sokaklarda dolaşan muhtar, hemen her evin kapısını çalarak, köyde herhangi bir can ve mal kaybı olmadığını, kaymakamlıktan öğrendiğine göre, deprem merkezine yakın olan bölgelerdeyse çok sayıda can kaybı bulunduğunu anlattı.
 
Ayrıntılı bilgi için:

Yaşamın Ürküntülü Gecelerinden -2

Mehmet Ünver
Yaşamın Ürküntülü Gecelerinden -2

           
O haber zaten iyice kararmış olan iç dünyamızı iyice karartmıştı. Eve giremiyorduk. Dışarının ıslak karanlığında ve durmaksızın yağan sulu kar altında kalmaksa tam bir işkenceydi. Umutsuzluk ve korku dolu gözlerle birbirimize bakmaktan başka bir şey yapamıyorduk. İnsan benliği her şart altında kendine bir avuntu, bir kurtuluş yaratmaya çalışır. O an, ilk aklıma gelen, her yeri sarmış olan yapışkan karanlığın içinden ışıl ışıl bir hava aracının çıkıp, bizleri aldığı gibi uzaklara, korkunç uğultularla gelen sarsıntıların, uğursuz köpek ulumalarının ve korkunun hiç olmadığı bir yere uçurmasıydı.
           
O gece sabaha karar uyumadık. Bir ara eve girip, hala yanmakta olan sobayı söndürdük ve her ihtimale karşı elbiselerimizi giyip hazır beklemeye başladık. Dışarıda şiddetli fırtına altında yağan sulu kar taneleri camlara vurdukça yerimizden hoplayacak kadar korkuyorduk. Çam ormanından yükselen uğultu da kulakları sağır edecek hale gelmiş, zaten ürkmüş olan bizleri derin bir karamsarlık ve korkunun içine doğru sürüklemeye başlamıştı. Pencereden baktığımızda yalnızca ve yalnızca dışarıdaki karanlıkla göz göze geliyor ve o karanlığın içinde bize görünmeden dönen, devinen kötü bir şeylerin olduğunu hissediyorduk.
             
Gün doğduğunda her sabah yaptığımız gibi sıkıca giyinip beş kilometre uzaktaki kasaba ortaokuluna gitmek için yürümeye başladık. Elektrik altyapısı olan kasaba merkezine vardığımızda felaketle ilgili ayrıntılı haberler çoktan yayılmıştı: Deprem merkezine yakın olan iki yerleşim bölgesinde binden fazla insan ölmüş, yıkılan evlerdeki sobalardan çıkan yangınlar nedeniyle ölenlerin sayısı artmıştı. Durum korkunçtu. Sağ kalabilenler yanmakta olan enkazların altındaki yakınlarını umutsuzca kurtarmaya çalışıyorlardı.
             
Bu kara haberleri aldıkça iyice zayıflamış olan moralimiz yıkılmaya yüz tutuyor, direncimiz sıfır noktasına doğru kayıyordu. Gündüzler bir yere kadar çekilse de, gece indiğinde iki metre ötemizi göremeyecek kadar etkili olan yapışkan karanlık, rüzgâr uğultuları ve ulumalarla gelen artçı zelzeleler son direncimizi zorluyordu.
               
O acı günlerin üzerinden kırk dört yıl geçti. Türk halkı tüm felaketlerde olduğu gibi o depremin yarattığı yıkımların ve kayıpların acısını da birlik içinde paylaştı, ellerinden geldiğince göğüs germeye çalıştı. Yine de o karanlık geceyle gelen korkunç uğultu ve karabasan, tanık olanların belleklerine kazınıp kaldı. Tanıklardan biri olarak ben de hiç unutamadım. Aradan onca yıl geçtiği halde, özellikle, ıslak kış geceleri dışarıdan gelen bir köpek uluması ya da alışkın olduğumun dışında bir ses ürkmeme neden oluyor. Yazımın başında da belirttiğim gibi; yaşam her zaman güllük gülistanlık olmuyor. Beş dakika sonra ne yaşayacağımızı bilmek olası değil. Sanırım bu felaketlerin tek olumlu yanı; o katlanılamayacak acının halkın kolektif belleğinde yer ederek daha sonraki felaketlere karşı ortak bir göğüs germe bilinci yaratması.
               
NOT: Bu yazımı 28 Mart 1970 yılında yaşanan Gediz Ve Emet depreminin bende yarattığı ve hala üzerimden atamadığım ürküntüyü içimde bir kez daha duyumsayarak yazdım. Tüm deprem kurbanlarını rahmetle anıyorum.

 
Ayrıntılı bilgi için:

Marmaray-Dedemin bostanı -1

Bojidar Cipof
Marmaray’ın bir bölümünün gerçekleşmesi bende başka bir heyecan yaratmakta. Zira Marmaray’ın Yenikapı İstasyonu benim dedemin bostanı!

5 Şubat 1953’te gözlerimi açtığım Süleymaniye Doğumevi’ndeki birkaç günlük serüvenimden sonra şu an Marmaray Yenikapı İstasyonu’nun olduğu dedemin bostanı içindeki kırmızı tuğlalı eve getirildim ve orada büyüdüm.
 
Birkaç sene sonra bostanın yanı başında ailemin yaptırdığı bir başka eve taşındık, kırmızı tuğlalı evde ise büyük dayım ailesiyle kaldı.  Bostanın yeni evin yanı başında olmasından ötürü bu toprak parçasından kopmadım. O arazide büyüdüm, koştum, incir ve dut ağaçlarına tırmandım, velhasıl tüm yaramazlıklarımı bu toprak parçasının üzerinde gerçekleştirdim.
 
Kim bilebilirdi ki bu gezdiğim, yaramazlık ettiğim toprağın altı Milattan evvel başka çocukların da koştuğu aynı topraktı… Kim bilebilirdi ki kamulaştırıldıktan sonra başlayan arkeolojik kazılarda yaklaşık 30 bin antik obje çıkartılan bir arazi üzerinde koştum, yaramazlık ettim…

İstanbul’un orta yerinde, betonlaşan, ürküten bir şehirde, bir bostanda, ağaçlar ve çiçekler ile kümes hayvanları arasında büyümek; bu çok büyük bir ayrıcalıktı…

Mevsimine göre ekilen sebzeler: maydanoz, domates, marul ve diğerleri… Yanında kümes, incir ağaçları, dut ağacı, kuyu ve dolap beygiri, sebzelerin ıslak olarak bekletildiği bir havuz… Bu havuzu doldurmak için gözleri bağlı dönüp duran bir emektar at…

Civardaki diğer bostanlar arasında imece ile hazırlanan “saz” stokunu hazırlamak bir karnavala dönüşürdü! Bu “saz” dediğim; bildiğimiz, sazlıklarda büyüyen sazlar… Hale mal götürürken, maydanoz ve dereotu gibi sebzeleri bağlamaya yarardı...

Her bahçıvan kendi ihtiyacı kadar saz alır ve gündüzden ıslatır, akşam evvelce çekilen kuraya göre bir bahçıvanın evinde ananevi “saz kesme” imecesi başlardı… Ortaya bir naylon örtü, üzerine de ıslak sazlar atılır, her gelenin elinde bir falçata, odada çepçevre erkekler ve tabi de çocuklar, bu sazları üçe yarıp, demet demet topluyorlar. Bu demetler zamanı geldikçe tekrar havuzda ıslanacak ve başta maydanoz olmak üzere sebzeleri hale götürmek için bağlamakta kullanılacak. Şarkılar, türküler, fıkralar, çocukların dışarı çıkarıldığı açık fıkralar, çaylar, börekler ve sevgi paylaşımı…

Tabi ki herkes kendi sazını isterse birkaç günde kesip saklardı, ama dedik ya “imece”, toplanma, sevgi paylaşımı… Bir "Dostlar Meclisi" ve maksat muhabbet...

Zamanla saz yerine evvela ince sicim, sonra da plastik malzeme kullanılmaya başlandı. “Dostlar Meclisi” kapandı. Tabi bir anane de o dönemde bitti…
Ayrıntılı bilgi ve sorularınız için:

Marmaray - Dedemin bostanı -2

Bojidar Çipof
İncir ağacından düşen bir yerini kırar derler. İnanmayın, ben çok düştüm! Sakat bir yerim de yok!
 
Bostanımızda mürekkep İnciri türünde bir ağaç vardı ki bu İstanbul’da tekti. Bir dut vardı ki çok garip bir ağaçtı… Dutlar nispeten bodur olurlar, bu almış başını göğe doğru uzanmış. Tabi bırakılır mı böyle bir ağaç? Hemen üzerine gecekondu misali bir ağaç ev kondurdum… Ama ne keyifti oradan çevreyi seyretmek, anlatılmaz bir duyguydu. Sanki Robenson misali...

Bir ara kümes hayvanlarına hırsız dadandı. Her gece birkaç tavuk yok oluyor. Belli ki hırsız civardan. Ama pusuya yatıyoruz gelen olmuyor. Eeee, ilerleyen yılların elektronikçisi olacak Bojidar devreye girdi… Bir lambalı radyonun besleme transformatörü ile 500 volt kadar bir elektrik tellere bağlandı. Bir gece bir çığlık... Ama ne çığlık... Koştuk hemen. Tabi kaçmış köftehor… Olsun, elektrik vermeye devam dedi dedem. Ama bir gece çığlıklar başka türlü yükseldi, bu kez çığlıklar tavuklardan gelmeye başladı.
 
O gece yağmur yağmasaydı, tüm tavuklar yüksek voltajda telef olmayacaktı. Tabi bu geleceğin elektronikçisini ortada bulmak çok zor oldu! Anneannem oklavayla bana mahallede tur attırdı…

Domates! Öyle bir kokar ki dalında, tarif edilemez bir kokudur. Dalından domatesi kopar, gömleğinin koluna sil ve ye! Mis gibi kokusu içine dolsun. Ne kötü ki artık bu kokuya rastlayamıyorum. Mevsim biter, domatesler sökülür. Tabi yeşil olanlar turşuluk ayrılır. Biz yeşil domateslerin çok azını satardık. Tenekelerle turşu kurulur ve tüketirdik. Balkondaki meşe fıçıya da kendi lahanalarımızdan turşu kurardık. 365 gün turşu yenirdi... Sabah, öğle, akşam… Hatta yatmadan ve de çaktırmadan yediklerimi saymıyorum… Asitsiz yapılan turşu çok faydalıdır derler. Tavsiye ederim, gerçekten şifadır...

Yenikapı ne güzeldi. Sahilden tutulan balıklar, tutulan uskumrular bahçede kurutulur “çiroz” olurdu. Torik zamanı ise tenekelerce “lakerda” yapardık. Ailemizde balık kültürü hayli yerleşmişti. O yıllarda Yenikapı sahilinden atılan olta boş gelmezdi…
 
Sabah gün ağarmadan, hale sebze götürmeye giden büyüklerin yanında gitmek için yalvarırdık. Ama sebep başkaydı tabi… Halin karşısında yuvarlak hamur içinde sucuklu, kıymalı, domatesli açık pide yapan bir yer var. Pizza da neymiş? O pidelerin tadı hâlâ damağımda…

Bir de sırık satın alma turları vardı. Domates ve fasulye için kullanılan sırıkları almak için bir kamyon kiralanır ve Beykoz köylerine kadar kamyon kasasında seyahat edilirdi. Evet, bu gün kamyon kasasında seyahat yasak ama siz o gün bu ne keyifti bilir misiniz? Bu güzel yollar, otobanlar da o zaman yok tabii, sanki şehirlerarası seyahate çıkmışız gibi gelirdi bize…

Bunlar, bir yaşam öyküsünden çok az kesitler… Bu kadar kısa da olur, yazarsan 500 sayfalık bir kitap da olur…

Bir bostanda büyümek… Nasıl bir şeydir bu, bilir misiniz?
Ayrıntılı bilgi için:

Cihangir'de Ateş Böcekleri -1

Gönen Güzey
        
         Bu  yazıyı  geçen  sene  kaybettiğimiz  can  dostum  Ressam  Gün  İrk’in  sayesinde  yazdım  diyebilirim.

         Bir  gün  sohbet  ediyorduk. ‘’Çocukluğuma  dair  en  güzel,  en  unutulmaz  anım  Cihangir’de  yaz  akşamları  evimizin  önünde  arkadaşlarla  oynarken  ateş  böcekleri  kovalayışımızdır’’  demiştim.  ‘’Cihangir’de  ateş  böceği  mi?  İnanılır  gibi  değil!  Sen  o  yılların  Cihangir’ini  anlatan  bir  yazı  yaz  da,  bizim  gazetede  yayınlayalım’’  dedi.

         Kendisi,  2000’lerin  başında  Cihangir'de  faaliyet  gösteren  Cihangir  Güzelleştirme  Derneği’nin  üyesiydi  ve  derneğin  çıkardığı  Cihangir  postası  adlı  semt  gazetesinde  gönüllü  çalışıyordu.  Onun  teşvikiyle  yazıyı  yazdım  ve  gazetede  yayınlandı.

         Arkadaşımı  rahmetle  anıyorum.  Ruhu  şâd  olsun.


        “Hiç, Cihangir’de ateşböceği olur mu?" diyeceksiniz, biliyorum. Ama benim çocukluğumda vardı. Biz 1940’lı yıllarda yaz akşamları sokakta ateşböcekleri kovalardık. Ateşböceğini iki avucumun arasında yakalar; birkaç saniye onun yanıp sönen ‘ateş’ini, bir mucizeye tanık olurcasına heyecan ve coşkuyla seyreder; sonra avuçlarımı açarak yeniden uçup gitmesine izin verirdim. Ateşböcekleri sanki bizimle oynamak istedikleri için etrafımızda uçuşup dururdu.

        Cihangir’de aynı yıllarda, arabaların gelip geçtiği, kâgir evlerin ve büyük binaların bulunduğu cadde ve sokaklarda oturan çocuklar bu yönden belki bizim kadar şanslı değillerdi. Ama biz Cihangir’in denize yakın olan tarafında; hâlâ bahçeli ahşap evlerin ve boş arsaların bulunduğu bölümünde oturduğumuz için ateşböcekleriyle karşılaşıp onları kovalayabiliyorduk.

       Tavukuçmaz Yokuşu’ndan (bugünkü adı Akyol Caddesi) Fındıklı’ya doğru inerken, sağdaki  küçücük Vişne Sokağı’nın sonundaydı evimiz. Bizim evin önünde Vişne Sokağı’yla birleşen Alçakdam Sokağı ise, sağa doğru kıvrılarak Cihangir Camiinin yanından yukarıya çıkar, Cihangir Caddesi’ne ulaşır. O da daracık, eğri büğrü bir sokaktır. Her ikisi de trafiğe kapalı olduğundan rahatça oyun oynayabileceğimiz  yerlerdi.

        Alçakdam Sokağı boyunca boş arsalar vardı. Vaktiyle büyük Cihangir yangınında yanan evlerin arsalarıymış bunlar; babaannemden duymuştum. O arsalar zamanla, çocuklar için oldukça geniş oyun alanlarına dönüşmüştü. Yabani otlar, dikenler arasında oynardık. Baharda yeşillikler artardı; papatyalar, gelincikler, kelebeklerle güzelleşirdi oyunlarımız. Keyfimize diyecek yoktu. Etrafımızda tavuklar, civcivler dolaşırdı. Oyun oynarken bir yandan, kediler kapmasın diye civcivlere göz kulak olurduk. Çünkü sık sık başlarına bir kaza! gelebiliyordu.
 
Ayrıntılı bilgi almak, soru sormak ya da yorum yapmak için:

Cihangir'de Ateş Böcekleri -2

Gönen Güzey
         Her evin mutlaka bir kümesi olurdu. Bugün inanması güç ama;  sabahları horoz sesleriyle uyanır, kendi tavuklarımızın yumurtalarıyla kahvaltı ederdik. Ağabeyimle arkadaşları Fındıklı’da denize girerlerdi. Gelirken yanlarında getirdikleri midyeleri, hep beraber ateş yakıp, pişirip yerdik. O ne eğlence, o ne mutluluktu!

         Konu komşu birbirine gelir gider; yaptıkları yemeklerden birbirlerine tadımlık gönderirlerdi. Aşureler, lokmalar, helvalarla gönüller alınır; dostluklar tazelenirdi. Yardıma ihtiyacı olan aileler gözetilirdi. Geleneksel Türk cömertliğinin, sevecenliğinin henüz kaybolmadığı bir mahalleydi bizimki. Bir kasabada yaşar gibi yaşıyorduk Cihangir’de  ve biz çocuklar da çocukluğumuzun doyasıya tadını çıkarıyorduk.  İşte  ateşböceklerinin  peşinden  koştuğumuz  yerler  oralardı.

         1944 – 49 yıllarında Namık Kemal İlkokulu’nda öğrenciydim. Yalnız, bizim zamanımızda okulun adı İsmet İnönü İlkokulu’ydu. Karnelerimi hâlâ saklarım. Bizim evden okulun zilleri duyulurdu. Her sabah on beş dakika arayla iki zil çalardı. Birinci zili duyar duymaz evden çıkar, koşarak Hardal Yokuşu’ndan aşağı inerdim. İkinci zil çaldığında sınıfa girmiş olurdum, ders başlardı. O yıllarda bütün okullar gibi bizim okul da tam zamanlı olduğu için, dersler saat üçte biterdi. Evlerimize gelip biraz ders çalıştıktan sonra, akşama  kadar sokakta oynar dururduk.

         Sokaklarda çöp diye bir şey yoktu. Zaten evlerde çöp birikmezdi. Sebze- meyve artıklarını, kavun karpuz kabuklarını sakalara verirdik, hayvanına yedirsin diye (Sakalar eşek sırtında tenekelerle su taşırdı evlere). Sofralardan kalanları kedilerimiz, tavuklarımız yerdi. Yanacak olanları sobada yakardık. Alış-verişe fileyle  gidildiği, her şey kese kağıtlarına konduğu için sokaklarda uçuşan naylon torbalar olmazdı. Sütçüler sütümüzü kapılarımıza getirir, kendi tenceremize boşaltırdı. Yoğurdumuzu yoğurtçudan kendi kaplarımızla alırdık. Ne pet şişeler vardı hayatımızda, ne de plastik ambalajlar. Dolayısıyla çöpler sorun halini almıyordu. Ayrıca  her  evin hanımı kendi evini temizlerken, kapısının önünü de süpürür, hatta  yıkardı.  Sokağımız  evimizin  bir  parçası  gibiydi.           

          Bizim  mahalledeki  bütün  evler  ahşaptı.  Tabii  ben  o  evleri  tanıdığımda  hepsi  eskimiş,  yıpranmış;  dış  cepheleri  kararmıştı.  Oysa  onların  o  tarihten  yıllar  önce,  henüz  yeni  oldukları  günleri  bilenler  “Gelin  gibiydiler”,  diye  anlatırlardı.  Vişne  Sokağı’nda  birbirine  bitişik,  üç  katlı  evler  vardı.  Bahçeleri  deniz  tarafındaydı.  Hardal  Yokuşu’nda  ve  Mezarlık   Yokuşu’nda  (bugün  İsmail  Dümbüllü  Sokağı),  sağlı  sollu,  yine  bahçeli  iki  –  üç  katlı  evler  yer  alıyordu.  Bahçelerinde  meyve  ağaçları,  sarnıçları,  kuyularıyla;  zemin  katlarında  iri,  kare  mermer  döşeli  taşlıklarıyla;  pencerelerindeki  gizemli  kafesleriyle;  cumbaları,  yüklükleri    tahtaboşlarıyla,  hepsi  aşağı  yukarı  birbirine  benzerdi.  Dingin,  tokgözlü  insanların  yaşadığı  evlerdi  bunlar.  Ve  eski  İstanbul  hayatının  son  kanıtlarıydılar  sanki.  O  evlerden  birkaçı  bugün  hâlâ  Hardal  Yokuşu’nda  ve  yakınlarında  duruyor.  Hele  biri  var  ki,  - yokuşun  en  altında –  terkedilmiş  ve  bakımsız  olmasına  rağmen  hâlâ  çok   güzel  ve  soylu.  O  da  yıkılacak,  yerinde  betonlar  yükselecek  diye  ödüm  kopuyor.
          
Ayrıntılı bilgi almak, soru sormak ya da yorum yapmak için:

Cihangir'de Ateş Böcekleri -3

Gönen Güzey
          
           Bizim  ev  mahallenin  en  küçük  eviydi.  Bahçesi  yoktu.  Dedem  onu,  Yemen’de  yedi  yıl  kaldıktan  sonra,  hasta  ve  emekli  olarak  İstanbul’a  dönünce,  emeklilik  ikramiyesiyle  almış.  Babaannem  “yüz  Reşat  altınına  aldık  bu  evi”  derdi.  İstanbul nüfusunun  henüz  birkaç  yüz  bin  olduğu  1910’larda,  evler  pek  pahalı  değilmiş  ki,  bir  yüzbaşının  emeklilik  ikramiyesiyle   Cihangir’de  bir  ev  alabilmişler.  Daha  önceki  evleri  Sultanahmet’teymiş.  Babam  orada  doğmuş.  Dedem;  “Kaç  yıldır  İstanbul’a  hasrettim.  Şöyle  oturup  bol  bol  denizi  seyredeyim.  Yakınımızda  da  bir  hastane  olsun”  diyormuş.  Onun  için,  hem  Alman  Hastanesine  yakın,  hem  deniz  gören,  hem  de  keselerine  uygun,  bu  küçücük  evi  almışlar  (1914).  Babam  ilkokulu  Firuzağa’da  okumuş.

            Evimiz  sefertası  gibi,  daracık,  dört  katlı  bir  evdi.  Her  katından  deniz  görünürdü.  Başımı  sola  çevirince  Ayazpaşa’yı,  Dolmabahçe  Sarayı’nı,  Ortaköy camiini;   sağa   çevirince   Adalar’ı,  Marmara’yı,  Sarayburnu’nu  görürdüm.  Karşı  sahil  de,  Beylerbeyi’nden  Haydarpaşa’ya  kadar  nefes  kesen  bir  güzellikle  gözlerimizin  önünde  uzanırdı.  Denizden  geçen  çatanaların  sesi  bizim  evden duyulurdu.  Ya  o  Cennet  Bahçesi’nden  gelen  şarkılar…“Yu  ar  olveyz  in  may  hart”    diyordu  aklımda  en  çok  kalanı.  Kadife  gibi  bir  sesten  yayılıyordu  etrafa.  Ardından  “Mümkün  mü  unutmak  güzelim,  neydi  o  akşam...”  diyordu  bir  başkası.  Onu  “Ada  sahillerinde  bekliyorum”...  ya  da  “Bir  tatlı  huzur  almaya  geldim  Kalamış’tan…”  diyenleri  izliyordu.  Bir  de  Rumca  şarkılar  yankılanırdı  rüzgarla.  Benim  1940’larda  tanıdığım  Cihangir  böyleydi.

            Ne  yazık  ki  bu  büyü  1960’lardan  itibaren  bozuldu.  Cânım  ahşap  evler  yıkılıp,  yerlerine  sekiz  –  on  daireli  apartmanlar  yapıldı.  Ağaçlar  kesildi,  bahçeler  küçültüldü.  Sarnıçlar,  kuyular  inşaat  molozlarıyla  dolduruldu.  Eskiden  bir  tek ailenin   oturduğu  yerde,  artık  sekiz  –  on  aile  oturmaya  başladı.  Ayrıca  boş  arsaların  da  üzerlerinde  beton  binalar  yükseldi.  O  nefis  manzara  yavaş  yavaş  kapandı.  Mahalle  çirkinleşti,  tanınmaz  hale  geldi.  Bu  arada  bizim  ev  de  bu  bilinçsizlikten  payını  aldı.  Bugünkü  aklım  olsaydı  ne  yapar,  eder;  yıkılmasına  engel  olurdum.  1970’lerden  sonra  iyice  sahipsiz  kaldı  Cihangir.  Denetimsiz,  cahilce  yapılaşma  yaygınlaştı.  Yetkiler  bilinçsiz  insanların  eline  geçti.  Bilinçli  olanlar  ise,   çabalarından   bir   sonuç   alamıyorlardı.          

             1990’larda  Cihangir  Güzelleştirme  Derneği kuruldu. Bu derneğin önemli girişimleri ve çalışmalarıyla Cihangirliler bilinçlendiler, Cihangir'e sahip çıkmayı öğrendiler. Hele son yıllarda Cihangir'in, hak ettiği özene ve bakıma yeniden kavuştuğunu sevinerek görüyoruz. 

              Bundan  sonra  belki  o  eski  yaz  akşamlarındaki  gibi  etrafımızda  uçuşan  ateşböcekleri  göremeyebiliriz,  ama  hiç  değilse  elimizde  kalan son  güzelliklerin  kıymetini  bilip,  onları  koruyabiliriz.  Bunun  için  bir  tek  şey  gerekiyor :  Duyarlı olmak… 
 
Ayrıntılı bilgi almak, soru sormak ya da yorum yapmak için:

"şey" ve "de" kullanımları

Aynur Yalçınkaya
Merhaba,

Yazılı iletişimde karşımızdakini anlatımımızın akıcılığı, açıklığı kadar doğru yazımı da etkiler. Yazım yanlışları taşıyan bir yazı -hele karşımızdaki bu konuda dikkatli, özenli biriyse- olumlu havayı dağıtabilir.

Bugün yazım yanlışlarının birkaçına değinelim:

1- “Şey”  sözcüğü her zaman ayrı yazılır. Eski bir arkadaşımın sözü geliyor aklıma: “ Şey, karnı en geniş adıldır. Onu başka sözcüklerle bitişik yazamayız”  derdi.

"Ona bir şey söyleyecektim.  Aklıma hiçbir şey gelmedi. Her şey değişiyor zamanla. "

2- Sözcük olan “de” ile ek olan “de”nin yazımı da sorun yaratıyor.

    a) Bile, dahi, ayrıca anlamı katan “de” bağlaçtır, ayrı yazılır.  
        Ünlü uyumuna göre  “da” olur;  ama “te, ta” olmaz.

"Bu filmi ben de beğendim.  Yarın sana da uğramak istiyorum."
"Gelirken çiçek de almış. Dün akşam balık da yediler."

    b)  İçinde, üstünde anlamı taşıyan “de” ise ektir ve bitişik yazılır. Cümleden attığınızda cümlenin anlamı bozulur, anlatım bozukluğu da olabilir. Ünlü ve ünsüz uyumlarına uyar:  -da, -te, -ta olabilir.

"Koca evde yalnız yaşıyordu."
"Masada adını bile bilmediğim meyveler, çiçekler vardı."
"İşlemeli terlikte gözü kaldı."
"Onunla sokakta karşılaşmış."

    Bu cümlelerden  “-de” ekini çıkardığımızda  neler olduğuna bakalım:

"Koca ev yalnız yaşıyordu. "
"Masa adını bile bilmediğim meyveler, çiçekler vardı."
"İşlemeli terlik gözü kaldı."
"Onunla sokak karşılaşmış."
Cümlelerin anlamları değişti, hatta anlatım bozukluğu oluştu.

Not: Cümlede “de” bağlacı her zaman vurgulu olarak söylenir ve bu yönüyle ek olan “-de” den rahatlıkla ayrılır. 

Bir sonraki yazıda başka sözcüklerle devam edeceğiz..
Ayrıntılı bilgi için:

"ki" ve "mi" kullanımları

Aynur Yalçınkaya

Okurken, Yazarken, Yaşarken
Merhaba, geçen yazımızda kaldığımız yerden devam edelim. Bu yazımızda sıkça kullandığımız bir başka iki sözcüğü ele alacağız:

1-  Sözcük olan ki ile ek olan ki'nin yazımı:

     A- Sözcük (bağlaç) olan ki:

         a) Bağlaç olan “ki” iki cümleyi bağlar, önemsenen yargı başa alınıp “ki” ile ikinci yargıya bağlanır.
"Dedi ki konuştuklarımız burada kalsın. " 
Bu cümlede “dedi” sözü öne çıkarılmış. Cümleden  ki atılıp temel yargı sona alınabilir: Konuştuklarımız burada kalsın, dedi.
       
         b)  Cümlede  ara söz, ara cümle “ki” bağlacıyla yer alabilir:
"İstanbul, ki dünyanın incisidir, her geçen gün kirleniyor." Bu cümlede asıl yargı “İstanbul, her geçen gün kirleniyor.”
"Sen, ki benim en iyi arkadaşımsın, seni korumaz mıyım?"  Bu cümlede “sen” öne çıkarılıyor.

* Ara söz, ara cümle, cümlede bilgi vermek, açıklamak amacıyla kullanılan söze, cümleye denir.


      B- Ek olan “-ki” adıl (zamir) ya da sıfat görevindedir.
"Evdeki hesap çarşıya uymaz." "Evdeki, çarşıya uymaz."

Birinci cümlede -ki eki sıfat, ikinci cümlede zamir (adıl) görevindedir. Benimki, seninki, onunki kullanımlarında da adıldır.

2- mi'nin  yazımı

Kendinden önceki sözcükten ayrı yazılır, kendinden sonra gelen ekler  mi'ye bitişik yazılır.

"Bu kitabınız  bir ödül aldı mı?"
"Güzel haberi veren sen miydin?"
"Aşk ve nefretin en güçlü iki duygu olduğunu biliyor muydunuz?"

Soru anlamı taşımayan “mi” de ayrı yazılır:
"Eve geldi mi radyoyu açar. "
"İşlerini bitirdi mi film izlemeye başlar."
"Akılı mı akıllı çocuktur o."
"Sen beni aradın mı ki benim aramamı  bekliyorsun."

Son cümlede hem mi hem ki'nin doğru yazımını gördük.

Sonraki yazımızda başka bilgilerle birlikte olacağız...
Ayrıntılı bilgi için:

Yazım ve Söyleyiş Yanlışları

Aynur Yalçınkaya

Yazım ve Söyleyiş Yanlışları
 
 “Ben bunu hakketmedim.” 
 “O hakkettiği parayı alamıyor.” 
“Hakkettiğinden fazlasını istemek doğru değildir.” 
Bu cümlelerde  yazılışı yanlış olan sözcüğü görüyoruz. Kullanmak istedikleri: hak etmek.  
 “...hak etmedim, hak ettiği, hak ettiğinden fazlası...”   diye yazmak ve söylemek gerek.
 
“Böyle mi olmuş hakkatten?” diye soruyor biri.  “Evet, öyle olmuş hakikaten” diyor karşısındaki. Birinci kişi “Hakkatten mi ya?”  diyor ikinci kişinin incelikle düzeltmesini hiç anlamadan.
 
Hakkatten diye bir sözcük yok. Doğrusu: Hakikaten. Hakikat sözcüğünden.  Bu sözcüğü Türkçemizde karşılayan sözcük var: Gerçekten.   Türkçesini kullanmak pek çok sorunu aşmamızı sağlıyor.

 Geçen gün televizyonda biri, “Konuyla ilgili mülhem bir şey kalmasın” dedi. İşte yine, anlamını bilmediği  ama birilerinden duyup uysa da uymasa da kullanma merakıyla, daha açık söyleyeyim, bir özentiyle söylenmiş sözler. Müphem sözcüğünü kullanmak istiyor fakirim, mülhem  çıkıyor ağzından, neden mülhem olmuşsa.

Bir tartışma programında, “Oraya giden güruhun içinde ben de vardım. Çok verimli bir gün geçirdik”  dedi konuşmacılardan biri. Aynı ortamdaki iki kişi daha yine güruh sözcüğünü kullandı. Bu sözcük Farsça bir isim. Topluluk, bölük anlamında; ancak bizim dilimizde  değersiz, aşağı görülen, küçümsenen topluluk; sürü   anlamı taşır.

Bir başka dilden bize gelen sözcüğün nerede, nasıl kullanıldığını, anlam inceliklerini bilmeden, seslendirilişini beğendik diye kullanmak bizi en azından zorda bırakır. Dil bilincimiz bizi bu açmazlara düşmekten korur.

Yanlışsız yazmak, konuşmak dileğiyle…
Ayrıntılı bilgi için:

Kitap önerisi: Engereğin Gözü

Aynur Yalçınkaya

Sizlere bir roman tanıtmak istiyorum:
 
Engereğin Gözü (Engereğin Gözündeki Kamaşma)  Zülfü Livaneli Balkan Edebiyat Ödülü, 1997
 
İktidara hizmet etmesi için ülkesinden, topraklarından koparılan kara derililerin iktidarsızlaştırılanlarından biri sarayda harem ağası olur. Roman onun gözünden anlatılıyor.

Yıllarca pek çok olaya tanıklık eder, ölümü gözler, öldürülenleri gözler, öldürülenlerle ilgili öyküler dinler. Günün birinde ölümle burun buruna gelir. İktidarın odağında olanların, ona en yakın duranların ölüme de çok yakın olduğunu bilir.

Batının ballandıra ballandıra anlattığı, cinsellik kışkırtmalarıyla dolu harem, bu romanda hüznün ve acının hep var olduğu gerçekliğine kavuşmuş oluyor. Başka başka ülkelerin güzel ve genç kızları, kederle dolu hayatlarını bir çuvalın içinde derin sularda sonlandırır.

Aklını ve zekasını kullansa da köle köledir. Efendi - köle ilişkisi, efendi değişse de kölenin yeni efendiye de kölelik edeceğini gerçeğini değiştirmiyor. Köle, harem ağası, efendisi sultanla ilişkilerinde efendisinin yaşamının, iç dünyasının nasıl değiştiğini gördükçe romanın ortalarında kin duyduğu, öç almak istediği padişaha merhamet duymaya başlar.

Kardeşin kardeşi, babaların oğullarını, oğulların babalarını acımadan öldürdüğü bu saray düzeninde, öldürüleceğini bildiği halde evladının, evlatlarının ölümünü istemeyen, ibrişim ipe boynunu uzatan bir babadır Padişah.

Oysa hiç düşünmeden yüzlerce can almıştır. Romanda insanın aydınlık ve karanlık derinlerine iniyor Zülfü Livaneli. Efendi - köle ilişkisi insan- insan ilişkisinden soyutlanmıyor. Bu, roman üzerinde uzun uzun düşünmemizi sağlıyor. En acımasız insanın içindeki aydınlığı, iyiliği de gösteriyor.

Tarihin her döneminde iktidar, güç; insanların gözlerini, yüreklerini karartıyor.

Okumanız dileğiyle.

 
Ayrıntılı bilgi için:

Okurken, Yazarken, Yaşarken

Aynur Yalçınkaya
        Birkaç Dize         
        Sanat, sanatın her dalı bizim daha gelişmiş bireyler olmamızı sağlıyor diye düşünüyorum. Elimden geldiğince  nasibimi almaya çalışıyorum.  Özellikle edebiyatla  daha çok ilgileniyorum sanki. Tiyatro, sinema, müzik alanları da hemen hepimizin ilgisini çekiyor. Arada bir şeyler de yazıyorum.
 
Beni Geceye Topla adlı ilk şiir kitabımdan  birkaç  örnek sunuyorum.
  
                    Gidişat
Bir Ionesco kitabından çıkmış gibi
içine mi dışına mı dönük
bilemediğin koku
Ağır bir koku sarar ya sokakları
hava bungun, üstüne üstüne gelir kent
sitelere citylere tıkıştırılmış
güvenlikli  hayatların korkusu kalabalığa iner
yalıtmak duvarları değil sadece
hayatları da yalıtmak
yalıtık mı oluyor git gide hayat
 
                Umudu Tazelemek
Kâğıttan bir kayık ya da uçak yapmak değil ki yaşamı kurmak
Kan sızıyorsa hâlâ topraklarımdan
Umudu  tazelemek gerek
Her rezilliğe karşı
 
Yüreğimden
bir sana bakarım böyle  yüreğim titreyerek
bir bana bakarsın  böyle gözlerinde iki pınar
sessizliğini özlerim sesini özlediğimce
duruşunu, soran ve söyleyen  gözlerini
duygularımıza ipek yollar dokuyan
 
Zamanın Şavkı
Yüzünde  zamanın şavkı
geçmişin  hüznünü ısıtıyor
çözülmede bilmece
bile bile gidiyor gölge.
Gölgeliklerde uzanan dereler 
               sen zamanın şavkısın suyuma vuran
               sen gerçekliği düş ile içe düşmek arası gelgitimsin
               hiçbir yanlışlığına bakmıyorum zamanın
 sen hiçbir şeyimsin
      anlasana her şeyimsin
                         diyor uzaklardan yüzün
Ayrıntılı bilgi için:

O Bir Balıkesirli

Eyüp Rıza Güzey
Abdi Kahyaoğlu, iyi bir Balıkesirli ve iyi bir Balıkesir Liseli.
Kırk yılı geçmiş mezun olalı…
Ama o sanki hala Lisenin yokuşunu çıkıyormuş, 
sınıflarında ders dinliyormuş, 
sıralarında arkadaşları ile oturuyormuş gibi hissediyor kendini.

Bazen farkına varıyor artık bazı dostlarının yaşamadığını, 
kendisinin de Balıkesir'de yaşamadığını 
ve yaşayan Abdi'nin de o eski Abdi olmadığını... 

İşte o zaman sarılıyor kalemine, saldırıyor herkese, 
yapışıyor yakasına 
ilk çıkanın karşısına 
ve hesap soruyor hepsinden,
ayırmadan sevdiğini, sevmediğinden...

Bakkalı yenen marketin, insanları ezen şöförün…
Yalan söyleyen politikacının da
ve erken ölen arkadaşlarının da
hesabını soruyor ilk karşısına çıkandan...
Bakmadan onu kim seviyor, kim sevmiyor... 
Bağırıyor, sövüyor... 
Sonra susuyor,  küsüyor...
Onun şiirsel bir yaşamı var, o şiir gibi yaşıyor…

Ama sanmayın ki o sert biri, insanları sevmeyen biri.
İnanmayın, kalbi dopdolu arkadaş sevgisiyle, tam tersi…
Ama, derse ki ‘hiç korkmuyorum’ ona da inanmayın…
Çok korkuyor, çook!
Dostsuz, arkadaşsız ve sevgisiz kalmaktan,
yani unutulmaktan…
Hiç gerek yok halbuki, bir tek kendisi mi Balıkesirli?
Bilmiyor mu her Balıkesirli, unutmaz sevdiğini…

Yukarıdaki bu şiir denemesini onu seven arkadaşlarından biri olarak bendeniz Eyüp Rıza Güzey kaleme aldım. Bir şiir sayfasında ancak bir şiirle sunum yapılır diye düşündüğüm için... Korkmayın, devamı yok. :) Bir kaç kez, bir yazışma grubu bünyesinde atıştığım arkadaşımı anladığımı ve sevdiğimi belirtmek istedim yalnızca...

Bu sayfada Abdi Kahyaoğlu arkadaşımın yönetiminde okumaktan haz duyacağınız şiirleri paylaşıyoruz sizlerle...
Nazım Hikmet de, Cemal Süreya da, Can Yücel de, Özdemir Asaf da ve daha niceleri de olacak aramızda... Tabii ki Balıkesirlilere biraz da torpil yapacağız illa ki...
Ayrıntılı bilgi için

Adam Yaz Dedi

Abdi Kahyaoğlu


ADAM YAZ DEDİ
 
Eski dost yaz dedi
Yalnız dikkatimi çekti
Politika yapman yasak dedi
Peki dedim
Küfür hiç yok, katresi haram dedi
Eyvallah dedik
Hele hele dedi, din hiç yok
Biz de takkemizi, tespihimizi bıraktık.
 
İlham gelsin, döktüreyim dedim
Mavi denize bakasım geldi
Mavilikten eser kalmamış, kurşuni bir deniz
Mavi gökyüzüne yöneldim
Ne mümkün gökdelenlerden, mümkün değil
Aşkı sevdayı muhabbet dedim
Yürekler taşlaşmış, zarif kelimeler kaybolmuş
Üstünde büyüdüğümüz ceviz ağaçları yok
Hani üstüne sevdamızı kazıdığımız
Yok, burada da yok ekmek.
 
Ama adam yaz dedi
Bir şeyler bulmam lazım
Okuluma ait anılar
Binlerce kere yazdım, bıktırdım artık
Kimseyi üzmeden yazmam lazım
Kriterler var boru değil
Bayram havası yok ortada.
 
Ama adam yaz dedi
Yazacağım dostlar
Yazacağım haftaya
Hoşça kalın
Dostça kalın.
Ayrıntılı bilgi için:

Poseidon'un Tahtı -1

Eser Coşkun