Okumak'tan pek anlamam!

Ece Ataer
       
Okumaktan Anlamam
         Neden okuyoruz? Kitap okumanın hoş vakit geçirmek dışında bir faydası var mı? Okumak erdem sahibi, entelektüel bakımdan gelişmiş bireyler yetiştirmeye bir katkı sağlıyor mu? Doğal olarak "fayda" önemli. Ama estetik değeri de faydadan ayrı tutamayız. Kitaplara bağlanma biçimimiz karmaşık, hatta sıra dışı. Çünkü insanın beklentileri, duyguları, yaşamı yorumlayışı akla hayale sığmayacak kadar çeşitlilik gösteriyor. Okuma uğraşı da bu yüzden sancılı, kışkırtıcı ve çapraşık... Kitaplara bağlanma biçimimiz farklılıklar gösterse de iyi bir okurun aşağı yukarı aynı süreçlerden geçtiğine de inanıyorum.
         Evreler mi? Önce, kitaplardan biri sizi adeta kendine davet eder. Bazen de siz onu. Bu karşılıklı davete karşı koyamazsınız. İşte burada anlık duygular, düşünceler ve değişik konu ve temalarda öğrenme merakı devrededir. Bunlara kapılıp gidersiniz ve kitap elinizdedir artık. Sayfaları çevirmeye başlarsınız...
        Okumanın evreleri
        Metinde ya da kitapta kendini bulmak, tanımak önemli. Hem sıradan hem de gizemli bir deneyim. Sayfaları çevirirken sizi saran bir betimlemenin, herhangi bir olaylar dizisinin, karşı konulmaz bir iç sesin etkisine kapılıverirsiniz. Kitap ile okuyucu arasındaki boşluk doluverir. Onunla tuhaf bir uyum ve yakınlık başlar. Sözcükler, cümleler ve paragraflardır bunu yapan. Siz zaten bunu bekliyorsunuzdur. Okuduğunuz sayfalarda izlerinizi bulmaktan alamazsınız kendinizi... Bazen de ötekini... "Kendine Ait Bir Oda" aramak için Wirginia Wolf olmak gerekmez sanırım.
         Kitaptaki estetik değerler sizi adeta ayartır. Kurguya garip bir esriklikle bağlanırsınız. Metne teslim olur ve kendinizi bırakırsınız. Okuma kupkuru bir pratik olmaktan çıkar. Ateşli bir ilişki başlar aranızda. Büyülenirsiniz. Yakın okuma başlamıştır artık. İlk kez Jane Austen okuyan bir erkeği düşünün ya da "Suç ve Ceza"yı okuyan bir suçluyu veya Flaubert'te Emma Bovary'nin delice tutkusunu okuyan bir kadının derinliğinin boyutunu... Kitapla aranızdaki ilişki uygunsuz bir durumsa, varsın olsun... Başka türlü nasıl değişeceksiniz?
          Bu arada bir yandan da aydınlanmalısınız... Bilgi edinme heyecan verici. Benliğin ötesinde dış dünya, insanlar ve şeyler, toplumsal davranışlar, sembolik katmanlar birey için etkili. Dışa ait farkındalığın gelişmesi için gerekli. Şüphesiz her kitap bunun için uygun olmayabilir. Fakat insanı okumaya iten nedenlerden biri de gündelik deneyimlere ve toplumsal hayatın şekline ilişkin daha derin bir algı kazanma umudu değil midir? Okumada bilgi edinme olmazsa olmazlardan biri... Bu da olsun... Başka türlü nasıl gelişeceksiniz?
 
           Okuma ciddi bir uğraş...
          Bazı metinlerin sonunda hedefinizi düşük tutmanız gerekir. Bunları fark etmeden geçerseniz ya da onlara ister istemez kayıtsız kalırsınız. Ama bazıları da kışkırtıcı ve şok edicidir. Yadırgarsınız; fakat sınırınız aşılmıştır. Sizi bazen yerinden eder bazen de bir travma gerçekleştirir. Adeta tokat yemiş gibi olursunuz. Bir arkadaşım Sartre'nin "Bulantı"sını okurken nasıl hayrete düştüğünü anlatmıştı. Aşırı da olsa bu zevklidir. Bence okuma hedefine ulaşmıştır.
           Bunlar benim okuma evrelerim... Ya sizinkiler!
           Az okuyan bir toplumuz... Okuma ise ciddi bir uğraş... Bir yerden başlasak mı? Ne dersiniz?
Ayrıntılı bilgi için:

Kitaplar ölüyor mu?

Ece Ataer
         Kitaplar ölüyor mu?

         Bazılarına göre kitap, teknolojik devrimini yapmaya hazırlanıyor. Son zamanlarda herkesin elinde tabletler. Bir şeyler okuma telaşında. Dijital bir evrensel kütüphaneye tek ekran vasıtasıyla bir anda "hoş geldin" diyebiliyoruz. Tarihsel süreç içinde yazı "maddi ortam"ını sürekli değiştiriyor. Dikme taşlar, tabletler, kumaşlarla başlıyor ve sonra kodeksler, papirüsler ve voluminalar. Çinlilerin kâğıdı buluşu. Tabii ki son noktayı Gutenberg'in koyması.  Nihayet bugün "kitap" diye nitelendirdiğimiz nesnenin oluşumu…  
         21. yüzyılın yazı için maddi ortamı e-kitap gibi görünüyor.
         Günümüzde elektronik kitap, basılı kitabın karşısında kendini kabul ettirme telaşında. Ben e-kitabın basılı kitabı evlerimizden ve alışkanlıklarımız arasından çıkarabileceğine inanmayanlardanım. Sormak lâzım: "Ekrandan okumak, bugüne kadar kitapların sayfalarını çevirerek gerçekleştirdiğimiz okumaya nasıl bir değişiklik getirecek? Dijital okuma ne kazandıracak? Ama öncelikle neyi kaybettirecek?" Yıllanmış alışkanlıkları belki! Uygarlık çerçevesinde onu kuşatan kutsallığı. Yazar ile okur arasındaki mahremiyeti. Belki bazı okuma adetlerini.
          Hadi bir de başka bir açıdan bakalım... Tabletiniz yok. Bilgisayar başında roman okumak için bir saat geçirin bakalım. Sırtınız ve gözleriniz ne oluyor, görün... Ya da alın bilgisayarınızı banyoya götürün. Yatakta yan yatın. Dolayısıyla kitabın ne kadar esnek bir araç olduğunu göreceksiniz. Bazı araç ve gereçlerin sanki daha iyileri olmaz gibi. Kaşığı en fazla ne kadar geliştirebilirsiniz? Belki kitabın bileşimine giren unsurlar gelişim gösterebilir. Mesela kâğıdın yerini başka bir şey alabilir. Yanmayan, ıslanmayan, sararmayan bir şey...
        
         Kitaplar ölmeyecek


         Kültür geliştikçe verileri depolama şekli de gelişiyor gibi. Yoksa şekil mi değiştiriyor? Kasetler, disketler, CD'ler, DVD'ler, harici diskler, taşınabilir bellekler... Hepimiz bir dönem kullandık ve kullanıyoruz. Bütün bunlar çıktığında "İşte bu! Her şeyimi sonsuza kadar saklayabilirim!" diye seviniyorduk. Birden onları kullanmamamızı sağlayacak eski aygıtları elimizde tutamadığımızda, bilgileri kaybettiğimizi gördük. Aktarmak için başka aygıtlara gerek duyduk. Eve her yeni elektronik alet aldığımda bazı dosyalarımın yok oldu. Düşünmüşümdür, daktiloda yazsaydım kaybolur muydu? diye.
         Şu anda kafamı kaldırdım, kütüphaneye bakıyorum. Çok şükür hâlâ kitaplarım raflarda...
Kitaplığımda gözüm gibi koruduğum bir el yazmam var. Ara sıra seviyorum ve okumaya çalışıyorum. Geçenlerde, çok fazla değil sekiz yıl önce, bir CD'de sakladığım bir dosyayı okuyamadım. Anlayamadığım bir nedenden dolayı silinmişti. Belki de attığım bilgisayarı istiyordu.
          Biliyorsunuz tüm dünyada enerji sıkıntısı gündemde. Belki bir gün elektrik olmayacak. 20. yüzyılın görsel ve işitsel hafızası büyük bir elektrik kesintisi sırasında ya da başka herhangi bir şekilde silinirse ne olacak?                              
          Sansürlemezsek, ahmaklık etmezsek, arşivlersek, yakmazsak... Tabii kitap bizimle olacak. Gündüz vakti ya da belki gece mum ışığında...
         Birden içim rahatladı...
Ayrıntılı bilgi için:

Dilde dirlik, dilde birlik olsun.

Ece Ataer
Dilde dirlik, dilde birlik olsun.

Güzel Türkçem...
Evet, sen güzelsin. Acaba biz senin güzelliğinin farkında mıyız? Tüm yaptığımız sadece meramımızı anlatmak ve anlaşmaya çalışmak. Keşke derdimiz en doğru güzel şekilde anlamak, anlatmak, anlaşmak ve anlaşılmak olsa!
Kulağıma XII. yüzyıldan Karamanoğlu Mehmet Bey'in sesi geliyor:

"Şimden girü hiç kimesne kapuda ve divanda ve mecalis ve seyranda Türki dilinden gayri dil söylemeye."
Bir ulusun birliğinin dil ile olduğunun farkındadır Karamanoğlu. Anadolu'da Selçukluların hâkimiyetinin olduğu yıllardır ama Acem ve Arap dillerinin istilası altındadır Türkçe. Karamanoğulları Türk dilinin yaşaması için savaş verir.
1911'de ise Selanik'ten başka bir ses yükselir. Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Ali Canip öncülüğünde, Genç Kalemler dergisi etrafında toplanan Yeni Lisancılar, "Milli bir edebiyat milli bir dille yaratılabilir" görüşünü ortaya atarak Türkçenin sadeleşmesi konusunda en bilinçli atılımı gerçekleştirirler. Osmanlı dönemidir ve dil bu sefer sadece Arapça ve Acemcenin değil, Tanzimat'ın etkisiyle Fransızcanın da etkisi altındadır.

Dilimizin yabancı dillerden arındırılması konusu ele alındığında önce Ömer Seyfettin anılmalıdır. Seyfettin, Yeni Lisan adlı makalesinde "Her millet kendi lisanında yaşar. Lisan vatan kadar mukaddestir. Fiili vatanımızda nasıl yabancı düşmanlar bulunmasını istemezsek lisanımızda da Türkçeleşmiş ecnebi kelimeleri, ecnebi kaideleri istemeyiz" der. Ömer Seyfettin'in dilde bir devrim yapmak istemesi nedensiz değildir. Osmanlı'nın zor günler yaşadığı o dönemde aynı bugün olduğu gibi nedense (!) dil, kimlik, milliyet konuları tartışılmaktadır. Yazarımız başımıza gelecekleri bilmiş gibi büyük bir uzgörüyle İstanbul konuşmasının esas alınmasını ve yazı dili olarak kullanılmasını ister. Gençlere, Batı'yı işaret ederek "Beş yüz, altı yüz sene evvelki mağlubiyetlerin intikam heyecanları bugün kabarıyor ve siz hâlâ uyuyor musunuz?" diyerek hezeyanını belirtir. Yeni Lisancılar olmasaydı Yakup Kadri, Refik Halid, Halide Edip ve daha birçok isim o güzel Türkçe ile yapıtlarını veremezdi. Dilde ve edebiyatta ulusallaşma gerçekleşmezdi.


Dil devrimi
Günümüz Türkçesinin sadeleşmesinde Yeni Lisan Hareketi ilk devredir. İkinci devre ise 1930'larda başlayan Atatürk'ün başlattığı "Dil Devrimi"dir. Ömer Seyfettin'in dil ile ilgili görüşleri Atatürk tarafından uygulamaya konulmuş, ardından Ziya Gökalp'in "Ararsak her sözün vardır Türkçesi" dizesinden yola çıkılarak dili, kaynaklarına dönerek arındırmak devlet politikası haline getirilmiştir. Türk Dil Kurumu'nun ilk çalışmaları dikkate değerdir ama sonra ne kadar başarılı olduğu tartışmaya açıktır.

Gelelim bugüne. Türkçenin bugünkü hali düşünebilen birçok kişiyi kaygılandırmakta. Türkçem elimden kayıp gidiyor sanki. Teknoloji bizi kısaltmalara mecbur ediyor ya! İngilizce dünya dili olarak zorunluluk ya! Bakın nasıl da kendini tüm dünyaya kabul ettirmiş! Tek dil dünyada eşitlik sağlayacakmış. Biliyorsunuz dünyada kardeşlik ekonomiyle mümkün olmasa bile İngilizce ile sağlanabilirmiş!

Bugün dünyada 250 milyon kişi Türkçe konuşuyor. İstanbul'dan çıkınız. Anadolu'dan, Azerbeycan'dan, Kafkasya'dan, Türkistan'dan geçiniz. Altay dağlarından Çin'e kadar Türkçe konuşulur. Mahalli şiveler olsa da anlayabilirsiniz. Bunun ne büyük bir güç olduğunun, dilimizin değerinin farkında mısınız? Dostlarım "dilde dirlik, dilde birlik" olsun.

Bakın o zaman neler oluyor! 
Ayrıntılı bilgi için:

Bibliyofilim ben!

Ece Ataer
         Kendimizi kaybetmek ya da bulmak için evimizde kütüphanemizi oluştururuz. İlk kitabımız başlangıçtır.
         Sanırım beş altı yaşlarındaydım. Babam “Kırmızı Başlıklı Kız”ı getirdi eve. Okumaya başladı. Böyle bir kızın ve aç bir kurdun beni ve büyükannemi yiyemeyeceğini biliyordum. Öğrendiğim ise hiçbir şeyin göründüğü gibi olmamasıydı. Kitaplar beni dünyaya farklı bir şekilde bakmaya zorlamıştı. İlk kitabımı sevdim ve sakladım. Ardından okumayı öğrenmemle diğerleri geldi. Her okuduğum kitabı raflara özenle yerleştirdim. Sanırım kitaplar yerlerini bulunca ben de yavaş yavaş yerimi bulmaya başlayacaktım.
        Keloğlan’ım, Robinson’um, Sinbad’ım ve kötü kalpli Karlar Kraliçesi kendi kimlikleriyle kitaplığımda yerlerini aldılar. Doğal olarak kendi kimliğimle kitapların benim için yarattığı kimlik arasında bir ayrım yapamazdım. Süreç devam etti. 
        Ergenliğimin kütüphanesi, bugün benim için hâlâ önemli olan hemen hemen her kitabı içeriyordu. (Bunun doğru mu yanlış mı olduğunu zaman zaman düşünürüm. O kitaplardan bazılarını sonra yeniden okuma gereksinimi duydum.)  Şanslıydım. Annem, babam, öğretmenlerim, bir kitap vermenin önemine inanan tanıdıklar, kütüphanemi oluşturmamda yardımcı oldu. Bazen kitaplığımda onların hayaletleri dolaşır. Tevfik Fikret’in şiirlerini edebiyat öğretmenimin sesinden dinlerim.
          Evden ayrılma zamanı gelmişti. Üniversiteye... Kitaplarımın bir kısmı benimle uzak bir diyara taşındı. Bir kısmı da ailemle kaldı. Her taşınmamda bazılarını bir gün canlanmaları umuduyla sabırla beklesinler diye kutulara yerleştirdim. Yaşadığım her mekânda kitaplardan oluşan kalıntılarımı bırakıyor gibiydim.
         Sonra onların bir araya gelme zamanları geldi. Tek tek kutulardan çıktılar, tekrar taşındılar ve kendi evimde toplandılar. Her seferinde kendi kendime duvarlarımı sarmaşık gibi örten bu bereketli mürekkep birikimi nasıl oldu diye sorar ve hayret ederim.

         Hastalığım ilerliyor!
         Bibliyofil olma yolunda ilerliyordum. Kitapların ilk baskılarını ve imzalı kopyalar elde etme merakı beni iyice sarmaya başladı. Osmanlıca okumam, el yazmalarına yönlendirdi. Doğal olarak kıymetlilerim, kütüphanemde özel bir yere sahip oldular. Önce onları kendi ihtiyaçlarıma ve önyargılarıma göre düzenledim. Hatta coğrafyasına delidolu bir mantığın hâkim olduğunu bile söyleyebilirim. Sayıları arttıkça aradıklarımı bulamaz oldum. Bulamadığımda da yenisini almaya başladım. Amin Maalouf’un “Çivisi Çıkmış Dünya”sını üç kez aldığımı fark ettiğimde kütüphanemi yeniden elden geçirmek için yeni bir yol bulmam gerektiğinin anladım. Eşim, tüm kitapları bilgisayarda fişledi. Bu sisteme alışmam epey zamanımı aldı.
          Kitaplığıma ağırlıklı olarak Türk ve dünya klasikleri hâkim. Reşat Nuri’den çok Yakup Kadri var. Balzac var ama nedense Zola pek yok. Çok satan kitaplar hiç yok! Arada sırada sürgüne gönderdiğim kitaplar oluyor. Bir Stephen King kitabını geçen gün uzaklara gönderiverdim.
          Kütüphanem sadece kitaplarıma ait değil. İçinde haritalar, resimler, fotoğraflar, objeler, albümler ve filmler de mevcut. Sözcüğün en geniş anlamıyla tam bir okuma yeri.
          Biliyorsunuz, zorbaların imkânsız görevi, ideal bir kütüphaneyi yok etmekmiş ama bence her okurun imkânsız görevi, ideal kütüphaneyi her ihtiyaç duyduğunda yeniden inşa etmek olmalıdır.
Ayrıntılı bilgi için:

Spor ve seksüalite

Ece Ataer
Bence spor, en genel anlamda fiziksel uyum yeteneği sergilemek için yeni yollar icat etmek ve bunlardan zevk almaktır. Bu tamamen insana özgü bir niteliktir.

Bu hafta nereden çıktı bu konu dediğinizi duyar gibiyim.

Geçenlerde Renzo Martinelli’nin yönettiği İtalya-Romanya ortak yapımı bir film izledim. “Carnera” ya da diğer adıyla “Yürüyen Dağ”. 1933 Dünya Ağır Sıklet Boks şampiyonu Primo Carnera’yı anlatan bir biyografi. Filmin bir sahnesinde Carnera rakibiyle karşılaşır ve rakibiyle arasında kıyasıya bir mücadele başlar. Şiddet dolu ölümüne bir rekabet… Carnera kazanır, ringden iner ve sevgilisine doğru gururla yürür. Çünkü onu hak etmiştir.

Doğayı düşünün. Hayvanların seksüel rakiplerini korkutmak ve eş seçmek için geliştirdikleri çeşitli davranışlar vardır. Erkek alageyikler birbirlerine güçlerinin yettiği kadar bağırır ve enerjilerini sergilerler. Genellikle daha zayıf ve sessiz olan, hızla oyunu bırakır ve çekip gider. Eş, enerjisi ve sesi yüksek olanındır. Morslarda ise eş seçimi daha da kanlı geçer. Kaybeden bazen çekip gider bazen de ne yazık ki ölür. Kavgayı kazanan mors, dişiyi hak etmiştir.

Sanırım evrim süresince kazanmanın ödülü ağırlıklı olarak üremeyle ilgili. Garip ama bütün memeli türlerin erkekleri ritüelleştirilmiş seksüel yarışmalarda hayatlarını riske atmakta.

Seksüel seçilim/seçim
Diğer türlerde olduğu gibi insanlarda da erkeklerin kadınlara göre doğal olarak rekabetçi sporlara daha meyilli olduğu görülüyor. Rekabete dayalı erkek sporlarıyla erkekler arası kavga olgusunun seksüel seçim süreçleri açısından anlamını kavradığımızda artık neden erkeklerin motosiklet yarışları, dağcılık ve kickboks gibi tehlikeli sporlara daha yatkın olduğu bizim için tuhaf olmamalı.

İlkel kabilelerde ve Eski Yunan’da atletik yetenek, eş tercihinde değerliydi ve eş arayan gençler rekabetçi sportif faaliyetlere daha bir istekle giriyorlardı. Tabi, oyunu kimin izlediğini göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bu nedenle kâr/zarar hesabı birçok spor için üstü kapalı kalmış. Hangi hakem bir dişiyi kazanan erkekle sportif bir rekabete zorlayabilir ki? Seksüel ödül, oyunun bir kuralı olarak konulamaz ama Amerikan liselerinde takım kaptanlarının yeni seçilen kraliçe ile çıkma hakkının olması nasıl açıklanabilir?

İnsan kültürü yaşamı boyunca farklı sportif faaliyetler geliştirmiştir ve bunları kurallar üzerine kurmuştur. Adil kurallar, sanırım sporu iyi bir uyum yeteneği göstergesi haline getiriyor. Okulda çeşitli sporları öğrenen erkek çocukların sürekli kurallar üzerine tartıştığını gözlemliyorum. Kızlar ise kurallar hakkında daha az tartışıyorlar ve genellikle daha az rekabetçi bir tarz benimsiyorlar. Hatta sık sık açık bir kazananın ve kaybedenin olduğu karşılaşmalara gitmekten kaçınıyorlar. Kızlarda sportif faaliyetlerde şiddete olan eğilim yok denecek kadar az.

Spor, seksüel seçilim yoluyla evrilmiştir ama kaba bir seksüel teşhir de değildir. İlkellik hiç değildir.

Spor, bence zihin ile bedenin, doğa ile kültürün, rekabet ile eş tercihinin, fiziksel uyum yeteneği ile evrimsel uyum yeteneğinin hoş bir kesişme noktasıdır.
Ayrıntılı bilgi için:

Tiyatroda Aşk

Ece Ataer
Tiyatro siyasetle aşktır, daha genel anlamda ikisinin bir kesişme noktasıdır. Alain Badiou bu düşüncenin bir adım ötesine geçer ve aşkı yüceltir: “Ordu, ulus ve devlet yerine adına aşk denen o kozmopolit, bulanık, eşeyli; sınırları ve toplumsal durumları hiçe sayan bu gücü seviyorum.” Evet, bu durumda aşk, tüm kavramların ve boyutların üzerine çıkmıştır.

Aşk tiyatronun vazgeçilmezidir ama sadece cinsel bir güldürü ya da masum bir çapkınlık da değildir. Tragedyadır, vazgeçiştir, öfkedir. Doğal olarak aşk, her zaman dingin akmaz. İnsanları intihara ya da cinayete sürükleyen aşklar vardır. Shakespeare’in aşıklarını unutmamak gerek. Romeo ve Juliet tiyatroda iki kahramandır ve birbirine düşman dünyaların insanıdır. İki farkın karşılaşması bir çatışmadır, olaydır, şaşırtıcıdır ve sonuçta aşkın sürprizleri gerçekleşir. Bu sürpriz, temelinde dünya deneyimi olan bir süreci başlatır. Aşk, bu doğrultuda yalnızca iki birey arasındaki karşılaşma ve kapalı ilişki olmaktan çıkar. İki kişinin bakış açısından bir yaşam oluşur. Kısaca “ikinin sahnesi” izleyiciye taşınır ve evrensel bir deneyim gerçekleşir. Romantik mitolojide sahneden gösterilmese de sevgililerin birleşmesi çoğunlukla ölümle gerçekleşir. Hoşumuza gitmese de aşkla ölüm arasında bir ilişki vardır. Her aşk, gösterişli olsun ya da olmasın tüm insanlığı ilgilendirir. Aşk öyküleri ve dedikoduları iyi veya kötü insanlarca hep sevilmiştir.

Tiyatroda aşk pornografik değildir
Aşkta cinsel arzular ısrarcıdır ve tabii ki aşkın evrimi için gereklidir. Tiyatroda ise arzunun gerçeğe dönüştürülmesi, başka bir deyişle “dokunmak” bir sınırlamayı gerektirir. Bedenin teslim edilmesi, soyunmak, öteki için çıplak olmak, hatta öpüşmek, bazılarına göre edebe aykırı davranmak sahnede sergilenmez. Tiyatroda aşk bu noktada bir teşhir aracı değildir. Kesinlikle pornografik hiç değildir. Aşk sahnede ideal haline getirilir ve “seni seviyorum” sözcükleriyle cinsellik adeta mühürlenir. Toplumun değer yargıları üstün gelmiştir.

Tiyatroda en sık görülen çatışma biçimi, rastlantısal aşkın yasalara karşı mücadelesidir. Antik güldürülerde, özellikle Moliére’de, rastlantı sonucu karşılaşan gençlerin anne babaların hazırladığı evlilik düzenini bozmak için verdikleri bir özgürlük savaşı anlatılır. Aslında emekçilerin yardım ettiği gençlerin, kiliseyle devletin yardım ettiği yaşlılara karşı mücadelesidir anlatılan. Sonuçta aşkın zaferi gerçekleşir. Burada gerçeküstücülük, olaya özgü kuraldışı bir güç olarak çılgınca aşkı yüceltir.

Tiyatroyla aşk arasındaki ilişki; kadın ve erkeği birbirinden ayıran uçurumun keşfedilmesi, aşkın yalnızlıklar arasında kurduğu köprünün betimlenmesi ve kısaca aşkın manifestosunun her seferinde farklı biçimlerde tekrar tekrar yazılmasıdır. Çünkü biz aşkı seviyoruz, sevmeyi seviyoruz ama aynı zamanda başkalarının da sevmesini seviyoruz.
Sonuçta sanatta çoğu zaman kaçırdığımız güçlü bir nokta var. Olaya hakkını vermek. Tiyatro da özellikle aşka düşünce düzeyinde hakkını veren muhteşem bir güç ve tabii ki aşkın hatırına!
Ayrıntılı bilgi için:

Bilim Güncesi 7a

Can Yıldırım

İki Yeni Gezegen Bulundu

Alman profesörler dünyamıza oldukça yakın sayılabilecek iki yeni gezegen keşfettiler.

Tarih boyunca Gauss, Riemann, Planck ve Heisenberg gibi dünyaca ünlü bilimadamlarını yetiştirmiş Almanya’nın Göttingen Üniversitesi’nden Profesör Ansgar Reiners güneş sistemi dışında iki yeni gezegen keşfedildiğini açıkladı. Üstelik bu gezegenlerden birinde su olması ihtimali de var.

Dünyaya 13 ışık yılı uzaklıkta bulunan bu iki gezegenden birine Kapteyn b, diğerine ise Kapteyn c adı verildi. Bunlardan ilki olan Kapteyn b, yıldızı etrafındaki turu 48 günde tamamlıyor ve gezegende su bulunma ihtimali yüksek.

 

Sıcağı Seven Hastalıklar

Havaların iyice ısındığı bu günlerde pek çok hastalık da bizleri kapıda bekliyor. Sıcak havanın tetiklediği hastalıklar arasında kalp krizi, migren ve diyabet gibi hastalıklar yer alıyor.

Acıbadem Beylikdüzü Tıp Merkezi İç Hastalıkları Uzmanı Murat Özışık, “Beni bu güzel havalar mahvetti’ diyen Orhan Veli’ye katılmamak mümkün değil, ancak alacağımız tedbirlerle korunmak da pek tabi mümkün” diyor.

Sıcaklık artışı ile kalp hızı artıyor ve cilt damarları genişleyerek kan dolaşımından daha çok pay alıyor. Terleme ile vücut, ısısını düşürmeye çalışıyor, solunum sıklığı ve derinliği artıyor. Hipertansiyonu ve damar sertliği olanlar ve bu hastalıklar ile ilgili ilaç kullananlarda bu durum inme, ritim bozuklukları ve kalp krizi riskini artırıyor. Bu risklerden kaçınmak için bol sıvı tüketimi şart. Açık renkli kıyafetler giymek, sıcak havalarda yürüyüş, egzersiz, aşırı yemek yeme ve alkol tüketimi gibi alışkanlıklardan kaçınmak gerekiyor.

Yine cilt kanserinden de kaçınmak için güneş ışınlarına yoğun olarak maruz kalınabilecek öğle saatlerinde güneş ışığına çıkmamak, eğer bu kaçınılmazsa koruyucu kıyafetler seçmek gerekiyor. Diyabet hastalarında da sıvı kaybı ve yazın bol tüketilen şekerli meyveler ile dondurma gibi serinletici gıdalar risk taşımakta. Bu nedenle mümkün olduğunca sıcaktan kaçarak bol su tüketilmesi gerekmekte.

Yapılan çalışmalarda sıcaklıktaki her beş derece artışın migren atağı nedeniyle hastaneye başvuran hastalarda %7.5 artışa yol açtığı gözlendi. Bu nedenle migren hastalarının da bol su tüketmesi, koruyucu cama sahip gözlüklerle dışarı çıkması ve mümkün olduğunca serin ve hatta klimalı ortamlarda bulunmaları tavsiye ediliyor.

 

Ayrıntılı bilgi için:

Bilim Güncesi 7b

Can Yıldırım

Peynir ve Elma İle Diş Temizliği

Sağlıklı dişlere sahip olmak için doğru diş fırçalama ve diş ipi kullanmanın önemine vurgu yapan Dentistanbul Levent Akademi Başhekimi Doç. Dr. Ali Çağın Yücel, çiğneme şekli ve tercih edilen yiyeceklerin rolüne dikkat çekti. Yücel, yiyeceklerle diş sağlığı arasındaki bağlantıya ilişkin önerilerini 10 başlık altında toplayarak şunları söyledi:
1-      Mekanik temizlik: Çiğneme sırasında mekanik etki ile dişte temizlik de meydana gelir. Bu nedenle, ağızda çiğnemenin daha az olduğu tarafta daha çok çürük oluşur. Sert ve lifli besinler, dişte mekanik temizlik yapar. Elma, havuç kereviz sapı gibi sert besinlerin mekanik temizlik etkisinden yararlanabilirsiniz.
2-      Sakız: Sakızın tükürüğü uyarıcı etkisinden ve dolayısıyla tükürüğün mekanik temizleme etkisinden yararlanabiliriz. Çiğnenecekse şekersiz sakız çiğnenmeli.
3-      Çürük önleyiciler: Peynir, şekersiz sakızlar, lifli yiyecekler, xylitol (şekersiz sakızların içine konan madde) inek sütü çürük önleyicilerdir. Dişimizi fırçalayamadığımız zamanlarda, küçük bir peynir parçası yenmesi fırçalamanın yerine geçebilir. Bu uygulama çok zorda kaldığımız zamanlarda yapılmalı, her gece yapılması durumunda, plak oluşumuna neden olabilirsiniz. ‘Ben peynir yiyeyim dişim çürümesin’ diye bir şey söz konusu değil.
4-      Yer fıstığı: Tükürük akış oranını arttırdığı için çürük önleyici olarak nitelendirilebilir.
5-      Şekersiz süt: Süt kalsiyum kaynağı olması nedeniyle, çocukların beslenmesinde önemli bir yer tutuyor. Gece çocuklara süt verilmesi çok yaygın ama şeker katılmamalı.
6-      Pekmez: Sütün içine pekmez, bal ve karamel katılması daha tehlikeli. Bu ek besinler dişe yapışıyor ve gece tükürük akışı az olduğu için diş çürüğü daha fazla oluyor.
7-      Kalsiyum: Annelerin hamileliğin ilk 4 haftasında A ve D vitamininden, kalsiyumdan zengin besinler almaları gerekiyor.
8-      Tatlılar: Şeker, çikolata, kek, bisküvi, hamur işleri, puding, çay şekeri, mısır gevreği, reçel, bal potansiyel çürük yapıcı besinler.
9-      Ara öğün: Ara öğünlerde yenen şeker ve çikolata, diş fırçalanmadığı ve uzun süre dişte kaldığı için çok daha fazla çürük yapıcı etkiye sahip. Ara öğünlerde lifli gıdaları tercih edin.
10-   Diyet: Diyetisyenlerin hastalarına diyet yazarken, diş hekimine danışması diş sağlığı açısından önemli.

 

Kahve Diş Dostu Olabilir

Letters in Applied Microbiology dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre kahve taneleri, çürüklerin başlıca nedeni olan plaklara yol açan bakterileri etkin biçimde yok edebiliyor. Brezilyalı bilim adamlarının araştırması ölçülü şekilde kahve içenlerde diş çürümesi riskinin azaldığını gösteriyor. Ancak yine de aşırı kahve tüketiminin dişlere zarar verdiğini belirten bilim adamları günde en fazla 2-3 fincan kahve içilmesi gerektiğini söylüyor.

Ayrıntılı bilgi için:

Bilim Güncesi 6a

Can Yıldırım

           Cehennemin ortasında kuş olup havalanmak
           Dinozorların evrimi ile ilgili bilgilerimiz, yeryüzüne bir meteorun çarpmasıyla son buluyor. Öte yandan dinozor apokalipsinden paçayı kurtaran yakın akrabalar da var: Kuşlar.  
           Bundan 66 milyon yıl kadar önce dünya penceresinden son kez bakan dinozorlardan geriye kalan tek şey elbette Jurassic Park değil. Dinozorların evrimi, evrimin mekanizmalarının anlaşılmasında önemli bir örnek oluşturuyor. Başlangıçta 10 ile 35 kilogram ağırlığında, bugünkü orta büyüklükteki bir köpekten pek de farklı olmayan dinozorlar, evrimin ilerleyen basamaklarında cüsselerini büyütüyorlar. Öyle ki, 30 milyon yıl içinde, ağırlıkları 10.000 kilograma kadar varıyor. Öte yandan, bu gidişata aykırı duran üyeler de var: Maniraptoranlar gibi, bugünkü kuşların atası.
            Dinozorların vücut büyüklüklerindeki değişimleri araştıran İngiltereli bilim insanları 426 farklı türe ait fosil üzerinden vücut büyüklüklerini hesapladı. Bu hesaplamada dinozorların zamanla vücut büyüklükleri artarken, bu duruma tek istisna oluşturan ise Maniraptoranlar oldu. 170 milyon boyunca, koşullara göre, vücut büyüklükleri artan ya da azalan Maniraptoranlar arasında ağırlığı 1 kilograma kadar düşen üyeler de bulunuyordu.
Araştırmacılar, vücut büyüklüğünün ve ağırlıklarının verdiği avantajla, Maniraptoranların meteor felaketi ve sonrasında hayatta kalabildikleri görüşünü paylaşıyorlar. Kuşların atası olarak kabul edilen Maniraptoranların  küçük bedenleri sayesinde değişik çevre koşullarına ayak uydurmada, besin bulmada, diğer iri cüsseli dinozorlara nazaran çok daha başarılı olduğunu savunan bilim insanları, araştırmanın sonuçlarını açık erişimli Plos Biyoloji dergisinde paylaştılar.

 

            Kapari Mucizesi
            Genellikle Ege ve Akdeniz sahillerinde yetişen kaparinin, içerdiği flavonoid dolayısıyla hücrelere zarar vererek çeşitli hastalıklara yol açan maddeleri etkisiz hale getirdiği bildirildi.
            Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Kimya Eğitimi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Uslu, kaparinin dünyanın en önde gelen, vücuda zarar veren ögeleri etkisiz hale getiren flavonoid içeren gıda olduğunu belirtti.
            Kaparinin içindeki kuersetin ve kaemperefol miktarının sarımsaktan çok daha fazla olduğunu vurgulayan Uslu, Kaparinin içindeki flavonoid, antioksidan aktiviteleri ile serbest radikal olarak adlandırılan ve hücrelere zarar veren maddeleri zararsız hale getirir. Güçlü antioksidan etkisiyle kalp hastalıklarına karşı koruyucu etki gösterir. Kanserli hücrelerin çoğalmasını engeller dedi.
            Uslu, yapılan çalışmaların, flavonoidlerin akciğer kanseri oranını yüzde 50 azalttığını, tümör hücrelerinin çoğalmasını engellediğini gösterdiğine dikkati çekerek, şöyle devam etti: Özellikle kanser hastalarında trombosit sayısını yükselttiğinden faydalıdır yani antitümör etkilidir. Kan bozukluklarına faydalıdır. Kan yapıcıdır. Kanla ilgili problemleri olan hastaların mutlaka kullanması gerekir. Karaciğerin en büyük dostudur ve özellikle karaciğer yağlanması başta olmak üzere karaciğer hastalarının mutlaka kullanması önerilir. Karaciğer fonksiyonlarını düzenleyicidir ve dalak büyümesinde faydalıdır. MS hastalığında inanılmaz derecede faydalıdır. Mide ülserini iyi eder. Cinsel gücü ciddi miktarda arttır. Sindirim sistemini düzenler. İdrar söktürücü, solucan ve parazit düşürücüdür. Romatizma rahatsızlıklarına iyi gelir. Felçten korur, iskorbit hastalığında kullanılır. Gut ve hemoroid hastalarına fayda sağlar. Defne gibi kapari de adet düzenleyicidir.

Ayrıntılı bilgi için:

Bilim Güncesi 6b

Can Yıldırım

           Sigara İçenler Azaldı
           İstanbul Halk Sağlığı Müdürlüğü, 2008 ve 2012 yıllarının karşılaştırıldığı araştırmada; tütün ürünleri kullananların oranının 15 yaş üzeri nüfusta %31,2'den %27,1'e düştüğünü açıkladı.
İstanbul Halk Sağlığı Müdürlüğü'nden yapılan açıklamada; Türkiye İstatistik Kurumu tarafından açıklanan Küresel Yetişkin Tütün Araştırması'nda, 2008 ve 2012 yıllarının sonuçları karşılaştırıldığında, tütün ve tütün mamulü kullananların oranının 15 yaş üzeri nüfusta yüzde 31,2'den yüzde 27,1'e düştüğü bildirildi.
            Açıklamaya göre; 31 Mayıs Dünya Tütünsüz Günü, Dünya Sağlık Örgütü'ne (DSÖ) üye ülkelerce, 1987 yılından bu yana, tüm dünyada kutlanan bir gün. Bu günde, sigara kullanıcılarının 24 saat süreyle sigarayı bırakmaları teşvik ediliyor. Dünya Sağlık Örgütü, Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi kapsamında, dünya ülkelerine tütün kullanımının ve tütün kontrolü konusundaki uygulamaların etkili şekilde izlenmesi ve değerlendirilmesi için Küresel Yetişkin Tütün Araştırmasını (KYTA) periyodik aralıklarla yapmalarını öneriyor. Bu araştırmayla 15 ve üzeri yaş grubunda ülkeyi temsil eder bir örnekte, uygun ve standart bir protokol ile bilgi toplanarak tütün ve tütün ürünlerinin kullanımı, sigara dumanına maruz kalma durumu, tütün kullanımını bırakma eğilimi, kişilerin medya ve sağlık uyarıları konusundaki tutum ve algıları ile ilgili bilgiler elde ediliyor.
            Araştırmanın ilki 2008 yılında Sağlık Bakanlığı, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezi (CDC) ve Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) işbirliği ile gerçekleştirildi. Bu çalışma, dünyada 14 ülkede eş zamanlı olarak yapıldı. Türkiye, Küresel Yetişkin Tütün Araştırmasını ilk tamamlayan ülkelerden biri oldu. Küresel Yetişkin Tütün Araştırması, aynı kurumların işbirliğiyle 2012 yılında tekrarlandı. 2012 yılında yapılan araştırmanın ön raporu Türkiye İstatistik Kurumu tarafından 31 Ağustos 2012 tarihinde açıklandı. 2008 ve 2012 yıllarının sonuçları karşılaştırıldığında, tütün ve tütün mamulü kullananların oranı; 15 yaş üzeri nüfusta yüzde 31,2'den yüzde 27,1'e, erkeklerde yüzde 47,9'dan yüzde 41,5'e, kadınlarda ise yüzde 15,2'den yüzde 13,1'e düştü.
            Tütün kullanımının yaygınlığı, tütün kullanımının diğer bağımlılıkların da önünü açması ve son yıllarda tütüne başlama yaşının giderek düşmesi nedeniyle, özellikle çocuk ve gençleri hedef alan etkinliklere öncelik veriliyor. Pek çok kanser hastalığının ve akciğer hastalığının kökeninde yaygın tütün kullanımının bulunduğu çalışmalarla ispatlandı. Dünya Tütünsüz Günü dolayısıyla yapılan etkinliklerde de tütün ve mamüllerinden toplumun uzak durmasını teşvik edecek etkinlikler yapılıyor.

              KOAH dördüncü ölüm nedeni
              Hava yollarını daraltan, solunumu güçleştiren Kronik Obstrüktif (tıkayıcı) Akciğer Hastalığı (KOAH), ölüm nedenleri arasında dünyada 4. ülkemizde ise 3. sırada.
              Genellikle kronik bronşit ve amfizem içeriklerine göre KOAH’da hastalar, öksürük ve balgamdan kısa mesafeli yürüyüşte bile oluşan nefes darlığına kadar değişik belirtiler yaşayabiliyor. Kronik öksürüğün en sık nedenlerinden biri olan KOAH, sinsice ilerliyor ve zamanında tanı konulamadığı için tedavisinde yetersiz kalınıyor. Hastalığın en önemli sebebinin sigara olduğunu belirten Liv Hospital Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ferah Ece, sigaranın bırakılmasının KOAH gelişme riskini azaltan ve hastalığın ilerlemesini durduran tek ve en etkili girişim olduğunu söyledi. Dr. Ece, “KOAH için kullanılan ilaçlar sadece hastaların nefes darlığı şikayetlerini azaltmak için kullanılır. Bu nedenle KOAH tedavisinin temelini sigarayı bırakmak oluşturur. 3 haftadan fazla süren öksürüğünüz varsa dikkate alın. Altından KOAH çıkabilir” dedi.
               Öksürük, balgam çıkarma, nefes darlığı olan hastalarda yapılan solunum fonksiyon testi ile tanısı konulan hastalık; hafif, orta, ağır ve çok ağır olmak üzere 4 evrede görülüyor. Çok ağır evrede kalp yetmezliğinin meydana gelebildiğini vurgulayan Dr. Ece, “Kalp yetmezliği gelişen hastalarda hastalığın ileri dönemlerinde nefes darlığı çok şiddetlenir ve hastalar evden dışarı çıkamaz hale gelir. Bu dönemdeki hastalar artık günün yarısından çoğunda oksijen makinesine bağlı kalırlar” dedi.
               Göğüs hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ferah Ece, KOAH’ın tedavisi hakkında ise şunları aktardı: “Stabil KOAH tedavisi, şikayetler için bronş açıcı ilaçların kullanımını ve yılda bir kez grip aşısı yapılmasını içerir. Farmakolojik olmayan tedavi yaklaşımları ise, solunumsal rehabilitasyon programları, oksijen tedavisi ve sınırlı sayıdaki vakada uygulanan bronkoskopik valf yerleşimi gibi girişimleri içerir.”

Ayrıntılı bilgi için:

Bilim Güncesi 5

Can Yıldırım

Dünyanın en büyük dinozoru bulundu
Arjantin'de dünyanın en büyük dinozorunun kemikleri bulundu. Ağırlığının tam 77 ton olduğu tahmin ediliyor.
Kemiklerinin bulunduğu yerse Arjantin'in Patagonya bölgesi. Bilim insanlarına göre kemikler, dünyanın bugüne kadar bilinen en büyük dinozoruna ait. Toplam 14 fil ağırlığında olan dinozorun boyu da tam 20 metreyi buluyor. Yani boyu, 7 katlı bir apartmanın yüksekliğine ulaşıyor. Başı ve kuyruğu arasındaki uzunluğuysa tam 40 metre. Devasa dinozorun Patagonya ormanlarında yaklaşık 100 milyon önce yaşadığı tahmin ediliyor. Çölde bir çiftçinin fark etmesiyle bulunan dinozora şimdi bilimsel bir isim aranıyor.

 

 

Tropik fırtınalar yön değiştiriyor
Tropik fırtınaların, muhtemelen küresel ısınma nedeniyle, tropik bölgelerden kutuplara yönelme eğilimde olduğu bildirildi. Tropik fırtınalar, dünya çapında kutuplara doğru yöneliyor.
Sonuçları Nature dergisinde yayımlanan ve son 30 yılın verilerinin kullanıldığı araştırmada, büyüklükleri ne olursa olsun tropik fırtınaların, Kuzey Yarımküre ‘de her 10 yılda bir 53 kilometre kuzeyde, Güney Yarımküre ‘de de 61 kilometre güneyde zirve yaptığı görüldü.
Bunun, 1982 yılından bu yana nüfusun daha yoğun olduğu orta enlemlere doğru yaklaşık 160 kilometrelik bir kayış anlamına geldiği belirtildi.
Araştırma ekibinin lideri olan, Ulusal İklimsel Veri Merkezi ve Wisconsin Üniversitesi'nde görevlisi James Kossin, Tropik fırtınalar, toplu halde tropik bölgelerden göç ediyor derken, araştırma çerçevesinde, Batı ve Doğu Pasifik, Kuzey ve Güney Hint Okyanusu, Güney Pasifik ve Atlantik'teki fırtınaların geçmişte kullandıkları yollar incelendi.
Yale Üniversitesi'nden tarihçi ve kartograf Bill Rankin, araştırmanın sonuçlarının, özellikle Kuzey Yarımküre ‘de daha fazla insanın risk altında olduğunu gösterdiği yorumunu yaptı.
Öte yandan tropik fırtınaların bu eğiliminin, Atlantik'te gözlemlenmediği kaydedildi.

 

Rus uydusu düştü
Kazakistan'ın Baykonur Uzay Üssü'nden fırlatılan Rusya'ya ait 'Express-AM4R' telekomünikasyon uydusu fırlatıldıktan kısa bir süre sonra düştü.
Rusya Federal Uzay Ajansı (Roskosmos) yöneticisi Oleg Ostapenko yaptığı açıklamada, Express-AM4R isimli uyduyu taşıyan Proton-M füzesinde çıkan arıza nedeniyle, yerel saatle 01.42'de fırlatılan füzenin 545 saniye sonra düştüğünü söyledi.
Füzenin düşme nedenini henüz kesin olarak bilmediklerini belirten Ostapenko, Füzenin, atmosferin yoğun katlarında yandığını tahmin ediyoruz. Express-AM4R uydusu da füzeden ayrılamadı ve yörüngesine çıkamadı dedi.
Devlete ait en güçlü ve donanımlı iletişim uydusu olarak kabul edilen Express-AM4R, ülkenin uzak bölgelerindeki internet sorununu çözmek için tasarlanmıştı.

Ayrıntılı bilgi için:

Bilim Güncesi -4

Can Yıldırım

 

Türk Kardiyoloji Derneği Raporu Korkutucu
Türk Kardiyoloji Derneği’nin (TKD) kalp yetersizliği raporu açıklandı. TKD Kalp Yetersizliği Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Yüksel Çavuşoğlu “Türkiye’de 1 milyona yakın kalp yetersizliği hastası bulunuyor. 2 milyon kişi de kalp yetersizliği gelişimi için risk altında. Bu rakamlar önümüzdeki on yıl içerisinde en az iki kat artacak” şeklinde yaptığı açıklama ile korkuttu.

 

 

Mars’a Yolculuk Güvenli Mi?
NASA’nın keşif aracı Curiosity’nin Mars’ta yaptığı çalışmalar bilim NASA’yı heyecanlandırırken Amerika Ulusal Bilimler Akademisi’nden bir grup bilimadamı, NASA’nın mevcut güvenlik koşullarıyla uzaya insan taşımasının çok tehlikeli olduğunu düşünüyor. Uzun süreli uzay yolculuğu programını inceleyen uzaybilimciler, NASA’nın uzun süreli misyonlar için belirlediği standartları gözden geçirmesi gerektiğini açıkladı. Uzmanlar, programın teknik kapasitesinin arttırılması ve kozmik radyasyonun uzun süreli etkilerinin daha iyi anlaşılmasının önümüzdeki beş yıl içinde mümkün olmadığını da belirtti. 

 

4 Bin Yıllık Baraj
Çin'in güneybatısındaki Sıçuan eyaletinde 4 bin yıllık sulama sistemi ve baraj bulunduğu bildirildi. Şinhua ajansının haberine göre, eyaletin Çıngdu şehrindeki bir inşaat sahasında antik sulama sistemiyle 147 metre uzunluğunda bir barajın ortaya çıkarıldığı kaydedildi. Barajın tabanda 14, tepe noktasında ise 12 metre genişliğinde, elle kazılmış sekiz oluktan oluştuğu ve 1.3 metre yüksekliğinde olduğu ifade edildi.  Yetkililer, barajın etrafında beş ev kalıntısı ile 54 mezarın bulunduğunu açıkladı. Yeni bulunan sulama sisteminin, bölgenin kültür miraslarından Duciangyan sulama sisteminden 2 bin yıl daha eski olduğu açıklandı.

 

Beynin En İyi Çalıştığı Yaş
Simon Fraser Üniversitesi'nden bilim adamları, 24 yaşından sonra motor becerilerde azalma olduğunu ancak beynin bu azalmayı hızlıca telafi etmeyi öğrendiğini, dolayısıyla ''kurnazlaştığını'' belirtti. Bilişsel ve motor becerilerin ne zaman azaldığını anlamak için bilim adamları 3 bin 305 katılımcıya bu becerileri gerektiren bir bilgisayar oyunu oynattı. Bilim adamları ortalama 24 yaşından sonra ''beyin hızının'' yavaşlamaya başladığını gördü.

Ayrıntılı bilgi için:

Bilim Güncesi -3

Can Yıldırım

Facebook ve Yemek

Haftanın yemek ile ilgili ikinci bir haberi Facebook kullanıcılarını üzeceğe benziyor. Daha önce yapılan pek çok araştırmada Facebook’un depresyon, yalnızlık ve kıskançlık gibi pek çok duygusal rahatsızlığa sebep olduğu açıklanmıştı. Florida State Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma ise oldukça ilginç sonuçlar ortaya çıkardı. Profesör Pamela Keel,  960 genç kadın öğrenci üzerinde yaptığı deneyde, öğrencileri iki gruba ayırdı. İlk grup 20 dakika boyunca Facebook’ta zaman geçirirken diğer grup Wikipedia üzerinde benekli yaban kedisi üzerine yazılar okuyarak ve YouTube üzerinde bu kedi üzerine çekilmiş videoları izledi. Ortaya çıkan sonuca göre Facebook’ta zaman geçiren kadınların kilo ve şekil koruma üzerine daha fazla endişe duydukları gözlendi. Bunun nedeninin Facebook’ta zaman geçiren kadınların kendilerini diğer kadınlarla daha fazla kıyaslamaları olduğunu belirten Keel, bu kadınların kendilerini diğer kadınlarla kıyaslayarak duygusal sorunlar yaşadığını ve yeme bozuklukları ile karşılaştıklarını belirtti.

Azrail’in Unuttuğu Adam

Hindistan’ın Varanasi kentinde yaşayan Mahashta Murasi  tam 179 yaşında. 6 Haziran 1835 doğumlu Hintli, yaşını kanıtlayacak her türlü belgeye de sahip. 122 yaşına, yani 1957 yılına kadar ayakkabıcılık yapan Murasi “Galiba Azrail beni unuttu. Torunumun torununun ölümünü görecek kadar çok yaşadım. Sanırım ben ölümsüzüm” diyor. Sağlık sorunlarıyla ilgili herhangi bir kaydı da olmayan Murasi’nin son doktoru 1971 yılında vefat etmiş. Hintli adam, Guinness Rekorlar Kitabı’nda “insanlık tarihinin en yaşlı kişisi” olarak kayıtlara geçti.

Kahvenin Bir Faydası Daha

Diabetologia dergisinde yayımlanan makaleye göre günlük tüketilen kahve miktarı artırıldığında diyabetten daha uzak durulabileceği iddia edildi. Amerikalı ve Singapurlu bilim insanlarının yaklaşık 120 bin kişinin katılımı ile gerçekleştirdiği 3 farklı araştırmada günlük kahve tüketiminin 1,5 fincan artırılmasının tip 2 diyabet riskini %11 azalttığı gözlendi. Kahve tüketiminin günlük 2 fincan azaltılmasının ise diyabet riskini %18 artırdığı gözlendi. Kafeinsiz kahve ya da çay ile diyabet riskinin azalması arasında ise herhangi bir bağlantı kurulamadı.

Hipokrat’ın Ağacı Klonlandı

Tıbbın babası olarak bilinen Hipokrat’ın Yunanistan’daki asırlık çınar ağacını klonlayan bilim insanları bu kopyayı Amerika’da Maryland eyaletindeki Tıp Ulusal Müzesi’nin bahçesine dikti. Antik çağlarda hekimlik yapan Hipokrat’ın Yunanistan’ın Kos adasında bu çınar ağacının gölgesinde ders verdiği biliniyor.

Ayrıntılı bilgi için:

Bilim Güncesi -2

Can Yıldırım

Dünya’nın Uzak Kuzeni

Kepler Uzay Teleskobu, Dünya’nın kuzeni olabilecek bir gezegen keşfetti. Kepler-186f olarak adlandırılan gezegen, Dünya’ya 500 ışık yılı uzaklıkta. Bir yıldızın “yaşanabilir bölge” olarak adlandırılan yörüngesinde bulunan gezegen Dünyamız ile benzer büyüklükte. Bu da üzerinde yaşam bulunabilmesi olasılığını artırıyor. Gezegenin kayalı bir yapıya sahip olduğu tahmin ediliyor. Yıldızının etrafındaki bir turunu 130 günde tamamlayan gezegenin yıldızından aldığı enerjinin miktarı Dünya’nın Güneş’ten aldığının üçte biri kadar. Bu da kuzenimizin öğle vaktindeki ışık seviyesinin bizdeki akşamüstü saatlerindeki kadar olduğunu gösteriyor. Bu gezegende yaşam olup olamayacağına ilişkin henüz kesin bir bilgi verilemeyeceğini söyleyen bilim insanları gezegenin kimyasal yapısının da incelenmesi gerektiğini belirtiyor. Kepler Uzay Teleskobunun bu keşfi Dünya’nın kuzeni değil ikizi olabilecek özelliklerdeki gezegenleri bulabilmek için bilim dünyasını oldukça heyecanlandırdı.

 Müzik ve Yemek

Müzik ruhun gıdasıdır, bunu hepimiz biliriz. Peki, müziğin gıdaların tadı üzerinde bir etkisi var mı? ABD’deki Arkansas Üniversitesi’nden bilim insanlarının yaptığı araştırmaya göre bu sorunun yanıtı “evet”. Deneyde katılımcılara yemek yedikleri sırada klasik, caz, hip hop ve rock müzik dinletildi. Caz müzik dinlerken yemek yiyen katılımcılar yemekten daha fazla, hip hop dinleyenler ise daha az lezzet aldılar. Klasik müzik ve rock dinleyenlerin damak tadında ise bir değişiklik olmadı. Bu sonuçlara rağmen bilim insanları müziğin hangi özelliğinin yemek lezzetine etki edebildiğini açıklayamıyor.

 

Uyku Apnesi Kanser Riskini Artırıyor

Sydney Üniversitesi’nin yaptığı ve 20 yıl boyunca izlenen 397 kişinin verilerinden elde ettiği sonuçlara göre, uyku apnesi yaşayan hastaların, uyku apnesi sorunu olmayanlara göre kanser nedeniyle ölme ihtimali %340 daha fazla. Bunun nedenini gece yeteri kadar oksijen alamayan uyku apnesi hastalarında tümör büyümesinin daha fazla olmasına bağlayan bilim insanları şişman, kısa boylu, kısa boyunlu kişilerde uyku apnesinin daha büyük bir sıklıkla görüldüğünü belirtiyor. Sydney Hemşirelik Okulu’ndan araştırmacılar tıkayıcı apnesi olanların kansere yakalanma oranının ise %250 daha fazla olduğunu keşfetti. Tıkayıcı apnesi olanların kasları ve yumuşak dokuları hastaların uyku sırasında 10 saniye kadar nefessiz kalmasına neden oluyor. Kanserin yanı sıra uyku apnesi görülen kişilerde tip 2 diyabet, obezite, kalp krizi, tansiyon gibi hastalıklar da daha sık görülüyor. 

Ayrıntılı bilgi için:

Bilim Güncesi -1

Can Yıldırım

Rusya Gözünü Ay’a Dikti

Son zamanlar tüm dünyanın gündeminde Rusya’nın Kırım’a göz dikmesi var. Yapılan referandumun meşruiyeti tartışılırken Rusya’nın hedefinin çok daha uzaklar olduğu ortaya çıktı. Rusya Federasyonu Başbakan Yardımcısı Dimitry Rogozin, “Dünya yörüngesindeki Rus varlığının artırılarak bu bölgenin daha etkin kullanılması” için çalışmalar başlatılacağını duyurdu. En geç 2040 yılında ayda daimi bir üssün kullanılabilir durumda olacağını belirten Rogozin daha önce de “Hayal etmekten korkmamalıyız, çıtayı koyabildiğimiz kadar yükseğe koymalıyız. Rusya uzay çalışmaları için her türlü kaynağa ve kapasiteye sahiptir” demişti.

Bebeklerin Bencilliği

İngiliz bilim insanları bebeklerin içgüdüsel olarak hayatta kalma şansını artırmak için bencilce davranabileceği görüşünde. Buna dayanarak bebeklerin geceleri ağlamasının nedenini annelerinin başka bir bebeğe hamile kalmasını engellemek olarak açıklıyorlar. Ayrıca gece emzirmenin gebelik sonrasında tekrar gebe kalma süresini uzattığını belirten araştırmacılar, gece emmek isteyen bebeklerin bilinçsiz olarak bu dönemi uzatmaya ve kardeşin gelmesini engellemeye çalıştığını belirttiler.

Fransızlar Eve İş Taşımayacak

Fransa’da Teknoloji ve Mühendislik Endüstrisi Sendikalarının aldığı karara göre çalışanlar mesai saatleri dışında “iletişim araçlarına bağlanmama hakkı” kazandı. İki sendika tarafından alınan karara göre çalışanlar mesai saati bitiminden sonra elektronik posta ya da akıllı telefonlar aracılığıyla rahatsız edilemeyecekler. Ülkemiz çalışanlarını kıskandıracak bir bilgi daha verelim: Fransa’da 1999 yılında kabul edilen sözleşmeye göre bir kişi resmi olarak bir haftada en fazla 35 saat çalıştırılabiliyor.

‘Nisan’ Nedir?

Belki de tarihin en önemli buluşlarından biri olarak sayabileceğimiz “takvim”in her bir parçası da içinde ilginç sırlar barındırıyor. Her kültürden biraz etkilense de takvimin her parçası bir harika. İçinde olduğumuz “nisan” ayı adını nereden alıyor düşündünüz mü hiç? Nisan ayının adı Farsçada “nisan”, Süryanicede “nisanna”, Sümercede “nisag” yani ilk meyveler, Akadcada “nisanu” ve İbranicede “nîsan” sözcüklerinden geliyor. İngilizcesi olan “april” ise Latincedeki “aprilis” kelimesinden, yani ağaçların çiçek açmaya başladığı mevsimi ima eden sözcükten gelir. Rengârenk çiçekler gibi aydınlık ve sevinç dolu bir nisan ayı geçirmeniz dileğiyle.

Ayrıntılı bilgi için:

Güzel bir şairimiz: Bihter Bilir

Bilgi Peşinde
Sizlere Aydın'da yaşayan bir güzel şairimizi tanıtmak istiyoruz: Bihter Bilir
15 Nisan onun doğum günü. Kendisi falanca yılda, filanca şehirde kendisi gibi güzel bir annenin çocuğu olarak aramıza katılmış bugün... İyiye, güzele, sevgiye doğru olan yolculuğunu farkındalıkla süren değerli şairimizin şiirlerinden rastgele seçtiklerimi aşağıda sunuyorum:
 
Olmak...Olamamak....
Yaşanmışlıklar mıydı bizi bağlayan.
Yoksa, yaşanacaklar mıydı?
Belki de, yaşanmışlıklardı...
Geçmişti.
Geçmişte kalmayan, iz bırakan.
Bir araya getiren bizi.
Yaşanacakların endişesi miydi?
İçimizi burkan.
Bağlayan neydi, bizi?
Ya da, ayıran....
İki bilinmeyenli denklem misali
Ya var olacaktık birlikte...
Ya yok olacaktık geçmişte.
 
Tek Başıma
Bilmediğim bir şehrin
ıssız yollarında
tek başıma
içimdeki benle başbaşa
ama çığlık çığlığa
ama sessizce
ama seninle
ama sensiz yürümekteyim.
Nereye gittiğim yitirmiş önemini
Nasılsa bilmediğim şehrin
görünmeyen ışıkları
rüzgarsız caddeleri
insansız sokakları
ama çığlık çığlığa
ama sessizce
ama seninle
ama sensiz yürümekteyim.
 
Bu yolculuğunun ailesi ve tüm sevdikleri ile birlikte sağlık ve mutlulukla sürmesini dilerim...
Nice yaşlara Bihter Bilir öğretmenimiz...
Ayrıntılı bilgi için:

S'Özüm - Anneler Günü...

Bihter Bilir
Annem Yıldız Oral için yazdığım dizeler...
                "bir cenin yalnızlığında 
                 yatağa kıvrılmış
                 yalnızlığımı avutmaya çalışıyorum
                 bir yanımda sen
                 diğer yanımda sensizlik
                 boşa kürek çekiyor hayallerim"
                 yıldızları gecenin sensizliğine kırptım
                 konfeti yapıp,
                 sensizliğe savurdum...                   Bihter Bilir.....       
“Bugün bana anneler günü yazısı yazar mısın?” denildi. Hiç düşünmeden "yazarım" dedim. Yazarım da... “Nasıl yazarım?”,  “Ne hissederim?” diye düşünmeden de edemedim. Annem aramızdan ayrılalı daha 33 gün olmuş. Acısı hala çok yeni, gidişini kabullendim desem de; hala kabullenemediğimi biliyorum. Sadece kabullenmiş görünüyorum. Çünkü ben de iki oğlumun annesiyim ve biliyorum ki; ben üzülürsem, onlar daha da çok üzülecek... İşte o yüzden direniyorum güçlü olmaya.. Hayat... Kırık-dökük devam ediyor işte.
         Anneler günü... Sizlere nasıl kabul edildi, ülkemde ne zaman kutlanmaya başlandı diye ansiklopedik bilgi vermek niyetinde değilim. Böyle kalıplaştırılmış günleri aslında sevmiyorum. "Anneler günü, babalar günü, sevgililer günü"......liste uzar gider. Şöyle etrafıma bakıyorum, hiç anne-baba olmamış dostlarım var. Ya da anne-baba hiç tanımamış çocuklar... Onlar için o günlerin şaşaa içinde kutlanması ne kadar doğru?
         Haftalar öncesinden AVM’ler, gazete, tv ilanları ile "anneler gününe" armağan alınsın diye adeta çığırtkanlığa soyunmuşlar. Anne ya da babaların hakkı bir günde ödenir mi? Git AVM’ye ya da beyaz eşya satan herhangi bir mağazaya, küçük ev aletlerinden bir tane al, ya da bir giysi ver anneye... Görev bitti işte... Olacak iş mi? Oysa anneciğim bana, anne olmadan önce her annenin kızına söylediği sözleri söylerdi. "Anne olunca anlarsın".. Çok doğru. Anne olmadan ya da içinde anne sevgisi olmadan hiçbir  şeyi anlayamıyor insan.
          “İlk anne oluşum, acemiliğim.. İkinci kez anne oluşum olgunluğumdur” derim. Anne olmak özveri ister. Çalışan anne olmak daha çok özveri ister. Çalışma yaşamının içinden geldiğim için iyi bilirim o zorluğu. Sabaha kadar hasta olan çocuğunla ilgilenirsin, ateşini düşürmeye çalışırsın, ehil olmayan kişiye emanet edersin (binbir zorlukla bulunmuştur o bakıcılar da) sonra çıkar okula gidersin, sana emanet çocuklara ders anlatmaya, sorunlarınla ilgilenmeye… Bu sefer sen onlara anne olmuşsundur. Bitmeyen bir görevdir annelik… 
           Yıllar sonra karşıma çıkan çocuklarım (öğrencilerim) hep "Bize annelik yaptınız." derler. Günahıyla, sevabıyla inandığım en doğru şekilde davrandım onlara da...
           Anneler günü denildiği zaman; yıllar öncesinden bir anı belirir belleğimde: “Ana okuluna gidiyorum. Okul piyesinde rolümüz var, rontlar oynanacak ve annelere armağanlar verilecek. Büyük bir ailede geçti çocukluğum. Anneanne, teyzelerle kocaman bahçeli bir evde altlı-üstlü oturduk dokuz yaşıma kadar. Gelip eve çocuk aklımla anlattım ben de. Anneme hediye vermek istiyorum ama bana yardımcı olacak en doğru kişiyi arıyorum ev içinde... Küçük teyzemi gözüme kestiriyorum, yalvarıyorum hediye almaya gidelim diye. Sonunda ikna oluyor ve çarşıdan anneme makyaj malzemesi alıyoruz. Paketlemeyi beğenmiyoruz. Evde kendimiz paketliyoruz ve okula gidiyoruz. Nasıl heyecanlanıyorum anlatamam. Piyes, rontlar bitiyor ve her öğrenci annesine armağanını veriyor. Ben de anımsadığım ilk armağanımı anneme veriyorum.
           Ve yıllar sonra... Annemin eli elimde, dua ederek son yolculuğuna uğurluyorum. Bu yıl annem için verecek bir armağanım -maddi değeri olan-yok. Ancak manevi değeri olan duam olacak ona gönderebileceğim.
           Ve benim çocuklarım; bana o sabah harika bir kahvaltı hazırlayacaklar. Bundan çok eminim. Mutlaka çiçek alacaklar. Daha kendi kazançları olmadığı için armağan alamadıklarını söyleyecekler. Çok mu önemli? Hayır, asla değil. Ve beni gün içinde şımartacaklar, mutlu olmam içinden ellerinden geleni yapacaklar.
           Annem olmadığı için çok üzgünüm, anne olduğum için çok mutluyum.  Tüm annelerin anneler günü kutlu olsun...
Ayrıntılı bilgi için

S'ÖZÜM - Akşam Sefası Güncesi

Bihter Bilir
Bir kenarda, tozlar içindeyim. Akşamı bekliyorum. Gün batımını… Benim zamanımdır çünkü.

İnsanoğlu adımı "akşamsefası" koymuş. Gün batımıyla birlikte çiçeklerim açılır. Rengârenk…

Renk ahenk içinde olurum. Yerim evlerin bahçeleri, duvar kenarları...

Bu aralar çok mutsuzum. Çünkü kök salacak ne bahçe, ne duvar kenarı kaldı. İnsanoğlu gördüğü her bahçeli evi yıkıp çok katlı binalar yapmak peşinde.

Ama inatla tutunuyorum hayata. Tohumlarımı rüzgarla savuruyorum dört bir yana. Zamanı gelince çiçeğe durmak için, duvar kenarlarını şenlendirmek için direniyorum.

Dün yine büyük araçlar geldi, tek katlı köşedeki evi yıkmak için. İçim cız etti. Duvar kenarında benden bir parça vardı. Demek ki bu akşam artık açmayacaktı. Yok olacaktı. Çok üzüldüm. Rengim sarardı. Görmemek için yıkımı, kapadım kendimi... O gürültüyü köklerim kuruyana kadar unutmayacağım.

Bugün akşam üzeri açınca gözlerimi... "Ahhh” dedim, “keşke yok olsaydım ben de!” Köşedeki evin yerinde kocaman bir çukur, iş makinaları olanca gücüyle çukuru genişletmeye çalışıyorlar. Bir rengim sinirimden kırmızıya döndü...

Ama elimden gelen bir şey yok ki... Sadece görmek istemiyordum, duymak istemiyordum... “Benim de sıram nasılsa gelecek" diyordum. Bekliyordum.

Günler birbirini kovalıyor, ben de karşı köşedeki boşluğu… Ve o boşluğun kenarında benden olan bir parçanın yokluğunu... 
Otuzuncu gündü sanırım. İşçiler aralarında konuşurken duydum. Aylıklarını alacaklardı. Heyecan içinde beklemeleri ondandı belki de.

İçlerinden biri köşede ayakta beklerken, yaptıkları inşaatı gururla seyrediyordu ki… "Buraya bakın, ne inatçı çiçekmiş, çiçek açmaya uğraşıyor bu toz-toprak içinde!" diye bağırınca gözüm daha bir açıldı sanki.

Gerçekten de haklıydı... Benim bir parçam olan, renk ahenk içinde olan akşamsefası bir kenardan "ben de buradayım" dercesine, gün batımıyla birlikte çiçeklerini açıyordu. İnanamamıştım. Mutlu olmuştum geri döndüğüne, ölmediğine sevinmiştim.

Bir sonraki gün, tüm çalışanların ilgi odağında ve korumasındaydı artık. Bir kaç ay sonunda köşedeki tek katlı evin yerinde, bahçesi olmayan çok katlı bir bina ortaya çıkmıştı. Yaşama alanları sadece balkon denilen dört köşe mekanlardı.

Ve benim bir parçam olan, rengarenk, renk ahenk içinde olan akşam sefaları balkon altlarında açmaya devam ediyorlardı.

İnatla direnmek, direnerek yaşamaktı bunun adı…
Ayrıntılı bilgi için:

S'ÖZÜM - Bir Gün

Bihter Bilir

Bir gün karşılaşırsak...

Hep düşünmüşümdür. Bir gün karşılaşırsak, karşı karşıya gelirsek seninle...

Ne yaparız?
Neler konuşuruz?
Neleri paylaşırız?
Birbirimize nasıl davranırız?
Nasıl tepki veririz?
Kızar mıyız?
Öfke duyar mıyız?
Ya da her şeyi bir kenara bırakıp, kaldığı yerden devam mı eder dostluğumuz, arkadaşlığımız, sevgimiz?
Bilmiyorum. Ama hep merak ediyorum, hayaller kuruyorum. 

Bir gün... Hiç ummadığım bir yerde, bir köşe başında, bir sahilde yürürken ya da bir çay bahçesinde oturmuş denizi seyrediyorken. Nedense hep deniz var, deniz kenarı var karşılaşma hayallerimde. Halbuki yer denize çok uzaktaydı.

Bir gün karşılaşırsak eğer, sana söyleyeceklerimi belleğimde bir bir sıraya koyuyorum. Tabii söyleyebilirsem. Diyeceğim ki; hiç kimse benim seni sevdiğim kadar sevmemiştir. Ve beni hiç kimse senin sevdiğin kadar sevmemiştir. Böyle bir sevda ne yaşanmıştır ne de yaşanacaktır derim.

Biraz iddialı olsa bile demeliyim, hissettirmeliyim duygularımı. Çünkü karşılaşırsak eğer, bir daha kaybetmek işime gelmez. Benim seni unutmadığım gibi, senin de beni unutmadığını biliyorum. Yıllar, aylar, haftalar geçmesine karşın biliyorum. Kalp kalbe karşıdır derler ya. Çok doğrudur. Biliyorum ve hissediyorum.

Bir gün karşılaştığımızı hayal ediyorum...

Ben senden önce gitmişim sahile... Bir çay bahçesi, bir tahta masa… Eskilerden kalmış sanki. Tarih kokuyor taş duvarları, hüzün kokuyor, aşk kokuyor, ayrılık kokuyor. Önümde demli bir çay, ince belli cam bardakta, kırmızı çizgili porselen bardak altlıklarıyla. Çınar ağacının altında…

Sahilde bağlı kayıklar, denizin dalgalanmasıyla bir o yana bir bu yana sallanmakta. Esen rüzgârın getirdiği yasemin kokuları başımı döndürmekte. Bekliyorum gelmeni. Her geleni sen zannediyorum. Araya yıllar girdi, heyecandan ağzım kuruyor, boğazım düğümleniyor. İçtiğim çayın buruk tadı damağımda.

Gözüm yolda. Bekliyorum...

 
Ayrıntılı bilgi için:

S'ÖZÜM - Bir Gün

Bir Gün

Ve işte o an. Karşılaşma anı. İşte geliyorsun.

Uzaktan görüyorum geldiğini. Ayağa kalkmak istiyorum, bacaklarım bana ait değil sanki. Tutmuyor. Titriyorum. Ayaktayım işte. Karşı karşıyayız şimdi. Türk filmi gibi sanki.  Bakıyoruz birbirimizin gözüne, yüzüne. Uzanıyor acemice ellerimiz birbirine. Yok yok. Biz bu kadar yıl sonra karşılaşacağız ve yabancı gibi birbirimize sadece tokalaşarak mı merhaba diyeceğiz.

Açılan kolların ve ben sevgiyle, özlemle sarılıyorum sana. Kopamıyoruz birbirimizden. Sen de titriyorsun. Heyecan dorukta. Bir an kokun geliyor burnuma... Çok eskilere gidiyorum birden. Unuttuğumu sandığım her şey bir bir saklandığı sandıktan çıkmaya başlıyor itiş kakış. Yavaşça ayrılıyorum kollarından.

Oturuyoruz yerimize. Karşılıklı. Bakıyoruz kaçamak bakışlarımızla birbirimize. Eğer karşılaşırsak "Şöyle yaparım, böyle konuşurum "demiştim. Nerdeee!.. Dilimin ucunda olup da, boğazımda düğümlenen sözcükler çıkmıyor, çıkamıyor. Tutuldu kaldı bir yerde sanki.

Öylece oturduk, hesaplar yaptık. Kaç yıl, kaç ay, kaç hafta oldu diye. Aslında biliyordum ne kadar süredir görüşmediğimizi. Sen söylemiştin bir keresinde inanmayıp, hesaplamıştım. Şaşırmıştım çünkü. Hiç böyle bir beklentim yoktu çünkü. Araya giren yılları hesaplamak.

Ama her şeye karşın sanki kaldığı yerden devam eden bir sohbetti yaptığımız. Sevinci ve kederi aynı zaman dilimine sığdırmıştık. Zaman geçtikçe çözülmeye başlamıştık. Anlatacak ne kadar çok şey birikmişti meğer. 

Kolay değildi yıllar öncesinden, yıllar içine geçmemiz. Kolay değildi elbette. Hep dilimdeki şarkılardaydın çünkü. “Elbet bir gün buluşacağız” derken ya da “Takvimlerden haberin yok mu?” derken gözlerimin dolması. İşte o an gelmiş, bir duygu patlaması ile bir arada oturuyorduk. Bu bir araya gelmenin bir de ayrılık vaktinin gelmesi hüzünlendiriyordu beni.

Bir gün… Buluştuk. Ve ayrıldık. Tekrar görüşürüz dileğiyle, hüzünle, göz pınarlarımızda biriken yaşlarla. Dönülmez bir yolda olduğumuzu hissettirerek birbirimize ayrıldık. Dönüp kaçamak bakışlarla bakarak birbirimize. Yorgun, yılgın, isyankâr ve pişman olarak gerçeklere doğru yürüdük.

Bir gün buluşur muyuz derken ayrılmıştık bile. Sevdamız da ağlıyordu, biz de. Yılların öncesinden geçip, yılların içine geçip gelmiştik. Dünü bugün, bugünü yarın yapmıştık.

Hayaldi demiştim ya. Hayaldi hepsi işte. Bir gün, eğer bir gün karşılaşırsak... Ne olur? Neler olur? Bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Her şeyi akışına bırakmak en güzeli diyorum.

Bekliyorum bir gün, bir gün diye.
Ayrıntılı bilgi için:

S'Özüm - Bir Yerlere Kök Salmak Lazım...

Bihter Bilir


Yeni bir yer, yeni bir başlangıç. Yeni bir ev, yeni komşular, yeni arkadaşlar... Her şey yeni, yepyeni… Hiç eski bir şey yok yaşamımızda bizden gayrı... Biz eskidik artık. Tavan arasına ya da merdiven boşluklarına terk edilmiş eşyalar misaliyiz. Eski.

Yeni bir yere gideceğimiz zaman, önce içim daralır, nefessiz kalırım. Kabul edemem gitmeleri. Nefret ederim. Yeni bir yere alışmak kolay değildir. Yalnızsındır. Kendini kabul ettirmek için çevreye paralanır durursun. Ve gitme zamanı gelir.

Sorarsın kendine... Gitmek mi zor, kalmak mı zor? diye. İkisi de zordur işte. Hem gidemezsin, hem de kalamazsın.

Artık gitme vaktidir. Eşyalar toplanır, yığılır evin bir köşesine, son dakikaya kadar toplanırsın bitiremezsin. Kamyon yüklenir. Anıların da birlikte yüklenmiştir kamyona. Bakarsın arkasından ve evim dersin, işte bir kamyonun üzerinde, içinde. Üst üste.

Sonra o boş eve boş gözlerle bakarsın, dolaşırsın odaları birer birer. İlk geldiğin günü anımsarsın, eve yerleşmeni, komşularını. Şimdi bütün arkadaşların, dostların evin önünde son kez sarılıp vedalaşmayı beklerler. Boğazına düğümlenen bir yumruktur yaşam. Gidiyorsun işte, gitmelerdesin yine. Zamanı gelmişti...

İşte yeni bir yaşama merhaba... Koşturmaca, telaş... Her koli açılışı bir başka telaşa düşürüyor insanı. Neyi nereye koyacağım derdine düşersin birden. Sonra yaşadığın kenti tanımaya çıkarsın. Sokaklar senindir artık ve sen kimseyi tanımazsın, kimse de seni tanımaz. Ola ki birileriyle tesadüfen karşılaşırsın. Dünyalar senin olmuştur. Tanıdık sima, birkaç dostane sözcüklerdir seni mutlu eden.

Sıra gelir insanları tanımaya ve onlara kendini tanıtmaya. İnsanlar yeni tanıştıkları kişilere karşı hep önyargılı olurlar. Seni, yaşamını, özelini sorgular, öğrenmeye çalışırlar. Yeni bulunmuş bir maden gibisindir. Keşfetmeye çalışırlar seni. Onlar keşfe devam ederken ya kendini saklamaya çalışırsın ya da kendini onlara ispat etmeye.

 İkisi de kötüdür. Kendini saklarsan seni kimse tanımaz. Yalnız kalırsın, belki de mutsuz olursun. İspat etmeye çalışmak ise çoğunlukla gereksizdir. Beni tanımak isteyen zaman içinde tanımalıdır der geçersin. Günlerce evin içinde dolaşırsın. İçindeki boşluk gittikçe büyür. Eski arkadaşlarını ararsın bir bir. Onlardan haber almak sevince boğar seni.


 
Ayrıntılı bilgi için:

S'Özüm - Bir Yerlere Kök Salmak Lazım

Bihter Bilir


Bir gün, sıcak bir "merhaba" der birisi.. İşte hayatına biri girmeye başlamıştır usulca. Sonra diğerleri sızmaya başlar içeriye. Zamanla alışırsın, seversin, hatta arkadaşlıktan öte, dostluğa dönüşür ilişkin. İçinde bir korkuyla yaşarsın hep. "Ya buradan da gidersem" diye düşünmeye başlarsın. Avutursun kendini. Olsun dersin. Her gittiğim yerde arkadaşlarım oldu. Dostlarım oldu diye.  

İşte öyle değil. Artık gurbet de, sıla da gidilecek yer değildir. Gurbet diye geldiğin yere alışmışsındır zaman içinde. Her gittiğin yerde yaşama 1-0 yenik başlamak zoruna gider. Yeniden alışmak zor gelir. Artık kök salmak istersin bulunduğun yere. Seni kuvvetle bağlamışlardır, sevgiyle bağlamışlardır… Dost zenginiyim derim zaman zaman. Çok doğru. Yurdun değişik yerlerinde, bir telefon uzaklığındayım herkese.
 
Ama artık yeter diyorum. Kök salmak istiyorum. Gitmek istemiyorum. Yeniden kendimi birilerine anlatmak istemiyorum. Evimi, eşyalarımı kaplumbağa gibi sırtımda taşımak istemiyorum. Bu yük artık bana ağır geliyor.

Bazen düşünürüm. Ben nereliyim? Yanıt bulamam. Kendi memleketimde, doğduğum yerde yabancıyım. Gurbetten sılaya gelmiş bir yabancı. Kimseyi tanımazsın. Doğduğun eve, sokağa yabancısındır artık. Gözlerin dolar çocukluk arkadaşını gördüğünde. Ya da ilkokulunu gördüğünde veya komşularının yerinde olmadığını, bu dünyadan gittiklerini öğrendiğinde içini bir acı kaplar. Ağzın kurur. Gözlerin dolar. Çare yoktur. Oraya da yabancısındır artık. Sonra gezdiğin kentleri hayalinde sıraya koyarsın.

Bir bakarsın hiçbir yere ait olmamışsın. Hiçbir yerli değilsindir. Hatta bu dünyaya yabancı olduğunu bile düşünmeye başlarsın çaresizlikten.

Bu yüzden artık bulunduğum yere kök salmak istiyorum. Çocuklarımın geleceği burada olsun. Dostlarım yanımda olsun, onlara gereksinim duyduğumda ya da onlar bana gereksinim duyduklarında bir arada olmak istiyorum. Artık dolaştığım sokaklarda kaybolmak istemiyorum, insanlara yabancı olmak istemiyorum. Bir dükkâna girdiğim zaman beni tanısınlar istiyorum. Bir arkadaşımla parkta oturup sohbet etmeliyim, derdine ortak olmalıyım. Kuaförüm saçımı tanımalı mesela.  Ya da terzim bilmeli benim zevkimi. Eczacım olmalı. Güvenebileceğim.

Kısacası, dostlarım olmalı yanımda.

Çünkü artık gitmelerde değilim... Kalmalardayım... Kök salmalardayım...




 
Ayrıntılı bilgi için:

S'Özüm - 19.Tüyap Kitap Fuarı

Bihter Bilir
İzmir'den kitap geçti, yazar geçti, şair geçti...

En çok da okur geçti...

Bu gün, 19.Tüyap İzmir Kitap Fuarından bahsetmek istiyorum...

Her yıl niyet ederim gitmek için.. Giderim de.. Bu yıl kendi kendime "19-27 Nisan arası gidip, orada kalmam gerek" demiştim. Ancak üç gün kalabildim. Evdeki hesap çarşıya uymuyor ne yazık ki...Bu üç gün bana yetti mi?Hayır... Aklım, gönlüm orada kala kala evime döndüm.

Birkaç verimli yanı oldu bu fuarın bana.... Sanaldan tanıştığım arkadaşlarımla gerçek dünyada da tanışma, sohbet etme olanağını buldum. Çok yorulmama karşın şiir dinletilerinin bir çoğuna katıldım. Her şeyden önce stantları dolaşıp, kitaba dokundum. Kitap kokusu ile sarhoş olmaktı dileğim.. "Kitaba dokunduk bugün aşk ile" dedim her gün bitiminde şükrederek...

Zaman zaman kitap satan yerlere girerim (AVM lerde, sokak aralarındaki kitapçılarda) ve "kayboldum" derim. Gerçektir bu...

Tüyap'ta da bu duyguyu yaşadım. Üç gün boyunca stantlar arasında kayboldum. Heybemi kitapla doldurdum. Tatil boyu okuyacağım kitaplarım şimdiden kitaplığıma yerleşti..

Biraz da Tüyap'ta gezerken, stantlarda dostlarla otururken gelenler hakkındaki gözlemlerimi anlatayım.
Gelenleri üç gruba ayırdım.

1-Gezmek için gelenler... (Tüyap hakkında hiç bir bilgiye sahip olmayanlar.) Havanın güzelliğini fırsat bilip kendini sokağa atanlar, fuar alanlarında çayır çimene yayılıp -bu arada oturacak bir çay bahçesi olmadığını, bankların yetersiz olduğunu da belirtmek gerek- piknik yapanlar. Canları sıkılınca da öylesine dolaşanlar.
 2-Hem gezmeye, hem de imza gününe katılan ünlü-ünsüz yazar ve şairleri görmek için gelenler...
 3-Gelme amacı belli olan, program doğrultusunda hareket edip etkinliklere katılanlar.
Bu kanıya sahip olmamın bir sebebi ise; etkinliklerde salonların tam anlamıyla dolmamasıydı. Belli kişiler -sadece meraktan- dinlenildi.

Benim için aslolan kitaptı. O kitapların bizlerle, okurlarla buluşmasıydı. Kitaba emek veren yazar ve şairlerin emeklerine saygı duymamdı.

 20.Tüyap İzmir Kitap Fuarında buluşmak üzere diyorum. Kitap ve kitaba dokunmak aşktır.
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Dünya Kadınlar günü -1

Bihter Bilir


Bugün kadınlar günü...

Kadınlar...
Anadır,
bacıdır,
kızdır,
eştir,
sevgilidir,
sevdanın taa kendisidir... 




Dünya'da...
8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda 129 kadın işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 10.000'i aşkın kişi katıldı.

26 - 27 Ağustos 1910'da Danimarka'nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart'ın "Internationaler Frauentag" (International Women's Day - Dünya Kadınlar Günü) olarak anılması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.  

Türkiye'de...
8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında "Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlanmaya başlandı.

1975 yılında ve onu izleyen yıllarda daha yaygın, ve yığınsal olarak kutlandı; kutlamalar kapalı mekanlardan sokaklara taşındı.

"Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı" programından Türkiye'nin de etkilenmesiyle, 1975 yılında "Türkiye 1975 Kadın Yılı" kongresi yapıldı.

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi'nden sonra dört yıl süreyle herhangi bir kutlama yapılmadı.

1984'ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından "Dünya Kadınlar Günü" kutlanmaya devam ediliyor.

Çocuk gelinlerin hızla arttığı bu ülkede, Nazım'ın dediği gibi "sofrada sarı öküzden sonra yeri olan" ve kendisine dünya ülkelerinden önce seçme-seçilme hakkının verildiği ama bu hakkın değerinin bilinmediği Kadınlar Günü....

Tüm kadınlara kutlu olsun....


 
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Dünya Kadınlar günü -2

Bihter Bilir
 Ve kadınlar 
bizim kadınlarımız: 
korkunç ve mübarek elleri 
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle 
anamız, avradımız, yârimiz 
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen 
ve soframızdaki yeri 
öküzümüzden sonra gelen 
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız 
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki 
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda 
ışıltısında yere saplı bıçakların 
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan 
kadınlar, 
bizim kadınlarımız 
şimdi ayın altında 
kağnıların ve hartuçların peşinde 
harman yerine kehribar başlı sap çeker gibi 
aynı yürek ferahlığı, 
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.” 
                                Nazım Hikmet...
 
 
 
“Artıyor kara çarşaflılar
yurdumun her köşesinde
neden olacak
siyaha boyanıp
kadınlara giydiriliyor
yıkılan sinemalardan
geriye kalan
onca beyaz
perde!”
                       Sunay Akın
 
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Dünya Şiir günü

Bihter Bilir
İlk kez 1999 yılında UNESCO tarafından ilan edilen ve dünya çapında kutlanan Dünya Şiir Günü'nün amacı, "farkındalık yaratmak ve ulusal, evrensel, bölgesel şiir hareketlerine taze bir enerji sağlamak" olarak belirtiliyor.
Şiirin sorgulayarak çeşitlilik yarattığını belirten UNESCO, dil çeşitliliğini kutlamak için bugünü şiir günü olarak ilan etmiş.
Şiir okumayı, yazmayı, yayınlamayı teşvik etmeyi amaçlayan Dünya Şiir Günü, önceleri 5 Ekim'de kutlanırken daha sonra 15 Ekim'de kutlanmaya başlanmış. Uzun süredir 21 Mart'ta kutlanan Dünya Şiir Günü, bazı ülkelerde halen bu tarihlerde kutlanıyor.
Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki; şiir, dilin ana maddesi, türküsüdür. Nasıl bir müzik evrensel olabiliyorsa iyi bir çeviri ile dünya şiirleri de ruhumuzu okşayacaktır.
Şiir; duygulara dokunmak, dokunduğu ruhu okşamaktır sözcüklerle. Yazılan her dize insanı içine çekiyorsa, yazılanlarda kendini buluyorsa sözcüklerle dans etmektir şiir.
 
Dünya şiirine Bertolt Brecht'ten bir örnek verelim:
 
GENERALİM TANKINIZ NE GÜÇLÜ
 
Tankınız ne güçlü generalim,
Siler süpürür bir ormanı,
Yüz insanı ezer geçer.
Ama bir kusurcuğu var;
İster bir sürücü.
Bombardıman uçağınız ne güçlü generalim,
Fırtınadan tez gider, filden zorlu.
Ama bir kusurcuğu var;
Usta ister yapacak.
 
İnsan dediğin nice işler görür, generalim,
Bilir uçurmasını, öldürmesini, insan dediğin.
Ama bir kusurcuğu var;
Bilir düşünmesini de.
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Orhan Veli

Bihter Bilir

Doğumunun 100. ölümünün 64.yılında hâlâ aramızda yaşamaya devam eden, şiirleri ve son günlerde yayımlanan "Yalnız Seni Arıyorum" adlı mektuplarıyla karşılıksız aşkı Nahit Hanım... Garip akımının öncüsü, şiirlerinde günlük yaşama yer veren... Kendi anlatımıyla "Bir Garip Orhan Veli"...
 
13 Nisan 1914 günü İstanbul-Beykoz'da dünyaya gelen şairin asıl adı; Ahmet Orhan'dır. Baba adı "Veli" olduğu için "Orhan Veli" diye tanınmıştır.
 
Çocukluk yıllarında şiirle ilgilenen şairimiz, lise yıllarında Oktay Rifat ve Melih Cevdet ile "Sesimiz" adlı dergiyi çıkartmıştır. İstanbul Edebiyat Fakültesi’ni bitirmeden öğrenimini yarıda bırakan Orhan Veli, Ankara'da PTT ‘de çalışmaya başlar. Değişik dergilere gönderdiği şiirler yayınlanmıştır.
 
Özellikle Orhan Veli'nin yazdığı "Yazık Oldu Süleyman Efendi'ye" mısrası üzerinde duruldu. Hatta  Nurullah Ataç'ın deyişi ile "vapurlara, tramvaylara, kahvehanelere kadar" girdi ve bir deyim niteliği kazandı. Meşhur olarak gündelik dile giren bir diğer dizesi ise Ahmet Haşim'in "Göllerde bu dem bir kamış olsam" mısrasını hicvetmek için yazdığı "Rakı şişesinde balık olsam" idi. Yaprak isimli bu dergi on beş günde bir yayınlanıyordu. Bu yüzden zaman zaman ortaya çıkan para problemleriyle kendisi ilgilendi ve dergiyi devam ettirebilmek için paltosunu satmak zorunda bile kaldı. Son sayıyı yayınlayabilmek için ise Abidin Dino'nun kendine hediye ettiği resimleri elden çıkardı. İlk sayısı 1 Ocak 1949'da çıkan, Cahit Sıtkı Tarancı, Sait Faik Abasıyanık, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Külebi gibi yazar ve şairlerin ürünlerini yayınlanan Yaprak, 1 Haziran 1950'ye kadar 28 sayı yayınlandı.
   
Orhan Veli, Yaprak'ın kapanmasının ardından İstanbul'a geri döndü. Aynı yıl 10 Kasım'da bir haftalığına geldiği Ankara'da belediyenin kazdığı bir çukura düştü ve başından hafifçe yaralandı. İki gün sonra İstanbul'a döndü. 14 Kasım günü bir arkadaşının evinde öğle yemeği yerken fenalık geçiren şair hastaneye kaldırıldı. Beyinde damar çatlaması yüzünden başlayan rahatsızlığın sebebi doktor tarafından anlaşılamadı ve Kanık'a alkol zehirlenmesi teşhisiyle tedavi uygulandı, ancak beyin kanaması geçirdiği sonradan anlaşıldı. Aynı akşam sekizde komaya giren şair gece 23.20'de komadan çıkamayarak Cerrahpaşa Hastanesi'nde hayata veda etti.
                Orhan Veli Kanık'ın 1936 yılında başladığı şiir hayatı üç dönemde incelenebilir: Garip öncesi (1936-1941), Garip dönemi (1941) ve Garip sonrası.
 Altın Dişlim 
Gel benim canımın içi, gel yanıma; 
İpek çoraplar alayım sana; 
Taksilere bindireyim, 
Çalgılara götüreyim seni. 
Gel, 
Gel benim altın dişlim; 
Sürmelim, ondüle saçlım, yosmam: 
Mantar topuklum, bopsitilim, gel. 
Baharın İlk Sabahları 
Tüyden hafif olurum böyle sabahlar 
Karşı damda bir güneş parçası, 
İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar; 
Bağıra çağıra düşerim yollara; 
Döner döner durur başım havalarda.
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Orhan Veli -2

Bihter Bilir
Sanırım ki günler hep güzel gidecek; 
Her sabah böyle bahar; 
Ne iş güç gelir aklıma, ne yoksulluğum. 
Derim ki: "Sıkıntılar duradursun!" 
Şairliğimle yetinir, 
Avunurum. 
Giderayak 
Handan, hamamdan geçtik, 
Gün ışığında hissemize razıydık; 
Saadetinden geçtik, 
Ümidine razıydık; 
Hiçbirini bulamadık; 
Kendimize hüzünler icat ettik, 
Avunamadık 
Yoksa biz... 
Bu dünyadan değil miydik? 
Bir de sevgilim vardır, pek muteber;
İsmini söyleyemem,
Edebiyat tarihçisi bulsun.
               O zamanlar ismini söyleyemediği sevgilisi “Nahit Hanım”dı Orhan Veli’nin. Hayatta iki varlığı oldu: Şiiri ve sevdası. Şiirleri okurlarının ezberinde... Sevgisine gelince, onu, tek büyük aşkı “Nahit Hanım”a vermişti: Bu kitap onun belgesi. Şiirimizde çığır açmış ustanın aslında nasıl bir gönül ustası olduğunu kanıtlayan mektuplarını okuduğunuzda onu çok daha yakından tanıyacaksınız. “Istanbul Türküsü” gibi pek çok şiirini daha iyi anlayacaksınız. 36 yıllık ömrüne neler sığdırdığını görecek, onu daha çok sevecek ama belki biraz da üzüleceksiniz. Nereden bakılsa, gizli saklı yaşanmış kırık bir aşk hikâyesine tanık olacaksınız. 64 yıldır çekmecelerde kalmış mektuplar, ince ince akan bir mağara suyu gibi dingin, dupduru ilk kez gün ışığına çıkıyor.
               Bu yapıtı okudum... Zavallı Orhan Veli dedim kendi kendime... Bir yandan yakasına yapışan yoksulluk ki; üzerinde tek beyaz ceketi var. Yaz-kış çıkart/a/madığı... Diğer yandan karşılık görmediği sevdiği kadın…  Ne denir ki; bu dünyada gün görmemiş, ancak öldükten sonra değeri bilinmiş...
               Nedense Orhan Veli’nin, ölümünden sonra müsveddesi diş fırçasına sarılı bir kâğıtta bulunan tamamlanmamış “Aşk Resmigeçiti” adlı şiiri, bende her zaman Nahit Hanım’ın yüzünü çağrıştırmıştır:
 
Aşk Resmigeçiti
Hiçbirine bağlanmadım 
Ona bağlandığım kadar. 
Sade kadın değil, insan. 
Ne kibarlık budalası, 
Ne malda mülkte gözü var. 
Hür olsak der, 
Eşit olsak der. 
İnsanları sevmesini bilir 
Yaşamayı sevdiği kadar.
 
               Hayat kısa.... Orhan Veli şiirleri gibi... Değer bilerek büyük ustayı doğumunun 100.yılında saygı ile, özlemle analım...
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Yannis Ritsos

Bihter Bilir
                      Çocuğun gördüğü düştür barış.
                      Ananın gördüğü düştür barış.
                     Ağaçlar altında söylenen sevda sözleridir barış.
             Bu dizeleri bilmeyen var mı acaba?Yunanlı şair Yannis Ritsos,1 Mayıs 1909 günü doğup,11  Kasım 1990 günü aramızdan ayrılmıştır.
             Ayışığı Sonatı (1956) adlı kitabıyla Ulusal Şiir Ödülü'nü, 1976'da Etna-Taormina Şiir Ödülünü ve pek çok uluslararası ödülü kazandı. Ritsos'un otuzdan çok kitabı yayınlanmıştır. Ritsos 1977 Lenin Uluslararası Barış Ödülü'nü almıştır.Şiirleri 80 kadar dile çevrilmiş ve milyonlarca insana ulaşmıştır.
             Siyasal görüşleri yüzünden Metaksas ve Papadopulos dönemlerinde Ege adalarında sürgün olarak yaşadı. 

Belki Bir Gün
Sana bu pembe bulutları göstermek istiyorum gecede. 
Ama görmüyorsun. Gece olmuş -insan neyi görebilir ki? 
          Artık senin gözlerinle görmekten öte bir seçeneğim yok, diyor, 
          demek ki yalnız değilim, yalnız değilsin. Gerçekten de 
          bir şey yok sana gösterdiğim yerde. 
Sadece bir araya gelmiş yıldızlar, yorgun, 
bir kır eğlencesinden kamyonla dönen insanlar gibi, 
hayal kırıklığına uğramış, aç, hiç biri türkü söylemeyen, 
terli avuçlarında ezik yaban çiçekleri. 
           Ama ben direteceğim, diyor, görmekte ve sana göstermekte 
           çünkü sen görmezsen, sanki ben de görmemiş olacağım- 
           hiç değilse senin gözlerinle görmemekte direteceğim- 
           ve belki bir gün buluşacağız başka yönlerden gelip.
                                                                      Yannis Ritsos
 Görülmemiş Bir Çiçek Açma
Haykırmak istiyordu 
Daha fazla dayanamayacaktı 
Sesini duyabilecek kimse yoktu orada 
Kimse duymak istemiyordu. 
Kendisi de korkuyordu sesinden 
İçinde boğuyordu sesini. 
Patlamak üzereydi susuşu. 
Birden, 
Havaya uçtu gövdesinin parçaları 
Özenle, sessizce toplayacaktı bu parçaları, 
Hepsini bir bir yerine yerleştirecekti 
Delikleri kapamak için. 
Ve rastgele bir gelincik, bir sarı zambak bulursa,onları da toplayacak, 
Kendisinin bir parçasıymış gibi gövdesine yapıştıracaktı 
Böyleydi, 
Delik deşik, 
Görülmemiş bir şekilde çiçek açıyordu işte.
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Behçet Necatigil -1

Bihter Bilir
Behçet Necatigil -1

Bugün size, aşağıdaki dizelerle seslenmek istiyorum.
Şiir, yaşamın karmaşası içinde soluk almamızı, yitirdiğimiz güzel duyguları yeniden hissetmemizi sağlamaktadır.

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.
 
Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.
 
Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.
 
Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vaktiniz olmadı.

Bu güzel dizeler Türk şiirinin önde gelen değerlerinden, 16 Nisan 1916 günü doğan, 13 Aralık 1979 günü aramızdan ayrılan Behet Necatigil'e ait.
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Behçet Necatigil -2

Bihter Bilir
Behçet Necatigil -2

Behçet Necatigil’in ilk şiiri, lise öğrencisi olduğu yıllarda Varlık dergisinde çıktı.
O tarihten ölümüne kadar hep eserler verdi.
Şiirlerinde evler, aile, çevre, aşk, bunalım, hastalık, yalnızlık ve ölüm temalarını işledi.
Eski ve yeni kelimeleri ustaca şiirine yerleştirdi.
Sağlam ve tutarlı bir şiir dünyası oldu.
Ölümle dalga geçmesini de bilmişti şair:

"Uzayacağa benzer,
Tutuştuğumuz lades.
İşi gücü bırakıp
Mezarlığa nazır
Bir eve taşındım
Ölüm, sen beni aldatamazsın,
Aklımda!"

Şair bir sözcüğe, bir söyleme, bir dizeye birden fazla anlam yükleyerek ilk bakışta basit gibi görünen şiirlerin sihirbazıdır. O basit gibi görünen şiirleri okumak çok keyif verir, derinine inmek için okuyucudan çaba ister şiir. Neredeyse bir Behçet Necatigil mihmandarına gereksinimi vardır okuyucunun. Onun şiirinde anlam tek değildir.
Öğrencileri Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu'nun hayatını anlatan Kelebeğin Rüyası adlı filmde onun da hayatından bir kesit canlandırıldı.

Unutmak adlı şiiriyle sizlere veda ederken; şairimizin güzel dizeleri hep anımsanacaktır diyorum.
Böyle kalacak 
Sahipsiz, açık 
Örtmeye üstünü 
Vaktimiz olmayacak. 

Düşünmek bile suç 
Gibi uzak yakınları 
İçlerinde yaşar mı 
Bilgimiz olmayacak. 

Yıllarca beraber 
Yalnız saatlerde 
Olsun hatırlanmaz mı 
Cevapsız kalacak. 

Kopmuş bağlar 
Sonunda öyle ki 
Neyimizdi kimdi 
Kimsemiz olmayacak.
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Dünya Şiir Günü

Bihter Bilir
Bir şiir de bizden bir şairden verelim:
 
ZULME DİRENMEKTİR HAYAT
 
On beşine bastı mı
dudaklarında bir türkü
elinde bayrak
kavga sokaktaki oyuna benzer artık
çocukluğu
benzemez
çocukluğa
Deniz okşayabilir mi
sarışın bir dağın
rüzgarlı saçlarını
uzanarak yelesine hayatın
tutuklayabilir mi zindanlar
onun
vuruşkan sevdasını
 
Açar da acının rüzgârına
hüznün solgun yelkenini
ne zindan karanlığı
ne zulüm
ne işkence
indiremez dudaklarındaki gülümsemenin bayrağını
 
AHMET TELLİ
* * *
Yer gök şiir olsun. Sözcükler bir bir sıraya girip ruha dokunsun.
 
Şiirle ve sevgiyle kalalım... 
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Mustafa Irgat - Vivaldi

Bihter Bilir

Bugün, zamana damgasını vuran iki ayrı sanatçı ile sizleri buluşturacağım.

İlk sanatçı Mustafa Irgat... Orhon Murat Arıburnu şiir ödülünü "Ait'siz Kimlik Kitabı"ile 1995 yılında almıştır...

 22 Ocak 1950'de İstanbul'da doğdu. Saint-Joseph Lisesi'nde okudu. İlk şiiri Yeni Dergi’de çıktı (1971). Sokak ve Beyaz dergilerinde şiir, Yeni Sinema, Nokta ve Gündem’de sinema yazıları yayımladı. Resim yaptı. Ait'siz Kimlik Kitabı (1993) şiirlerinden, Duhuldeki Deney (1995) adlı kitabı sinema yazılarından oluşuyor. Mustafa Irgat 3 Mart 1995 tarihinde İstanbul'da öldü. Geriye şiirleri kaldı...
Temsil Edilmeyen'e
Soluğunu aileden birinin soluğunda duyduğuydu, 
anısı ten kimya ve katran safran meleği uç-uç; 
günü toz içre kaydırılan toprak tabut, -yönü 
havzapol yerine geçmiş kuyruklu bir külyıldız 
estikçe denizi yağan revnağa, yürü ya kulu'm 

Arrrzuuuuuu tüneli açıkken çünkü, kurum es'inde 
birbirini kesenlerden aslına dönemiyordu ülkem. 
ve yazıklanmanın kamburu karşı kıyıda kalmıştı; 
sırtından dolunay bir sırt izleniyordu fazladan. 

Beynin sessiz bir bölgesinin adı sanki ayna, 
katı bir tabaka, kendini dümdüz aşırtmış 
sayıyla kendimize gelelim diye, yüz yüze. 
- ' Hem ölümsüzlük ölümsüzlük söz konusu mu hâlâ? '     - Mustafa Irgat –
  
  İkinci sanatçı da müzik dünyasından İtalyan besteci Vivaldi...
·  Antonio Vivaldi, İtalyan barok klasik müzik bestecisi, virtüöz kemancı ve rahip. "Kızıl rahip" lakabıyla tanınan Vivaldi, beş yüzden fazla konçerto bestelemiştir ve konçertonun babası olarak anılır. Vikipedi
·  ·  Doğum: 4 Mart 1678, Venedik, İtalya
·  Ölüm: 28 Temmuz 1741, Viyana, Avusturya
·  Besteler: Dört Mevsim, Gloria, Orlando furioso, Nisi dominus…
· 
·  http://www.youtube.com/watch?v=7pwXbYx7p34 tıkladığınız an, evrene ve ruhunuza yayılacak muhteşem bir ezgi… Sizi başka diyarlara götürecektir. (Vivaldi dört mevsim linki)

· 
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Küçük İskender

Bihter Bilir
1964 yılında dünyaya Derman İskender Över adı ile dünyaya gelip,"Küçük İskender" adı ile Türk şiirinde ünlenen şair; Cerrahpaşa Tıp Fakültesini son sınıfta bırakarak edebiyatla uğraşmaya başlamıştır.
2000 yılında; Orhon Murat Arıburnu ödülleri'nde "Bir Çift Siyah Eldiven" adlı şiir kitabı ile birincilik aldı.
2006 yılında; Melih Cevdet Anday şiir ödülünü de,"İskender'i Ben Öldürmedim"adlı kitabı ile almıştır.
Son olarak da; yedincisi düzenlenen 2014 Erdal Öz Edebiyat ödülüne değer bulundu.
Ödül verilme gerekçesi olarak; "Türk şiirine getirdiği özgün soluk ve şiir dilinin geliştirilmesinin yanı sıra otuz yıl boyunca tavrındaki tutarlılık" gösterilmiştir.

Bu ödül 2 Nisan 2014 günü Pera Palas'ta kendisine verilecektir.

Şiirlerinden örnekler okumak isterseniz, buyurun....

aşk, biraz aşağılanmıştır 
kadın terzilerin neresinden baksam 
irtifa kaybeder hücum ve şiddet 
geri sayım: dört-üç-iki-bir-sıfır 
patlar yükselir gider ağzım! 
                                   Küçük İskender
Artık kalbim yok ağladığımda sana 
Düşündüğümde seni artık kalbim yok 
Seni anlatırken birilerine, atmıyor kalbim 
Atmıyor kalbim seni gördüğümde rüyalarımda 
İstediğin gibi yaptım; artık kalbim yok! 
Küçük bir velede verdim onu, oyuncak niyetine............
                                     Küçük İskender
Bir organ nakli gibi sevmiştim seni; 
Çürük gözlerine bağışlanan ellerim, 
Yırtık dudaklarına bağışlanan şiirlerim.. 
Darmadağın kadınların,darmadağın ettiği erkekler gibi 
Sevmiştim seni... 
Çok eskitilmiş bir aşkın hatırlanması, 
Sevgilinin resmi karşısında çocuksu bir iç kanaması 
Aslında işin açıkçası; 
Rüzgarın fırtınaya dönüşmesi gibi 
Hayatına yönelik bombalı bir saldırı gibi 
Geriye çekilirken herkesi öldürmek gibi 
                                           Küçük İskender
Modern şiirin öncülerinden olan şair; içinden geldiği gibi yazıyor.Yaşı 50 olmasına karşın; gençler tarafından şiirleri büyük bir keyfle okunmakta. Bilgi peşinde ailesi olarak; nice şiirli yıllar Küçük İskender'e.....
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - ŞEREF BİLSEL

Bihter Bilir
ŞEREF BİLSEL

1972 yılında Rize'de doğdu. Rize Lisesi'nden mezun oldu. Bir süre, botanik ve toprak bilgisi okudu. Dumlupınar Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu. Özel bir televizyon kanalında program yapımcılığının yanında kültür sanat danışmanlığı da yaptı. Şiir, deneme ve eleştirileriyle pek çok dergide yer aldı.

Bilsel'in Dar Zaman Rivayetleri(1996), Bıldır(1999) adlı 1998 şiir yıllığı çalışması ve Magmada Kış Mevsimi(2003) adlı bir şiir kitabı bulunuyor.

Şeref Bilsel'in özyaşamından bir kesit sadece. Ancak şairimiz bu yıl Antalya'da düzenlenen "18. Altın Portakal Şiir Ödülü'ne" değer bulunmuştur.

Şairimizin yüreğinden şiir eksik olmasın...

 DÜNEBAKAN
Attar okudum, üstüm başım baharat
tanrı’dan gömlek isteyen biri vardı yanımda
ruhu rüzgâr alan ve yaralı bir gül
gezdiren karnında
bir yoksulluk sesi almış yürümüş evde
üş ağız iç içe girmiş, kim kırmış bu kadını
bahar için bunca sözü dal yapan toprak nerde?

Ağzıdır herkesin yurdu ve avuntunun
sarı kâğıtları…
Attar okudum
üstüm başım baharat
taş yutmuş
gibi siyah
doğu
nun
ağıtları

Şimdi yağan yağmursa göğün küfrüdür bize
dikenleşir düne batmış hüzünlü filikalar
kim kırmış bunca kadını gözünü bulan ağlar
göz bir uçurumdur, yarı yeşil yarı toprak
düşenlerin sesi yatar benim çakıllı derimde
Attar okudum dün gece
tanrı uyumuş kalmış üzerimde
(Mecnûn Dalı’ndan)
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Nazım Hikmet

Bihter Bilir

Nâzım Hikmet... Bir zamanların vatan haini, bir zamanların vatan şairi ama tüm zamanların vazgeçilmeyeni... Yıllarını mapusta geçirmesine karşın, yaşamdan vazgeçmeyen, mücadelesine hep devam eden "mavi gözlü dev"...
Bir bakmışız kadınlara, bir bakmışız yoksul, ezilen halka, bir bakmışız Simavna Kadısı oğlu Şeyh Bedrettin'e dizeleriyle seslenip ölümsüzlüğe imzalar atmış...

Nâzım Hikmet, gönlü ülkesinde, bedeni gurbette kalan, son vasiyeti yerine getirilmeyen/getirilemeyen büyük şair...
Nâzım Hikmet, yıllarca gizli-saklı dizeleri okunan, okundukça büyüyen, büyüdükçe ölümsüzleşen şair...

İyi ki ülkemizde doğup yaşamış, -gurbette aramızdan ayrılsa da- yıllar içinde, nesiller boyu dizeleri dilden dile dolaşacak... Ülkemin "romantik devrimcisi", şiirlerin yüzyıllar boyu dilden-dile, gönülden-gönüle dolaşacak..
 
Bence şimdi sen de herkes gibisin
Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor 
Onlardan kalbime sevda geçmiyor 
Ben yordum ruhumu biraz da sen yor 
Çünkü bence şimdi herkes gibisin.
 

HOŞGELDİN... - NÂZIM HİKMET
 Hoş geldin!
Kesilmiş bir kol gibi
omuz başımızdaydı boşluğun...
Hoş geldin!
Ayrılık uzun sürdü.
Özledik.
Gözledik...
Hoş geldin!
 

GİDERAYAK...
Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
Ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
Kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
Oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Ataol Behramoğlu

Ataol Behramoğlu
Bugünkü şairimiz, 1942’de yaşama merhaba diyen, 2002’de "Türkiye PEN Yazarlar Derneği, Dünya Şiir Günü Büyük Ödülü"nü alan, 2008 yılında ABD'de şiirlerinden bir kısmı yayımlanan, aynı yıl kendisine Rusya'da "Uluslararası Puşkin Nişanı” verilen, bir özel üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışan... İmgeci şiirden yalın ve toplumcu şiire geçerek siyasal düşüncenin şiirde eritilmesini amaçlamış; 1960 sonrası toplumcu şiirin öncülerinden olan ATAOL BEHRAMOĞLU... 

Gece Vakti Kimdir Kapıyı Çalıp Gelen
Gece vakti kimdir kapıyı çalıp gelen
Yitirdiğim bir mutluluk mu
Habercisi mi gelecekteki bir mutluluğun
Gece vakti kimdir kapıyı çalıp gelen
içimde bağıran acılar mı
Serseri, başıboş bir rüzgâr mı
Gece vakti kimdir kapıyı çalıp gelen
     Ya da...
Değişir rüzgârın yönü 
Solar ansızın yapraklar; 
Şaşırır yolunu denizde gemi 
Boşuna bir liman arar; 
Gülüşü bir yabancının 
Çalmıştır senden sevdiğini; 
İçinde biriken zehir 
Sadece kendini öldürecektir; 
Ölümdür yaşanan tek başına 
Aşk iki kişiliktir. 
    ve...
Her gündüze uyandığımda 
Yeni bir hayat derdim içimden 
Gece ölümün soğukluğu 
Ve bende acının korkusu 
Sözler verdim... Tutamadım. 
Bir zaman sonra ben oldum 
Gündüze bakıp ağlayan 
Gecenin karanlığında 
Dünyayı sarmalayan. (Sıradan Akşamlar) 

O zaman yaşayan şairlerin değeri biline... 
Şiirle güzel günlere...
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - 27 mart Dünya Tiyatrolar günü

Bihter Bilir

Öyle bir ülkede yaşıyorum ki, yediden yetmişe herkes neredeyse anadan doğma oyuncu. Eee, ne de olsa Nasrettin Hoca'nın torunlarıyız... Genlerimizde var yani oyunculuk. Derken… Tepelerden bir ses duyulur: "Ben böyle sanatın içine tüküreyim." Hal böyle olunca oyuncular daha bir bilenir olmuş, heykeltraşlar daha bir neş'e ile yontmuşlar yapıtlarını, daha bir başkaldırı ile oyunlar oynanmış inadına... Ve şiirler okunmuş en yüksek perdeden, tiratlar atılmış tiyatro sahnelerinden...

27 Mart... Dünya Tiyatro Günü...
Dünya Tiyatro Günü, tiyatro dünyasındaki insanlar için sahne sanatlarının insanları bir araya getirici gücünü kutlamak, seyirciyle daha iyi bir iletişim kurmak ve insanlar arasındaki anlayış ve barışı artırmak için bir fırsat olarak görülmektedir. Dünya Tiyatro Günü’nde yapılan etkinlikler, uluslararası işlevlerinin yanı sıra ulusal ve bölgesel tiyatro gruplarının bir araya gelmesinde de rol oynamaktadır.

Yaşadığım kent Aydın'da bu etkinlik birkaç gün sürüyor. Amatör oyuncular açık havada, meydanlarda, salonlarda oyunlarını halka sergileme gayreti içinde...

Bugüne özel ben de kendi dizelerimle size veda etmek isterim...

SAHNE
  Hayat...

Bir oyundu sahnelenen
Kırık dökük bir sahnede
tozlu bir döşemeydi.
Herkes kendi sahnesinin
başrol oyuncusuydu.
Rolünü ezberlemişti
Ve hak edebilmek için alkışı
sonu beklememeliydi.
Final şanına uygun
kırık dökük sahnede
dimdik, ayakta olmalıydı.
Hayat...
ve...
Perde...   
                           Bihter Bilir

 
Unutmayalım, yaşamın kendisi bir tiyatro sahnesi...
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Yorgo Seferis

Bihter Bilir
Bugün de dünya şiirinden Nobel ödüllü bir şairi tanıtmak isterim size. 20. yüzyıla damgasını vuran Yunanlı şair Yorgo Seferis... 13 Mart 1900’da Urla'da doğan şair, 1971 yılında Londra'da ölmüştür. Yunan edebiyatında simgeciliğin öncüsü olup, halkının ve çağdaş insanın trajik durumunu şiirlerine yansıtmıştır.
 
YADSIMA
Bir güvercin gibi ak
o gizli kıyıda
susadık öğle üzeri;
ama tuzluydu sular.
Sarı kumların üstüne
adını yazdık onun,
ama bir rüzgâr esti denizden
ve silindi yazılar.
Nasıl bir ruh, bir yürek,
nasıl bir istek ve tutkuyla
yaşadık; yanılmışız!
Değiştirdik öyle yaşamayı.
 
BEYAZ KÂĞIT
Ne idiysen onu yansıtan
amansız bir ayna şu beyaz kâğıt.
Senin sesinle konuşur beyaz kâğıt
senin gerçek sesinle
beğendiğinle değil;
senin eserindir, boşuna harcadığın
bu hayat.
Yeniden ele geçirebilirsin belki
seni başladığın yere
fırlatan bu kayıtsız nesneye
tutunabilirsen eğer.
Bunca yer gezdin; aylar, güneşler gördün
ölülere, dirilere dokundun
inlemesini bir kadının
kinini büyümemiş bir çocuğun
ama bir hiç olacak bütün bu duydukların
sen bu boşluğa güvenmedikçe.
Yitirdiğini sandığın şeyleri bulacaksın
belki orada;
gençliğin filizlenişini, yaşlılığın çöküşünü.
Hayatın sen ne verdiysen odur
bu boşluk sen ne verdiysen odur
bu beyaz kâğıt.                                                                                              
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Adnan Yücel

Bihter Bilir


Bugünkü şairimiz bizlere çok erken veda edip aramızdan ayrılan Adnan Yücel... 1953-2002.
"Şiirimizde  Garip Hareketi" üzerine master yapan şairin on şiiri Hollanda diline çevrilmiştir. Kısa yaşamına dokuz şiir kitabı sığdıran şairimizin şiirlerinden birkaç örnek okumak istersiniz diye düşündüm.
 
Sabrın çalkalanıp taştığı sulardadır 
Çığlıklarla parçalanmış uykularda 
Buruşturulup atılmış aşklarda 
Ve çalınmış mutluluklardadır 
Ses ile yürek 
Büyük rüzgârların o yanık şarkısı 
Hâlâ yükselir içimizden dağılır 
Coşkunun doruklarında sürer yankısı 
                               (Acıya Kurşun İşlemez)
 
Hep açlığında büyür yaşamın 
Hep korkulusunda dolanır 
Gezer durur elden ele 
Şiirsiz sancılar kıvranır 
Zavallı tutsak yürek 

Bugün onlardadır yarın bizde 
Çırpınır ha çırpınır 
Bir ağlamaklı şiir dizesi 
Bir yıpranmış imge diye
                               (Zavallı Tutsak Yürek
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı-Pınar Kür

Bihter Bilir

Bugün yaşayan değerlerden birini sizlere tanıtmayı istedim...

Pınar Kür (Doğum: 15 Nisan 1945, Bursa) Yazar, romancı, öykücü, çevirmen ve akademisyen... Kışları İstanbul'da yaşayan yazarımız, yaz aylarında Ayvalık'ta yazarlık atölyesinde eğitim vermekte. Ben de geçtiğimiz yaz katılmak istedim ancak geç kalmıştım. Belki bu yaz...
 
“Pınar Kür, romanlarını ve öykülerini aşk, iktidar ilişkileri (kişisel-­siyasi), cinsellik, kadın ve cinayet gibi konular etrafında şekillendirmiştir. Yazar, bu konuları hemen her eserinde belli bir düzeyde bir araya getirmiştir. Pınar Kür, birkaç siyasi ve toplumsal olay hariç, ulusal, sosyal ve toplumsal herhangi bir konuyu ele alıp incelememiştir.”


Her romanı ve öyküsünde farklı bir anlatım biçimi deneyen yazarın romanları özellikle, anlatım teknikleri ve bakış açıları bakımından zengin bir özellik taşır.  Pınar Kür üzerinde  birkaç yüksek lisans çalışması yapılmış ama eserleri ve sanatçı kişiliği birçok yönden ele alınmamıştır. 


 Romanları
  • Yarın Yarın (1976)
  • Küçük Oyuncu (1977)
  • Asılacak Kadın (1979)
  • Bitmeyen Aşk (1986)
  • Bir Cinayet Romanı (1989)
  • Sonuncu Sonbahar (1992)
  • Cinayet Fakültesi (2006)
 
Öykü kitapları
  • Akışı Olmayan Sular (1983) - Sait Faik Hikâye Armağanı
  • Bir Deli Ağaç (1992)
  • Hayalet Hikayeleri (2004)
  • Söyleşi Kitabı
  • Aşkın Sonu Cinayettir - Mine Söğüt - 2006 - Pınar Kür ile söyleşi.
  Romanlarının ve öykülerinin sayfaları arasında kaybolmaya ne dersiniz?
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı-Enver Ercan

Bihter Bilir
Türk şiirinin önde gelen değerlerinden, 16 Nisan 1916 günü doğan, 13 Aralık 1979 günü aramızdan ayrılan Behçet Necatigil anısına 1980'den bu yana ailesi tarafından düzenlenen Necatigil Şiir Ödülü, 2014 yılında Türkçenin Dudaklarısın Sen adlı kitabı için oy birliğiyle Enver Ercan’a verildi. Doğan Hızlan’ın başkanlığında toplanan seçiciler kurulunun ödüle ilişkin açıklaması şöyle:

“Enver Ercan bu kitabında çağdaş şiirimizin ustalarını konu edindiği anı-düş şiirleriyle geçmiş şiirimize lirik bir saygı duruşunda bulunurken, ustalar aracılığıyla şiir sanatının gizleriyle de okurlarını buluşturuyor. Bu şiirler Enver Ercan’ın şiirleri olduğu kadar şiirimizin büyük ustalarından günümüz okurlarına birer selam olarak da okunabilir. Türkçenin Dudaklarısın Sen lirik şiirimize yeni bir pencere açmasıyla da önemli bir yapıt olarak değerlendirilmiştir.” 

2014 yılı Seçiciler Kurulu’nda Eray Canberk, Cevat Çapan, Refik Durbaş, Turgay Fişekçi ve Doğan Hızlan yer alıyordu.
 
           Enver Ercan.....1958 yılında İstanbul'da doğdu. 1985-1990 yılları arasında çesitli basın-yayın kuruluşlarında çalışan, tv ve radyo programları hazırlayan Ercan, 1990 yılından beri Varlık Dergisi Yayın Yönetmenliği görevini sürdürüyor. 1996 Abdi İpekçi ödülünü mektup dalında alan şairin, "Geçtiği Her Şeyi Öpüyor Zaman" adlı şiir dosyası 1997 Cemal Süreyya Şiir Ödülü'ne değer bulundu.
 
                Geçtiği Her Şeyi Öpüyor Zaman
 
koltuğunun yerini değiştirdim dün
yüzün beliriyordu camda
dudaklarından geçen güvercin
tozunu alıyordu sözcüklerin
sen ağzını açmıyordun ama
 
hadi çevir telefonu
bari dostluğunla oyala
 
bu akşam da gülümsüyorsun fotoğrafta
gözlerinde taraf tutan bir sevgi
yüzün bana ayarlı
rüzgâr almayan bir sabahtı
ama kokun hâlâ odamda
 
hem içindeydim o anın
hem de dışında
sen yalnızca şaşırtmıştın
tutan bendim zamanı
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Arkadaşım Badem Ağacı

Bihter Bilir


ARKADAŞIM BADEM AĞACI 
Sen ağaçların aptalı
Ben insanların
Seni kandırır havalar
Beni sevdalar
Bir ılıman hava esmeye görsün
Düşünmeden gelecek karakış..
Acarsın çiçeklerini ..
Bense hayra yorarım gördüğüm düşü...
Bir güler yüz bir tatlı söz..
Açarım yüreğimi hemen
Yemişe durmadan çarpar seni karayel
Beni kara sevda
Hem de bilerek kandırıldığımızı
Kaçıncı kez bağlanmışız bir olmaza
Ko desinler bize şaşkın
Sonu gelmese de hiçbir aşkın
Açalım yine de çiçeklerimizi
Senden yanayım arkadaşım
Havanı bulunca aç çiçeklerini
Nasıl açıyorsam yüreğimi
Belki bu kez kış olmaz
Bakarsın sevdan düş olmaz
Nasıl vermişsem kendimi son sevdama
Vur kendini sen de bu güzel havaya
                                                  AZİZ NESİN
 
Ah badem ağacı... Gördün güneşi aldandın yine. Kupkuru dalların birden bire çiçeğe durdu önce. Sonra yeşerdi yaprakların bir bir... Görsel bir şölene dönüştürdün evreni. Ama arkasından esen rüzgârı, fırtınayı, sağanağı düşünmedin. Bir fırtınayla çiçeklerinin yerlere döküleceğini hiç mi hesap etmedin? Her yıl aynı yanlışı yapmaya devam ettin.


Şöyle bir bakıyorum doğaya... Takvimini neredeyse hiç şaşırmıyor. Zamanı gelince aldansa bile erkenden açan, çiçeğe dursa da dalları, ya da bir rüzgârla tarumar olsa da zamanında meyve vermeyi biliyor.
Tıpkı insanlar gibi... Doğuyor, büyüyor, yaşıyor ve ölüyor. Zamansız mevsimler yaşıyor zaman içinde. Biz bunlara "hata yapmak" diyoruz. Ya da yaptığı hatalardan ders çıkarabiliyorsa "deneyim kazandı" diyoruz. Her ne kadar bu deneyim kazanma aşamasında, taşlar yerinden oynasa da, yaralar alınsa da işe yarıyor.
Zamansız zamanlar yerine, her şey zamanında diyorum... Bir bahar akşamı sevgiyle kucaklıyorum tüm evreni.. Ama öncelik badem ağacının...
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Ahmet Telli

Bihter Bilir
Bugün günlerden Ahmet Telli olsun istedim.
2011 yılında, şiirin altın portakalına değer görülen (Nida adlı şiir kitabı ile) yaşayan öğretmen-şairlerden sadece biri..


"Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen
Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu
Şu samanyolu hani avuçlarından dökülen
Kum taneleri var ya onlardan birindeyim
Yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor
Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte

Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum"
derken......

"Gün biter gülüşün kalır bende
anılar gibi sürüklenir bulutlar
Ömrümüz ayrılıklar toplamıdır
yarım kalan bir şiir belki de"


ile duygulara dokunur ki; bu şiiri bestelenmiştir.

1960 sonrası toplumcu gerçekçi şiirimizin ikinci kuşağında yer alan özgün şairlerden. Romantik ve başkaldırıcı şiiriyle bir yandan da Attilâ İlhan'a yakın durduğu söylenebilir.

On bir şiir,b ir öykü kitabı ve yazılarıyla edebiyat dünyamızda isim yapan Ahmet Telli bize.....

Bulvar kahvelerinde arabesk bir duman
Sis ve intihar çöküyor bütün birahanelere
Bu kentin künyesi bellidir artık ve susuşun
İsyan olur milyon kere, hiç bilmez miyim
Sokul yanıma sen, ellerin sımsıcak kalsın
Devriyeler basıyor karartılmış evleri yine

Gidersen yıkılır bu kent kuşlar da ölür
Bir tufan olurum sustuğun her yerde 


 güzel dizeleriyle ses olmaya devam edecektir...
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Rıfat Ilgaz

Bihter Bilir
Hepimiz onu "HABABAM SINIFI"nın babası diye tanıyıp sevdik...
Sonra tanıdıkça gözümüzde devleşti. Bizden sonra çocuklarımıza okuttuk yapıtlarını, sevdirdik...
Evet evet bildiniz.. Rıfat Ilgaz'dan bahsediyorum. 7 Mayıs günü Kastamonu'nun Cide ilçesinde dünyaya gelen Ilgaz 7 Temmuz günü (1993) aramızdan ayrılmıştır.
(Madımak olayları sırasında ölen dostu Asım Bezirci'ye çok üzgün olarak...)
 

Kasnağından fırlayan kayışa kaptırdın mı kolunu Alişim!
...
Gidenler gitti Alişim,
Boş kaldı ceketin sağ kolu...
...
Varsın duvarda asılı kalsın bağlaman
beklesin mızrabını.

 
şiiri belleklerde yer almıştır. Ayrıca "Karartma Geceleri", "Sınıf" adını verdiği şiir kitabı ve diğer yapıtları ile edebiyat dünyasında yer edinmiştir.

1944'ün Ocak ayında yayınladığı "Sınıf" kitabıyla adliyeler ve hapishaneyle tanışmış oldu. Bir süre saklanan Ilgaz, 24 Mayıs 1944'te Birinci Şubeye teslim oldu. 6 ay cezaya çarptırılan yazar, hapishaneden çıktığında hem öğrenciliğini hem de öğretmenliğini kaybetmişti. Sağlığı da oldukça bozulan Ilgaz, Heybeliada Sanatoryumu'na yattı. 1946 yılında öğretmenliğe kısa bir süreliğine dönse de, sonunda 1947'de temelli olarak bu şansı kaybetti. Bununla birlikte sanatoryuma yatabilme hakkını da kaybetmiş oluyordu.

Hayatı dergi ve gazetecilik ile şiir yazarak geçiyordu. 1953 yılında "Devam" kitabı da toplatıldı ve yazar hakkında soruşturma açıldı. 27 Mayıs'tan hemen önce gönderilmesi planlanan sürgünden 27 Mayıs 1960 askeri müdahelesiyle kurtuldu. 1966'da Ilgaz'ın oyunlaştırdığı "Hababam Sınıfı" romanı Ulvi Uraz Tiyatro Topluluğu tarafından sahnelendi. Aynı oyun 1969 yılında İstanbul Tiyatrosu'nda sahneye kondu. Aynı yıl "Çatal Matal" oyunu da Ankara Sanat Tiyatrosu'nda sahnelendi.

Son Şiirim
Elim eline değsin
Isıtayım üşüdüyse
Boşa gitmesin son sıcaklığım.
 
·         1982 Yıldız Karayel ile Madaralı Roman Ödülü
·         1982 Yıldız Karayel ile Orhan Kemal Roman Armağanı
·         1987 Ocak Katırı Alagöz ile Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü
·         1993 Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü.

Sonra....
Bakıyoruz arkamıza ki; bu dünyadan bir RIFAT ILGAZ geçti...
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Vedat Türkali

Bihter Bilir
VEDAT TÜRKALİ

Yaşayan bir efsane ile bugün sizlere seslenmek istiyorum:

Oyuncu Deniz Türkali ile yönetmen Barış Pirhasan'ın babası...
Deniz Türkali'nin kızı Zeynep Casalini'nin dedesi...
Merih Pirhasan'ın eşi...
1919 yılında 13 Mayıs günü Samsun'da dünyaya gelen; senarist, şair ve romancı Vedat Türkali diyorum..
"Bir Gün Tek Başına"ve "Mavi Karanlık" romanlarıyla Türk edebiyatının klasikleri arasına girmiştir.
 
Aldığı ödüller: 
1965 Antalya Altın Portakal Film Festivali, En İyi Senaryo Ödülü, Karanlıkta Uyananlar
1970 TRT Oyun Ödülü (Dallar Yeşil Olmalı)
1974 Milliyet Yayınları Roman Yarışması Birincilik Ödülü
1976 Orhan Kemal Roman Armağanı


Yapıtları: 
·         Bir Gün Tek Başına (roman, 1974)
·         Eski Şiirler, Yeni Türküler (şiirler, 1979)
·         Üç Film Birden (senaryolar, 1979)
·         Mavi Karanlık (roman, 1983)
·         Eski Filmler (senaryolar, 1984)
·         Bu Gemi Nereye (yazılar, anılar, 1985)
·         Dallar Yeşil Olmalı (oyun, 1985)
·         Tek Kişilik Ölüm (roman, 1989)
·         Özgürlük İçin Kürt Yazıları (yazılar, 1996)
·         Güven (roman, 1999)
·         Komünist (anı, 2001)
·         Yeşilçam Dedikleri Türkiye (roman, 2001)
·         Bu Ölü Kalkacak (oyun, 2002)
·         Dallar Yeşil Olmalı (oyun, 2002)
·         Kayıp Romanlar (roman, 2004)
·         Yalancı Tanıklar Kahvesi (roman, 2009)
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Sait Faik Abasıyanık

Bihter Bilir
         Türk hikayeciliğinin önde geleni, modern Türk hikayeciliğinin öncüsü... Roman ve şiirleriyle de edebiyat dünyamızda unutulmayan Sait Faik Abasıyanık'ı tanıtmak isterim...
         Sait Faik öyküye kazandırdığı yeniliklerle "kökü kendisinde olan" bir yazar olarak kabul edilmiştir. Abasıyanık öykülerinde kendisinden yola çıkarak bireyler üzerinde ve onların sorunları üzerinde yoğunlaşmıştır. Öykülerinde "balıkçı, işsiz, kıraathane sahibi" kişileri ele almıştır. Kısacası "insanı ele alan yazar" olmuştur. Kendisinden sonra gelen "Ferit Edgü, Adalet Ağaoğlu ve Demir Özlü" gibi yazarlara da öncülük etmiştir.
        Sait Faik'in kişiliği ile öyküleri arasında yakın ilişki gözlemlenir. Yazarın öykücülüğünü üç bölümde toparlarsak; birinci bölümde, insan sevgisi ağır basar. Öyküsündeki kişilerin iyi insan oldukları ve bu yüzden çok sevildikleri anlatılır. İkinci bölümde; anlatım dili değişir. Devrik cümleler ve argo sözcükler öykülerinde yer almaya başlar. Özgür hikaye anlayışı ile yazmaya başlar. Bu dönemde Nurullah Ataç'a öykündüğü söylenir. "Ve" bağlacını kullanmamaya özen göstermiştir. Hikayelerinde şiir kokusu var denildiğide; Abasıyanık "şiir yazıyorum hikaye kokusu var, hikaye yazıyorum şiir kokusu var deniliyor. Demek ki; ben ne hikayeciyim, ne de şairim" diyerek sitemde bulunmuştur.
       Üçüncü bölümde ise, sürrealizm'in etkisindedir.
       11 Mayıs 1954 'de 47 yaşında aramızdan ayrılan Sait Faik Abasıyankı'a saygılar...       
       Yazar adına her yıl "öykü ödülü" verilmektedir. Şiirlerinden örnek verecek olursak....

O VE BEN
Sana koşuyorum bir vapurun içinde 
Ölmemek, delirmemek için. 
Yaşamak; bütün adetlerden uzak 
Yaşamak.... 
                 Hayır değil, değil sıcak 
                 Dudakların hatırası; 
                 Değil saçlarının kokusu 
                 Hiçbiri değil. 
Dünyada büyük fırtınaların koptuğu böyle günlerde 
Ben onsuz edemem. 
Eli elimin içinde olmalı, 
Gözlerine bakmalıyım, 
Sesini işitmeliyim. 
Beraber yemek yemeliyiz 
Ara sıra gülmeliyiz. 
Yapamam onsuz edemem. 
                 Bana su, bana ekmek, bana zehir; 
                 Bana tad, bana uyku 
                 Gibi gelen çirkin kızım. 
                 Sensiz edemem.
            Öyküleri: Semaver (1936, Remzi Kitabevi), Sarnıç (1939, Çığır Kitabevi), Şahmerdan (1940, Çığır Kitabevi), Lüzumsuz Adam (1948, Varlık Yayınları), Mahalle Kahvesi (1950, Varlık Yayınları), Havada Bulut (1951, Varlık Yayınları), Kumpanya (1951, Varlık Yayınları), Havuz Başı (1951, Varlık Yayınları), Son Kuşlar (1952, Varlık Yayınları), Alemdağ'da Var Bir Yılan (1954, Varlık Yayınları), Az Şekerli (1954, Varlık Yayınları), Tüneldeki Çocuk (1955, Varlık Yayınları)
             Romanları: Medarı Maişet Motoru (1944, Ahmet İhsan Basımevi), (1952, ikinci baskı, Birtakım İnsanlar adı ile), Kayıp Aranıyor (1953, Varlık Yayınları)
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Gülten Akın

Bihter Bilir
Bugün yine Türk şiirine büyük emek veren, damgasını vuran bir şairimizi tanıtmak isterim.

Gülten Akın (d. 1933, Yozgat). Türk şair ve yazar.

1933 yılında Yozgat’ta doğdu.
Ortaöğrenimini Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi 'nde tamamladı.
1955'te Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi.
1956’da Yaşar Cankoçak'la evlendi. Beş çocuk büyüttü.
1958-1972 arasında kaymakam olan eşinin görevi nedeniyle Anadolu’nun çeşitli ilçelerinde yaşadı.
Gevaş, Alucra, Gerze, Saray ilçelerinde ve Kahramanmaraş'ta yardımcı avukatlık, avukatlık ve öğretmenlik yaptı.

Şiirlerinde; folklor öğelerinden yararlanan Gülten Akın'ın şiirleri birçok dile çevrilip,"Deli Kızın Türküsü" bestelenmiştir..

•    Büyü Yavrum: Grup Yorum (1987), Edip Akbayram, Kemal Sahir Gürel (1988)
•    Deli Kızın Türküsü: Sezen Aksu (1993)
 

Şiirleriyle birçok ödüle sahip olan Gülten Akın şiirlerinden bazıları....

Selam olsun bizden önce geçene
Selam olsun dosta, hasa, çile çekene
Selam olsun dayanana, düşene
Yüreğim yürektir, bakma gözüm yaşına
Git oldu can, sürgün geldi dayandı
Sorulmasın vatanımız ilimiz.
                                             Gülten Akın

Siz dayanılmaz bir "Günaydın"sınız
Sabah sabah insanı ayağına getiren
Hiç yoktan dünyayı kendini sevdiren
Siz çocuk ağızlı bir "Günaydın"sınız
Çocuk ağzınızla biraz daha durun
Gittiğinizde güz gelmiş olacak
Güz gelirken bir yanı kara sevdalarla
Avcumda bu yavru kuş varken tedirgin
Sizde tutunacak yaslanacak kollar
Biraz daha durun biraz daha
Karayı kaldırın mavi koyun umudumu götürmeyin
                                                Gülten Akın

 
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Şükrü Erbaş

Bihter Bilir
Bugün size bir şairimizi daha tanıtmak istiyorum: Şükrü Erbaş.
Kendisi geçen yıl verilen 17.Antalya Altın Portakal  şiir ödülü sahibidir.
Günümüzde yaşayan şairlerin değeri çok az bilinmesine karşın, Antalya bu konuda çok hassas...Her yıl bir şair bu ödüle aday gösteriliyor...

Şükrü Erbaş kimdir?
1953'te Yozgat'ta doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara'da Gazi Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilimler Bölümü'nden 1978'de mezun oldu. Toprak Mahsulleri Ofisi'nde memurluk ve yöneticilik yaptı, bu kurumdan emekli oldu. Yarın dergisi yazı kurulunda görev yaptı (1984). Edebiyatçılar Derneği'nde yöneticilik görevinde bulundu (1993-1999). Şair, halen Antalya'da yaşamaktadır.
   
Şiirlerinde; toplumu yönlendirme kaygım yok demesine karşın, topluma karşı hep duyarlı olup şiirlerinde de toplumsal içeriklere yer vermiştir.

Gözlerin Düşer Aklıma
Üşüyüp yorgun düştükçe yüreğim 
Kendime görünmez sıkıntılar büyütürüm. 
Ne senin o dilsiz uzaklığın 
Ne benim bu rezil gerçeğim 
Bir çift kanat kesilir gövdem 
Çıkar gelirim; esmerliğine senin 
Günışığı giyinmiş o sıcacık tenine. 
Akşam yüzüme yüzüm sulara 
Bir korku gölgesi gibi vurdukça 
Düşerine sığınırım senin, aydınlık 
Anılarına.. 
Gözlerin düşer aklıma, kirpiklerin 
Saçların, avuçlarıma 
Alırım, tel tel sarınır 
Isınır avunurum...
                              Şükrü Erbaş

Çocukları Öldürdüler
Bu yüzden yumuşaklık nedir bilmezler 
Bir gülün tenine değmedi hiç elleri 
Çiçeksiz büyüttüler çocukları 
Oyunlarda durmadan yenmeyi öğrettiler 
Bir büyük oyunda sonra yenildi çokları 
Sevgisiz büyüttüler çocukları 
                                Şükrü Erbaş
 
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Edip Cansever'in anısına

Bihter Bilir
Seni günlere böldüm, seni aylara
Daha yıllara, yüzyıllara böleceğim
Ve her zaman söyleyeceğim ki beni anla
Böyle eskitilmiş de olsa bu kalbi
Minesi çatlamış bir diş gibi durduracağım karşısında
                  diye sesleniyordu Edip Cansever......
Cumhuriyet dönemi Türk Edebiyatında "İkinci Yeni" hareketi içerisinde yer alan Cansever, eğitimini tamamlamadan ticarete atılmıştır. Kapalıçarşı'da ticaret yapan Cansever, şiiri bırakmamıştır.
Şair daha ilk kitabından kendini belli etse de yarattığı farklılık edebiyat çevreleri tarafından daha sonraları fark edilmeye başlar. Edebiyatımızda tüm geleneklerin de ötesinde yeni bir soluk geliyordu ve bu soluk Edip Cansever tarafından inşa ediliyordu.
Üretken olan şair,  1957 yılında yayınladığı "Yerçekimli Karanfil" adlı yapıtıyla 1958 yılında "Yeditepe Şiir Armağanını" kazanır. "Ben Ruhi Bey Nasılım" adlı kitabı ile 1977 yılında Türk Dil Kurumu Şiir ödülünü alan şair, "Yeniden" adı altında tüm şiirlerini bir araya getirerek 1982 yılında "Sedat Simavi Edebiyat" ödülüne değer görülür.
Öyle ki Cemal Süreya, Edip Cansever için yazdığı bu şiirde onun şiire olan tutkusunu açıkça dile getirmiştir:
“Yeşil ipek gömleğinin yakası
Büyük zamana düşer.
Her şeyin fazlası zararlıdır ya,
Fazla şiirden öldü Edip Cansever.”
 
Ah güzel Ahmet Abim benim
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
işte o kadar.

Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
Mendilimde kan sesleri.
Bu güzel şiiri ile ölüm yıldönümünde saygı ile anıyoruz şairi....(8.Ağustos.1928/28 Mayıs.1986)
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Ahmet Arif anısına...

Bihter Bilir
             Bugün size Ahmet Arif ile seslenmek istiyorum. 21 Nisan 1927 de Diyarbakır'da dünyaya merhaba diyen şair, 2 Haziran 1991 günü aramızdan ayrılmıştır.
             Şiirlerinde "toplumcu-gerçekçilik" akımının etkisi vardır. İlk şiiri 15 yaşındayken yayınlanan şair, tüm şiirlerini "Hasretinden Prangalar Eskittim" adlı kitabında toplamıştır.
             "Tek kitapla şair olunur mu?" diye eleştirenlere "tek kitapla peygamber olunuyor da, şair niye olunmasın" diyerek tepkisini ortaya koymuştur.
 
Terketmedi sevdan beni,
Aç kaldım, susuz kaldım,
Hayın, karanlıktı gece,
Can garip, can suskun,
Can paramparça...
Ve ellerim, kelepçede,
Tütünsüz, uykusuz kaldım,
Terketmedi sevdan beni..


Biz ki                                                            öyle yıkma kendini
Yarınıyız halkın,                                            öyle mahsun, öyle garip...
Umudu, yüzakıyız,                                        nerede olursan ol
Hıncı, namusu...                                           içerde, dışarda, derste, sırada,
Şafakları,                                                      yürü üstüne üstüne
Taa şafakları                                                 tükür yüzüne celladın
Hey canım,                                                   fırsatçının, fesatçının, hayının...
Kalbim                                                          dayan kitap ile
Dinamit kuyusu...                                         dayan iş ile
                                                                    tırnak ile, diş ile
(Kalbim dinamit kuyusu)                         umut ile, sevda ile, düş ile
                                                                    dayan rüsva etme beni!       
                                                                                (Öyle Yıkma)
 

'Hasretinden Prangalar Eskittim" şiirinin esin kaynağının, geçtiğimiz aylarda hayatını kaybeden yazar Leyla Erbil olduğu öğrenildi. Hatta şairin tek kitabında yer alan şiirlerin çoğu Erbil için...

Leylâ, Canım,
Kayb, berbat ve sessizim... 
Sessiz ve dolu: Allahtan ki sen varsın. Yoksa halim korkunçtu....

             Kitapta, Ahmed Arif'in Leyla Erbil'e 1954-1957 yılları arasında ve en son 1977’de olmak üzere gönderdiği 60'dan fazla mektup yer alıyor. Şair, hem şiirlerde hem de mektuplarda Leyla Erbil'e  "Leylim"  diye hitap ediyor.
            Bir not da benden.... Adı geçen kitabı okudum. Şair karşılıksız bir aşk ile karşı karşıya kalmıştır. Yaşam koşullarının zorluğu, aradaki kültür farklılığı ve Leyla Erbil'in evli olması bu aşkı karşılıksız kılmıştır. Kitap yazılan mektuplardan oluşuyor.
Ayrıntılı bilgi için:

Düş Sokağı - Özdemir Asaf

Bihter Bilir
BİLDİRİ
Bizler savaş ölüleriyiz,
Bundan böyle karşı-karşıya değiliz;
Bildiririz.
 
AŞK
Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,
Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.
Bir ısıtır,bir üşütür,bir ağlatır,bir güldürür;
Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.
 
SENİ SEYREDERDİ
Saçların uçuşurdu rüzgardan.
Yanından seni seyrederdim.
Güneş yakardı,deniz yanardı..
Sen konuşurdun,dinlerdim.
                      Gülerdin..
                      Susardın,düşünürdün.
                      Benimle el-ele yürüdün..
                      Yol biterdi.
Görmezdim seni..
Zaman yıl yıl geçerdi.
Uzaktan,çok uzaklardan
Seni seyrederdim.
 
ANSIZIN
Ben sensiz olanlara seni aratıyorum,
Ben sensiz kalanlara seni yaratıyorum,
Seni saklayacağım, seni yazıp-andıkça
Kendimi çoğaltıyor, seni kuşatıyorum.
                Unutturmayacağım, seni yaşatacağım,
                Kendimi çoğalttıkça, seni kuşatacağım,
                Her zamanda, her yerde sen bende yasadıkça...
                Sen evreninde sana seni aratacağım.
 
Bu güzel dizeler 11 Haziran 1923'de aramıza katılıp, 28 Ocak 1981 yılında aramızdan ayrıla Özdemir Asaf'a ait.
İyi ki doğmuş, bu evrende yaşamış ve bizlere harika dizelerle seslenmişsin.
ESERLERİ   : 
ŞİİR:   Dünya Kaçtı Gözüme (1955), Sen Sen Sen (1956), Bir Kapı Önünde (1957), Yumuşaklıklar Değil (1962), To Go To (1964, Yıldız Moran’ın İngilizce’ye çevirdiği şiirler), Nasılsın (1970), Çiçekleri Yemeyin (1975)
Yalnızlık Paylaşılmaz (1978), Benden Sonra Mutluluk (1984, ölümünden sonra)
DENEME-ÖYKÜ: Yuvarlağın Köşeleri 1 (Etika) (1961), Yuvarlağın Köşeleri 2 (Etika) (1986), Dün Yağmur Yağacak (Öykü) (1987), Özdemir Asafça (Deneme) (1988)
Ayrıntılı bilgi için:

Kimler Başarılıdır?

Hüseyin saraçoğlu
             Kimler Başarılıdır?
Hayatlarıyla, başardıklarıyla, yaptıklarıyla ve hatta yapmadıklarıyla yaşamlarına imrendiğimiz, hatta kıskandığımız insanlar vardır. Neden ben de onun gibi olamıyorum diye kendimizi yediğimiz 17 insan tipini araştırıp bulduk.

            1. Düzenli olarak spor yapan:
Sizin gibi her yılın ilk haftası spor salonuna hücum edip ikinci hafta unutan değil, sporu bir yaşam biçimi haline getirmiş insanlar.
            2. Başladığı diyeti başarıyla sonlandıran:
Diyete başlamak için asla gelmeyen pazartesi’yi beklemeyen, karar verip başlayan ve istediğini elde edene kadar ara vermeyen insanlar.
            3. Erken yaşta hedeflerine ulaşan:
22′sinde üniversiteyi bitirip, varsa askerliği aradan çıkarıp, ardından işini rayına soktuktan sonra evlenip düzenli hayata geçen, evini ve arabasını almış mutlu insanlar.
            4. Patrondan zam isteyip alan:
Sen yapılmayan zam için ağlarken, patronun odasına girip hakkını savunan ve hak ettiği zammı alan insanlar.
            5. Hobisi olan:
Boş zamanlarını değerlendirmek için uyumaktan başka alternatifler bulmuş insanlar.
            6. Kendini iyi tanıyan:
Ne kadar içmesi gerektiğini, nerede durması gerektiğini, yapabileceklerini, yapamayacaklarını son derece iyi bilen insanlar.
            7. Kitap okuyan:
Oysa sizin hiç vaktiniz olmuyor değil mi? eve kendinizi zor atıyorsunuz zaten…
            8. İş yerinde herkesle iyi geçinen:
Hayret, muhasebedeki uyuz adamla bile anlaşabiliyor.
            9. Doğum gününde çiçeğe boğulan:
Sizin sevgiliniz bile zor hatırlamışken, o gün her kapı çalınışında onun adı söyleniyor, ofis çiçek bahçesine dönüyor değil mi?
           10. Tuttuğunu koparan:
Hiç vazgeçmeyen, istediğini elde edene kadar uğraşan insanlar… Sinir şeyler.
           11. Sigarayı bırakabilen:
Bilmem kaç kere denemenize rağmen bırakamadığınız illeti, ilk denemesinde, içmeyeceğim artık deyip de bırakan sağlam iradeler.
           12. Hayatında mükemmel bir denge kurmayı başarabilmiş olan:
Ev, iş, aile, eğlence, arkadaşlar, vs. arasındaki dengeyi muntazam olarak kurmuş güzel insanlar.
           13. Günü gününe ders çalışan:
Siz sınavdan 3 gün önce gece gündüz ders çalışırken o günü gününe çalışmanın ekmeğini yiyor.
           14. Her şeye vakit bulabilen:
Sanki günü 27 saat, haftayı 12 gün yaşıyor. Her etkinlikte, her aktivitede var, ailesine de zaman ayırıyor, arkadaşlarına da…
           15. Ne giyse yakışan:
Siz evde 50 tür kıyafeti giyip çıkarırken, üzerine çuval alsa yakıştıran insanlar.
           16. Sizden az kazandığı halde sizden iyi yaşayan:
Sizin altınızda çalışmasına rağmen yaşam tarzıyla, yedikleri içtikleriyle, sahip olduklarıyla sanki sizden çok kazanıyormuş gibi yaşayan insanlar.
           17. Gerçek arkadaş sayısı sanal arkadaş sayısından fazla olan:
Facebook’ta 3 bin arkadaşınız var ama hafta sonu partinize 5 kişi geliyor. Oysa o, iki kadeh içmeye 25 kişi gidiyor.
Ayrıntılı bilgi için:

Mustafa Kemal'i Nasıl Tanıdım?

Hüseyin Saraçoğlu
       Anılar - Mustafa Kemal'i Nasıl Tanıdım?

       Mustafa Kemal hakkındaki ilk anılarım, ona olan hayranlık ve bağlılığım 1919 yılı mayıs ayının ortalarında başlamış ve zamanla artmıştır. O günlerde 3-4 yaşlarında küçük bir çocuktum. 1. Dünya savaşının ruhsal çöküntüsünü hissettirmemeye çalışan ailemle İzmir’de oturuyor ve böyle bir ortamda tatlı bir yaşam sürüyordum.
       Bir gün, ki kapkaranlık bir gündü o gün ( 14 Mayıs 1919), ikindi ezanına doğru davullar çalıyor ve münadiler (tellal; duyurucu), kulaklarımda hâlâ akisler yapan “Ey ahali, vatanını, milletini, dinini sevenler bu akşam maşatlıkta toplanın!” çağrısında bulunarak davullarına vuruyorlardı. Davulun ve münadinin sesi kesildiği zaman evde telaşlı bir hazırlık başladı. Sonra ne olduğunu hatırlamıyorum.  
       Ertesi gün, (15 Mayıs 1919) uyandığım zaman ev kasvetli ve bunaltıcı bir matem havasına bürünmüştü. Büyüklerin dudaklarındaki tebessüm yok olmuş, yüz adaleleri kasılmıştı. Konuşulanlardan, Yunan askerlerinin İzmir’e ayak bastıklarını öğrendim. Yunan askerleri ve yerli Rumlar Türk’e  zulüm ve Türk’lüğe hakaret ediyorlarmış. Bu olaylar dile getiriliyordu.
       Ancak, bu durum karşısında evdeki büyükler, bir şeyler yapamamanın utancı içinde küçülüyor ve adeta bizlerin yüzüne bakmaya utanıyorlardı. O günlerde bilinçaltım, açıklaması imkânsız bir his, bana yaşanması, nefes alınması, güç bir ortam içinde bulunduğumuzu anlatıyor, ezikliğini yaşatıyordu.
       Günlerden bir gün, evdeki bu hüzünlü hava birden değişti. Herkese bir canlılık, zindelik ve şevk geldiğini, yaşama isteğinin yenilendiğini hissettim. Eve gizli gelen gazeteler gizli gizli okunuyor, bir sürü heyecanlı konuşmalar oluyor, sık sık Mustafa Kemal’den söz ediliyordu. Mustafa Kemal adı evimize neşe, büyüklerin kalplerine huzur getirmişti. İşte, yüzünü görmeden, Mustafa Kemal’i böyle tanıdım ve sevdim. Artık evde Mustafa Kemal’den sık sık söz ediliyor, dualar okunuyor ve günlerimiz böylece geçip gidiyordu.
       Yunan askerlerinin sokaklardaki kibirli yürüyüşleri, Yunan bayraklarının şehirde boy göstermesi herkesin sinirlerini yıpratmıştı. Yunan idaresi, Türk bayrağının asılmasını kesinlikle yasaklamış olacak ki hiç bir yerde Türk bayrağına rastlanmıyordu. Ancak o ramazan aylarında, yalnız iftar vaktinin belirlenmesi için hisar cami minaresine Türk Bayrağı asılmasına izin verilmişti. Bende bayrak sevgisi ve tutkusu o günlerin oluşturduğu kalıcı bir duygu ve tutku olmuştur.
        Bir gün, mübarek bir cuma günü (8 Eylül 1922) durumda bir olağanüstülük vardı. Uzaklardan gelen top seslerini duyuyorduk. Gece, çocuklar ve kadınlar evlerde kuşkulu dakikalar geçirirken, Rum kilisesinin teşkilatlandırdığı yerli Rumların, masum Türk halkını hunharca katletmelerini önlemek içinde Türk erkekleri, sokaklarda namuslarını, can ve mallarını korumak için sabaha dek ayaktaydılar. 
        9 Eylül cumartesi günü şafakla beraber her şey susmuştu. Basmahane karakolunda Türk bayrağı dalgalanıyor, şehirde ulvi bir sessizlik hüküm sürüyordu. Heyecanla bekliyorduk. Birden yokuştan yukarı çıkan atların nal sesleri işitildi. O ne mahşeri bir gündü yarabbi! Bütün İzmir, ihtiyarı ve genci ile sokaklara taşmış, yalın ayak, başı açık kadınlar atların üzengilerine asılmış, kahraman süvarilerin tozlu ayakların hıçkırıklarla defalarca öpüyorlardı.
        Bayrak gönderini mahmuzlarındaki yuvaya yerleştirmiş, yağız bir süvari gürledi: “ Yol açın! Kadife Kale’ye bayrağı dikip dalgalandırmakta gecikmeyelim,“ diyerek atını şaha kaldırdı ve kalabalık arasından yokuşu hızla tırmanarak uzaklaştı.

Devam edecek...
Ayrıntılı bilgi için:

Mustafa Kemal'i Nasıl Tanıdım? 2

Hüseyin Saraçoğlu
         Anılar - Mustafa Kemal'i Nasıl Tanıdım? (2)

         Türk’ün, Türklüğün onur ve gururu kurtarılmış, Mustafa Kemal’in şanlı orduları komutanlarının emrini yerine getirmiş ve Akdeniz kıyılarına inmişti. Bütün bir ulus sevinç gözyaşlarını tutamıyordu. Dünyaya meydan okurcasına, esarete karşı bu şahlanış, ulusunun meziyetlerini iyi bilen Mustafa Kemal’ in komutasında zafere ulaşmıştır.
         Ancak, büyük Türk, büyük insan böyle bir anda herkesin duyduğu mutluluğu yeterli görmedi. Herkesin düşündüğünü düşünmedi, yanındakilere düşünceli bir bakışla; “Amma asıl işimiz bundan sonra başlıyor“ demek suretiyle devlet ve hükümet idaresinde, toplum yaşantımızda, ilim ve kültürde, çağdaş uygarlık yoluna girmemizin zorunluluğunu vurguladılar.  Cehaleti de yenmek gerekiyordu. inkılaplar inkılapları yıldırım hızı ile izliyor ve hemen gerçekleşiyordu. Atatürk bu arada okullara gidiyor, derslere ve imtihanlara katılıyor, gereken irşatlarda (uyarma) bulunuyor, özellikle tarih imtihanlarında öğrencilere sorular soruyor ve gerektiğinde kendisi cevaplandırıyordu.
         Bu çalışmalarını sürdürdüğü dönemde Atatürk’ü iki kez yakından izleme bahtiyarlığına eriştim. O zamanlar Galatasaray Lisesi’nde okuyordum. Sene 1930 ve ben 6. sınıftayım. Dersimiz resim… Hocamız Monsieur Mambour… Atatürk sınıfa girdi, sıralar arasında dolaştı, yaptıklarımızı izledi, hocamızla Fransızca konuştu, bana sorular sordu ve sınıftan ayrıldı.
         Tarih: Haziran 1933… Ortaokul bitirme imtihanları yapılıyor, biz tarihten imtihan oluyoruz. İmtihana heyecanla giren arkadaşlarımız memnuniyet ifade eden bir yüzle imtihandan çıkıyor. Sebebini soruyoruz, çok ilginç sorulara muhatap olduklarını ve cevapların beraberce oluşturulduğunu belirtiyorlardı. Ne yazık ki imtihan sırası bana gelmeden Atatürk okuldan ayrıldı ve böylece Atatürk’ün huzurunda imtihan verme mutluluğuna erişemedim.
         İzci olarak katıldığım Cumhuriyet’in 10. yıl törenlerinde Atatürk’ü son olarak gördüm, izledim ve selamladım. O gün onun Türk milletine olan inanç ve güveninin sarsılmazlığını kendi sesinden dinleyerek içime sindirdim. Nutkun sonu ne kadar anlamlı ve güven verici idi: "Ne mutlu Türküm diyene!"
         Bu cümlenin içerdiği kavramı benliğime nakşettim ve her zaman ondan güç aldım.
         Atatürk, milletinin güçlü yaşamını cumhuriyet yönetiminde görmüş ve onu Türk gençliğine ve yaşayan her Türk’e emanet etmiştir. Emanetin sağlam ellerde olduğuna inandığı içindir ki bu büyük insan, “Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır “ gerçeğini dile getirmiştir.
Ata’mız bütün ömrü boyunca her zaman ve her yerde ulusunun yetenek ve üstün meziyetlerine inanmış bir önder olarak bizleri uyarmasını ve bizlere yol göstermesini bilmiştir.
        O, bizden olduğu içindir ki her zaman bizimle, milletinin öz evlatları ile beraber yaşıyor ve kurduğu Türkiye Cumhuriyeti de sonsuza dek yaşayacaktır. Onun bu manevi varlığı, milletinin en büyük hazinesidir.

Prof. Yük. Müh. Seyfettin Saraçoğlu
1936 GALATASARAY LİSESİ MEZUNU
Emekli Öğretim Üyesi
Ayrıntılı bilgi için:

ANNE KİMDİR?

Hüseyin Saraçoğlu
ANNE KİMDİR?

Ne kadar üzsen de 10 dakika sonra seni affeden zarif bir memeli türüdür...
Yağlı bile olsa tiksinmeden saçını okşayan, kucağına yatıran, öpüp koklayan tek varlıktır...
Meleğin süt verebilenidir...

Yarasın diye muhallebinin içine ciğer katarak çocuğuna yediren manyaklık derecesinde yaratıcıdır... 

Yemek yemeyen çocuğun dikkatini çekmek için elindeki tencere ve tavalarla maymunluk yapabilen kişidir, kafayı çocuklarıyla bozmuş, göbek bağı kopsa da yürek bağı asla kopmayan, sevgi dolu fedakâr insan dişisidir...

Bulaşık, ütü ya da başka işler yaparken bile otomatik olarak çene çalan, kendi kendine konuşan, kadın dırdırı denen mereti erkeklere daha küçükten belletendir...

Yemek uzmanı, düzen insanı, bilgili, kültürlü her şeyi bilen şahsiyettir...
Yavrularını yol tarafından değil, kaldırım tarafından yürütendir...
Dizi dizi incidir, lakin gerektiğinde laf sokma dalında da birincidir...
Sevgiliden ayrılma haberi verildiğinde, "Amaaan, ben sana daha güzelini bulurum!" diyebilen komik bir karakterdir...

"Oğlum, aradım yoktun, ben de mesaj atayım dedim sana. Gelince ara beni, e mi? Aslan evladım, kara börülcem benim. Öptüm, annen!" şeklinde mesajlar atabilen, teknolojiyi ısrarla reddeden, kabullenemeyen, kafasına göre yorumlayan bilişim düşmanıdır ama... Ama dünyanın en güzel kucağına sahip, en güzel kokan, harikulade bir varlıktır.

Olmadık yerlerde "İyi ki doğurmuşum ulen seni!" diyen ve benim hatırıma benimle Freddy Mercury dinleyen bir sabır ağacıdır...
Evlatlarını asla ayırmayan, aynı zamanda birbirinden koruyan güç abidesidir...
Evde bir yere uzandığınız an orada temizlik yapacağı tutan, temizlik konusunda kayışı kopardığından temizlikçi gelecek diye evi temizleyen balans ayarı kaçmış temizlik kaynağıdır...

Mutfakta yaşayan, evde herkesi idare eden bir tür canlıdır...
Sevginin güçlerini birleştirdiği sonsuz bakiredir!

Oğlunun damat, kızının gelin olduğunu görünce, çocuğu mezun olunca, çocuğu gol atınca, çocuğu hasta olunca, çocuğu askere gidince, asmalı kabağı seyredince, dolar yükselince, velhasıl buna benzer bir sürü şeye ağlayabilen, bu mesajı okurken duygulanıp gözleri dolabilen, ağlamaya meyilli bir yapısı olan duygu pınarıdır...

Uzakta dursa da yakın hissedilen, canı hep istenen, asla vazgeçilmeyen, dizinin dibinde olmak istenen, evlatların varlığını varlığına armağan edebileceği, ıslak kuru, ama heeeep duygulu tek kadın modelidir…

(Alıntıdır.)
Ayrıntılı bilgi için:

Ünlüler ve Öyküler

Hüseyin Saraçoğlu

ATATÜRK ve Hoşgörü:
Atatürk'e hakaretten sanık bir köylü hakkında takibat yapılıyordu. Durumu Atatürk'e arz ederler. 
- Mahkemeye veriyoruz, size küfretmiş. 
Atatürk sorar:  "Ben ne yapmışım ona? "
Evrakı tetkik edenler açıklarlar: 
- Gazete kâğıdı ile sardığı sigarayı yakarken kâğıt tutuşmuş da ondan. 
Atatürk'e bunu söyleyen bir milletvekilidir. Atatürk sorar:
- Siz hiç gazete kâğıdı ile sigara içtiniz mi? 
- Hayır... 
- Ben Trablus'tayken içmiştim, bilirim. Pek berbat şeydir... Köylü bana az küfretmiş. Siz bunun için onu mahkemeye vereceğinize, ona insan gibi sigara içmeyi sağlayınız!

(Bu öykü Hilmi YÜCEBAŞ’tan alıntıdır.)

BEDRİ RAHMİ ile Tanışma:
Ressam – Şair Bedri Rahmi Eyüpoğlu, ne yazık ki çok geç tanıştığım emsali az bulunur değerlerimizden birisiydi. Dünyamızı erken terk edişi de üzücü olmuştu. Onun resimlediği bazı banka şubelerinin mimarı da bendim. Kendisi öğretim görevi yaptığı Güzel Sanatlar Akademisinde verdiği bir dersini şöyle anlatıyordu: 
-Renkler ışıkla başlar, ışıkla biter, oysa biçimlerin hepsi böyle başlayıp böyle bitmez. Renkler karanlıkta erirler ama biçimler olduğu gibi kalırlar. Öylesine kalırlar ki, karanlıkta bir heykele çarparsanız alimallah kafanız bile kırılır." 
Bedri Hoca sonra, öğrencilere sorar:
-Şimdi biçimi bana kim anlatacak?
Uzun süren bir sessizlikten sonra bir öğrenci soruyu yanıtlar: 
-Efendim, karanlıkta kafamızı kıran şeye biçim denir.
Böyle sevimli olayları da neşe ile anlatan Bedri Rahmi, halk sanatı eserlerini küçümsemek şöyle dursun, nakış, kilim, halı gibi eserleri de önemseyerek tanıtmak ve onurlandırmak gibi davranışlarla kişi olarak bir yürek zenginliği ve cömertliği öncüsü oldu. 

(Bu öykü Aydın BOYSAN’dan alıntıdır.)

Selahattin PINAR ve Yumurta:
Rahmetli besteci Selahattin Pınar bir yandan beste yaparken diğer taraftan  üç-beş kuruş kazanmak için bazı zengin çocuklarına musiki dersi verirdi.
Öğrencilerden biri bir gün: 
-Hocam, sabahları aç karnına çiğ yumurta içmenin sesime çok faydası varmış. Ben bir haftadır bunu yapıyorum. Sesimdeki değişikliği fark ettiniz mi?   diye sorar.
Selahattin Pınar: "Oğlum, iç... Hiçbir zararı yoktur!"
Bir süre sonra aynı öğrenci: 
-Hocam, annem de çiğ yumurta sayesinde sesimin çok güzelleştiğini söyledi. Siz de farkındasınız, elbette…"
Selahattin Pınar çaresiz... Bet sesli oğlanı atsa olmayacak, ekmek parası: "Oğlum, yumurtanın zararı yoktur. İçebilirsin"
Bir süre sonra oğlan yine aynı konuya girince, dayanamaz rahmetli: 
-Ulan, eşşek oğlu eşek... Yumurtada keramet olsaydı, tavuk g.tü bülbül gibi öterdi!
Ayrıntılı bilgi için:

Bir Adam, Bir Köpek ve Cennet

Hüseyin Saraçoğlu
Bir adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir kazada birlikte ölmüşlerdi. Gökyüzüne çıktıktan sonra bembeyaz bulutların arasında dolaşmaya başladılar. Adam çok susamıştı. Biraz su bulabilmek ümidiyle yürümeye devam ederken, birden kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular. Rengârenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından yapılmış bir bahçe kapısı ve onları karşılayan beyazlar içinde bir kadın. 

Adam köpeğiyle birlikte kadına yaklaştı ve sordu: "Affedersiniz. Burası neresi?"
Kadın ona gülümsedi: "Burası Cennet, efendim."
Adam bunun üzerine sevinçle, "Harika! Peki bana biraz su verebilir misiniz? Gerçekten çok susadım."
Kadın cevap verdi: "Tabi efendim, içeri girin, içerde dilediğiniz kadar su bulabilirsiniz."
Böylece adam köpeğine döndü: "Hadi oğlum içeri giriyoruz" diyerek kapıya yürüdü.
Ama kadın onu birden durdurdu: "Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez, hayvanları içeri almıyoruz."

Bunun üzerine adam bir an durdu, düşündü ve geri dönüp köpeğiyle birlikte geldikleri yolun tam ters yönünde yürümeye koyuldular.

Bir süre geçtikten sonra kendilerini bu kez tozlu çamurlu bir yolda buldular ve yolun sonunda karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapıyla yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı. 

Adam sordu: "Affedersiniz, bana biraz su verebilir misiniz?"
Dede: "İçeri gel. Kapıdan girdikten sonra sağ tarafta bir çeşme var."
Adam sordu: "Peki arkadaşım da benimle gelip oradan içebilir mi?"
Dede: "Tabii. Çeşmenin yanında köpeğinin de su içebileceği bir kâse bulacaksın."

Bunun üzerine adam kapıdan girdi. Biraz yürüdükten sonra sağ tarafta çeşmeyi buldu. Adam çeşmeden köpek de oracıktaki kâseden doya doya içerek susuzluklarını giderdiler. Derken adam geri giderek girişte bekleyen dedeye sordu: 

-Su için çok teşekkür ederim. Peki burası neresi? 
Dede: "Burası cennet" 
Bunu duyan adam şaşırdı: "Ama nasıl olur? Az önce burası gibi kırık dökük olmayan muhteşem bir yere gittik ve orasının da cennet olduğunu söylediler.
Dede: "Şu rengârenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi? Ama orası cehennem."
Adam iyice şaşırmıştı: "Peki ama orası sizin adınızı kullanarak insanları kandırıyor diye hiç kızmıyor musunuz.?"
Dede gülümsedi: "Kızmıyoruz çünkü onlar kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakanları cennetten uzak tutuyorlar."

(Alıntıdır.)
Ayrıntılı bilgi için:

Güzellik Dolu Paylaşımlar -1

Hüseyin Saraçoğlu
       
        EMEĞİNİ BOŞUNA HARCAMA…
        Hindistan da çok ünlü bir ressam varmış... Herkes bu ressamın yaptıklarını kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş... Herkes onu "Renklerin Ustası" anlamına gelen "Ranga Çeleri" olarak tanısa da ona kısaca "Ranga Guru" derlermiş...
        Onun yetiştirdiği bir ressam olan Raciçi ise artık eğitimini tamamlamış ve son resmini yaparak Ranga Guru'ya götürmüş ve ondan resmini değerlendirmesini istemiş... Ranga Guru ise, "Sen artık ressam sayılırsın Racaçi. Artık senin resmini halk değerlendirecek," diyerek resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini ve en görünen yerine koymasını istemiş. Yanına da kırmızı bir kalem koyarak halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı bırakmasını istemiş.
         Raciçi denileni yapmış ve birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş ki tüm resim çarpılar içinde ve neredeyse görünmüyor... Çok üzülmüş tabii. Emeğini ve yüreğini koyarak yaptığı tablo kırmızıdan bir duvar sanki. Alıp resmi götürmüş Ranga Guru'ya ve ne kadar üzgün olduğunu belirtmiş. Ranga Guru üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş.
         Raciçi yeniden yapmış resmi ve gene Ranga Guru'ya götürmüş. Tekrar şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş Ranga Guru... Ama bu defa yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde yağlı boya, birkaç fırça ile birlikte... Yanına insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı ile birlikte bırakmasını istemiş.  
        Raciçi denileni yapmış...  Birkaç gün sonra gittiği meydanda görmüş ki resmine hiç dokunulmamış, fırçalar da, boyalar da kullanılmamış. Çok sevinmiş ve koşarak Ranga Guru'ya gitmiş ve resme dokunulmadığını anlatmış.
         Ranga Guru ise: "Sevgili Raciçi, sen birinci konumda insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün... Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı. Oysa ikinci konumda onlardan hatalarını düzeltmelerini istedin, yapıcı olmalarını istedin... Yapıcı olmak eğitim gerektirir... Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye kalkmadı, cesaret edemedi...  Sevgili Raciçi, mesleğinde usta olman yetmez, bilge de olmalısın... Emeğinin karşılığını, ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın... Onlara göre senin emeğinin hiçbir değeri yoktur... Sakın emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma..." demiş.


          EN İYİ  BUĞDAY
          Her yıl yapılan "en iyi buğday" yarışmasını yine aynı çiftçi kazanmıştı. Çiftçiye bu işin sırrı soruldu. Çiftçi:
          -Benim sırrımın cevabı, kendi buğday tohumlarımı komşularımla paylaşmakta yatıyor, dedi.
          -Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz? Ama neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz? diye sorulduğunda,
          -Neden olmasın, dedi çiftçi. Bilmediğiniz bir şey var; rüzgâr olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır ve tarladan tarlaya taşır. Bu nedenle, komşularımın kötü buğday yetiştirmesi demek, benim ürünümün kalitesinin de düşük olması demektir. Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor.
           Sevgi ve paylaşmak en yakınınızdan başlar. Sonra yayılarak devam eder.
Ayrıntılı bilgi için:

Güzellik Dolu Paylaşımlar -2

Hüseyin Saraçoğlu
İKİ ERKEK KARDEŞ

İki erkek kardeş, babalarından kalma çiftlikte birlikte çalışıyorlardı. Kardeşlerden biri evliydi ve beş çocuğu vardı. Diğer kardeş ise bekârdı. Her günün sonunda iki erkek kardeş ürünlerini ve kârlarını eşit olarak bölüşürlerdi.

Günün birinde bekâr kardeş şöyle düşündü: “Ürünümüzü ve kârımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de adaletli değil. Ben bekârım ve pek fazla ihtiyacım yok. Kardeşimin geniş bir ailesi var. Onun daha fazla ihtiyacı olur.”

O günden sonra bekâr olan kardeş her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin evindeki tahıl deposuna götürmeye başladı.

Bu arada evli olan kardeş de kendi kendine,  “Ürünümüzü ve kârımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de doğru değil. Ben evliyim, eşim ve çocuklarım var ve yaşlandığım zaman onlar bana bakabilirler. Fakat kardeşim yaşlandığı zaman ona bakacak hiç kimsesi yok. İlerde onun daha fazla ihtiyacı olacak.”

Böylece evli olan kardeş de her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin tahıl deposuna götürmeye başladı. İki kardeş de yıllarca ne olup bittiğini bir türlü anlayamadılar. Çünkü her ikisinin de deposundaki tahılın miktarı değişmiyordu. Sonra, bir gece iki kardeş gizlice birbirlerinin deposuna tahıl taşırken karşılaştılar. O anda olan biteni anladılar. Çuvallarını yere bırakıp birbirlerini kucakladılar.

Hayatın akışında kardeşlik, bencilce sadece kendini düşünmek değil, başkalarını da düşünmek ve kardeşçe paylaşmaktır.


GERÇEĞİ VAR EDEN HAYALDİR

"Hayal gücü, bilgiden daha önemlidir." Albert Einstein. Her ne hayal edersen, onun gerçekleşmesi sizin için olası hale gelir.

Eğer olası olmasaydı, hayal edebilmek diye bir şey söz konusu olur muydu? Neleri hayal edebiliyorsunuz? Hayalleriniz ne kadar büyük? Çevrenize şöyle bir göz atın ve inanılmaz ürünleri, muhteşem sanat eserlerini görün. Tüm bunları düşünün. Bunların kaç tanesi beş  ya da on yıl öncesine kadar vardı? Olasılıkların sadece sizin hayal gücünüzle sınırlı olduğunu, hep hatırınızda tutun.

Çevrenizde gördüğünüz o muhteşem eserler de daha önce onu ortaya çıkaran kişilerin hayalleri değil miydi?
Her şey hayal etmekle başlar. Hayal etmek, emin olmaya gidişte ilk esaslı adımdır.

İnsan beyni her şeyi hayal etme kapasitesine sahiptir. Neleri hayal edebilir, neleri beyninizde canlandırabilirsiniz?

Düşünün. Bırakın hayalleriniz sizi, sıra dışı yerleri - şeyleri gerçek kılmaya doğru yönlendirsin.
Ayrıntılı bilgi için:

İki konu

Hüseyin Saraçoğlu
HÜKÜMDARIN  SERVETİ

Zamanın birinde bir hükümdar varmış. Zenginliği tüm dünyaca bilinirmiş. Hükümdar, her gittiği yere hazinesinin bir bölümünü götürür ve bunları sergilemekten büyük onur duyarmış. Hükümdarın hayatında en çok güvendiği, tek akıl hocası bir bilge kişiymiş.
Günlerden bir gün, bu bilge kişiyle otururken hükümdar şöyle bir soru sormuş:
 “Sen ki göğün gizemine ermiş, bilime yön vermiş bir adamsın. İnsanlar, ister hükümdar denli güçlü, ister savaşçılar denli onurlu olsun, ayağına kapanır, ağzından çıkacak bir sözü beklerler. Şimdi senin gibi bir bilge adamın fikrini merak etmekteyim. Benim hükümdarlığım ve servetim hakkında ne düşünüyorsun?”
Bilge bu soru karşısında hükümdarın gözlerine bakarak şu sözleri söylemiş:
“Diyelim ki hükümdarım, kızgın ve uçsuz bir çöldesiniz. Ölmemek için size uzatacağım bir bardak suya servetinizin yarısını verir miydiniz?”
“Verirdim tabi.”
“Zaman geçti diyelim. Susuzluğunuz arttı, size uzatacağım bir sonraki bardağa servetinizin öteki yarısını da verir miydiniz?”
Hükümdar, biraz düşünür ve ardından:
“Ölmemek için evet” der.
Bunun üzerine bilge kişi gülerek şu sözleri söyler:
“Madem öyle, o zaman övünmeyin fazlaca. Çünkü haşmetlim, sizin servetiniz yalnızca iki bardak sudur.”


AYDINLIK VE BİLGE ADAM

Bir bilge adam çölde öğrencileriyle otururken demiş ki:
"Gece ile gündüzü nasıl ayırt edersiniz? Tam olarak ne zaman karanlık başlar, ne zaman ortalık aydınlanır?"
Öğrencilerden biri:
"Uzaktaki sürüye bakarım, "demiş. "Koyunu keçiden ayıramadığım zaman akşam olmuş demektir."
Başka bir öğrenci söz almış ve:
"Hocam"demiş,"İncir ağacını, zeytin ağacından ayırdığım zaman, anlarım ki sabah başlamıştır."
Bilge adam uzun süre susmuş.  Öğrenciler meraklanmışlar ve:
"Siz ne düşünüyorsunuz hocam?" diye sormuşlar.
Bilge şöyle demiş:
"Yürürken karşıma bir kadın çıktığında, güzel mi çirkin mi, siyah mı beyaz mı diye ayırmadan ona arkadaş diyebildiğimde ve yine yürürken önüme çıkan erkeği, zengin mi yoksul mu diye bakmadan, aldırmadan, kardeşim sayabildiğimde anlarım ki sabah olmuştur,
AYDINLIK başlamıştır..."
Ayrıntılı bilgi için:

Marie Balter'ın yaşam hikayesi

Hüseyin Saraçoğlu
Hasta olarak kaldığı akıl hastanesine yönetici olarak dönen kadın: MARİE BALTER…
 
Marie Balter, kendisine bile bakmaktan aciz alkolik bir annenin evlilik dışı dünyaya gelen çocuğuydu.
Beş yaşına geldiğinde çocuk bakım yurduna yerleştirildi.

Daha sonra bir çift tarafından evlat edinildi. Sadist çift, küçük kızı evin mahzenine kapayıp, ona sistematik bir biçimde işkence etti. Çiftin toplum içindeki saygın konumu, küçük kızın yaşadıklarını çevreden kolaylıkla gizliyordu.

Marie on yedi yaşına geldiğinde depresyondan felç geçirdi. Kas spazmları ve boğularak ölmesine sebep olabilecek denli yoğun astım krizleri geçiriyordu. Halüsinasyon da gördüğü için doktorlar ona yanlışlıkla şizofreni teşhisi koydular.
Bundan sonraki on yedi yılı akıl hastanesinde geçti. Umutsuzluk ve çaresizlik içinde kıvranan kız, yemek yiyemiyor, fazla kımıldayamıyor ve intihar etmeyi sıkça düşünüyordu.

Otuz dört yaşına geldiğinde doktorlar Marie'nin durumunu yeniden değerlendirdiler. Onun şizofren olmadığına, ağır depresyon geçirdiğine ve panik atak yaşadığına karar verdiler. Arkadaşlarının ve kendisini seven birkaç sağlık görevlisinin yardımıyla Marie hastaneden çıktı.

Artık yaşamını nasıl sürdüreceğine kendisinin karar vermesi gerekiyordu. Terk edilmiş, işkence görmüş, tacize uğramış, hayatının otuz dört yıllı ziyan olmuştu. 

Kızgın, öfkeli, umutsuz olmak onun en doğal hakkıydı. Yaşamının sorumluluğunu üstlenmeden, devlet yardımıyla hayatının sonuna kadar yaşayabilirdi. Ama o, bu yolu seçmedi.

Marie üniversiteye girdi ve mezun oldu. Evlendi. Harvard Üniversitesi'nde mastır yaptı. Psikiyatrik hastalarla çalıştı. Konferanslar verdi. Biyografisini yazdı.

Elli sekiz yaşındayken, on yedi yılını geçirdiği hastaneye yönetici olarak atandı.

Haber ajansları onun yeni görevini haber yaparken, o zaferinin açıklamasını şöyle yaptı; "Eğer affetmeyi öğrenmeseydim, bir adım bile gelişemezdim. Yaşamım ziyan edilmiş bir yaşam olurdu. Ve bugün bu hastaneye yönetici olarak dönemezdim."
Ayrıntılı bilgi için:

Asker Çocuğu Olmak

Hüseyin Saraçoğlu
(EBRU BAŞÇİFTÇİ’ ye teşekkürler…)

Asker çocuğu olmak;
Memleketinin olmaması demektir. (Nüfus cüzdanında yazar; kütük orada demekle yetinirsiniz)

Doğum yerinizin sizin için hiçbir şey ifade etmemesidir. (Tesadüfen o şehirden geçerken anneniz size "Bak oğlum-kızım, sen şu hastanede doğdun" der)

Ailenizdeki tüm bireylerin doğum yerinin farklı olması demektir.

Ailedeki herkesin asker gibi yaşaması demektir. (Zira sizin yapacağınız bir hata “X şunu yapmış” şeklinde değil “Y Albayın oğlu-kızı şunu yapmış” şeklinde konuşulacaktır)

Her gittiğiniz şehirde bir önceki şehirle anılmanızdır. (İstanbul'dayken Marmarisli çocuk, Marmaris'deyken Ankaralı çocuk v.b.)

Asker çocuğu olmak, okul değiştirme rekorları kırmak demektir. (Üniversiteye giden 12 yıllık eğitim sürecinde 8 ayrı okulda okumak gibi)

Tayin olunan şehirde yeni dostluklar, aşklar kazanıp sonra onları kayıtsız şartsız terk etmek ve gittiğiniz yerde bunları sıfırdan yapabilmek için yırtınmak demektir. (ki muhtemelen bunu başarıp “oh ne güzel, ortamımı kurdum”dediğinizde, yeni bir tayin emri babanızın eline ulaşmıştır)

Okulun ilk günlerinden nefret etmek demektir. (Herkes birbirini tanımaktadır, sizse benim gibi yeni biri var mı diye bakınıp ilk irtibatı onunla kurmaya çabalarsınız. Muhtemelen isminiz sınıf listesine yazılmamıştır. En alta kalemle eklersiniz. Numaranızı da bilmiyorsunuzdur. İlk bir hafta böyle misafir sanatçı gibi okula gidip gelirsiniz…)

Babanız emekli olana kadar evinizin size ait olmaması, oturacağınız evi seçememeniz, poster yapıştırırken bile “Demirbaşa zarar vermeyelim” kaygısı taşımak demektir.

Asker çocuğu olmak, vatan sevgisini kitaplardan okuyarak değil, bizzat yaşayarak öğrenmektir. Askeri operasyonlardan, görevlerden babanızın sağ dönüp dönmeyeceğini bilmeyerek uykusuz geceler geçirmek demektir.

Tüm bunlara rağmen dışarıdan bakan gözler sizin kamplarda nasıl eğlendiğinizi, orduevlerinde nasıl ucuza kola içtiğinizi, lojmanların devlete yük olduğunu, askeri araçlardan bedava istifade ettiğinizi, babanız maaşının ne kadar yüksek olduğunu, askerlik zamanınız geldiğinde babanızın size torpil yapacağını konuşurlar… Binlerce kez açıklamış olmanıza rağmen…

Her şeye rağmen bizim tek yaşadığımız, babamızın mesleğiyle gurur duymak ve mesai aracı lojmana girdiğinde, tek tip elbiseli insanlar arasından babamızı bulmaktı.

Bu duyguları anlayan ve paylaşan tüm asker çocuklarına sevgiler...
Ayrıntılı bilgi için:

Futbol Kardeşliktir - Sporda Kirlilik

Hüseyin Saraçoğlu

Değerli Bilgi Peşinde okurları,
Ben 1955 yılında doğdum. Doğma, büyüme Galatasaray taraftarıyım. Rahmetli babam Galatasaray Lisesi mezunu olduğu için çocuk yaşlarımda pilav günlerine beni de götürürdü. Ve böylece o yıllardaki azameti beynime nakşettiler… 
Yıllarca rahmetli dayım beni Fenerli yapmak için uğraştı. Her türlü tavizi verdi ama başaramadı.   

Dayımla ağabey-kardeş ilişkisi içinde büyüdük. İlk futbol maçına beni dayım götürdü. O zamanlar İstanbul’da öyle çok fazla stadyum yoktu. Lig maçları Mithat Paşa Stad’ında oynanırdı. Dayım üniversite öğrencisi olduğu için bütçesi ve haftalığı kısıtlıydı. Beni maça götürmesine valide de taraftar değildi. Bütçe kısıtlı olunca duhuliyeden maç seyretme imkânımız olurdu yalnızca. Duhuliye tribünü kafa boyundaydı ve ayakta seyredilirdi maçlar. Tabii benim boy yetişmeyince dayımın omuzlarında izlerdim maçları.

Geçmişte cılız bir çocuktum. Fazla ağırlık vermeden ve yormadan dayı-yeğen maç seyrederdik birlikte. Maç boyunca kurallar ve spor adabı olarak bilgi verirdi ve eğitirdi beni.  En detaylı bilgileri ondan alırdım. İlk seyrettiğim maç İstanbulspor-Hacettepe maçıydı.  O dönem arka arkaya iki maç olurdu ve cumartesi günü seyrettiğimiz maçların çaprazı pazar günü yapılırdı.

Yorgo Kasapoğlu’nu İstanbulspor’da seyretme imkânını buldum. Azınlık TC vatandaşıydı; ama çok sevilirdi. Aynen Lefter’e sahip çıkıldığı gibi ona da sevgi gösterisinde bulunulurdu. Şimdi azınlıklardan kimseyi sahalarda göremiyoruz. Vefa’lı Niko Kovi’den sonra (Bir de Masa Tenisinden Vasil Aleksandiridis) milli takıma seçilen ve spor camiasında temayüz etmiş kimseyi göremedik. Zaten azınlık takımları artık nerelerde kim bilir? Tabii ki azınlık topluluğunu bu kadar dışlarsak, hamasi nutuklar ile statü dışına koyarsak onları Atina ve Selanik’te görebiliriz ancak.

Ben sporun/futbolun duayenleri olarak Metin Oktay, Lefter Küçükandonyadis, Yorgo Kasapoğlu, Yılmaz, Ziya Şengül, Ercan Aktuna, Datcu,  Sanlı Sarıalioğlu, Yusuf, Yasin, Gökmen Özdenak, Cemil Turan, Rıdvan gibi yıldızları seyretme şerefine nail olmuş şanslı kişilerdenim.

Dayım ile birlikte maç izlediğimiz yıllar geçti ve bana da lisenin ikinci sınıfının ikinci yarısından itibaren yalnız başıma maçlara gitme müsaadesi verilmeye başladı.  Ben de cumartesi ve pazar sabahları Eyüp, Vefa, Şeref stadlarında ikinci lig maçlarını seyredip öğleden sonra Mithat Paşa ve Ali Sami Yen’de soluğu alırdım.  Bu uzun soluklu meraklarım sırasında bir kere olsun döner bıçağı ile bir yaralanma, kafa ya da göz patlaması, hastanelik olma rezillikleri yaşamadım. O yıllarda terbiye ve hoşgörü vardı.

Bizler Fenerbahçeli Beşiktaşlı arkadaşlarımızla tribünde birlikte, yan yana maç izlerdik. Stadyumda erken gelen tribün, çoğunluğu sağlardı. Bir taraf GS, diğer taraf FB tribünüydü. Şimdiki gibi 2000 bilet ile sınırlı değildi rakip takımın taraftar bilet sayısı.  

Ama o zamanlar diyorum ki, terbiye vardı, hoşgörü vardı, dostluk vardı. Oyuncularla seyredenler birbirlerini centilmenlik anlayışı içinde tanımlarlardı. Şimdi ise maça boğa güreşi kavramı içinde bakıyorlar. Binlerce seyirci, matador ve ekibiyle boğaya sonu ölümle bitercesine hücum ediyor. Böyle adalet nerede var?
Bu haftaki yazımı burada sonlandırıyorum.

Saygı ve sevgilerimle…
Ayrıntılı bilgi için:

Futbol kardeşliktir - Sporda Kirlilik

Hüseyin Saraçoğlu
       Değerli Bilgi Peşinde Okurları,
 
       Yurtdışındaki maçları izliyorum. Onlardaki seyirci uyarlaması aynen benim yıllarca öncesini tanımladığım gibi. İngiltere’nin Arsenal, West Ham, Chelsea, Tottenham takımlarının seyircileri Londra’da eşit sayılarda seyirciler olarak takımlarının maçlarını seyredebiliyorlar. İngiltere örneğini vermemin nedeni, oranın futbolun beşiği olması ve bir zamanlar holigan davranışları ile ön planda olmalarıdır.
        Ülkemizde olayların sürekli şişirildiğini düşünüyorum. Yok, en büyük derbi bizdeymiş, yok dünya sıralamasında şu sıradaymış… Bir kere derbi diyebilmemiz için bir maçın yüz binlik bir stadyumda yapılabilmesi gerekir. Bizde bu seviyede stad var mı?
        Bizde 75 bin seviyelerinde iki stad var: Biri İzmir Atatürk Stadı diğeri de benim kriterlerime göre Edirne’de diyebileceğim Atatürk Olimpiyat Stadı. İki tane de 50 binli stadımız var: Biri Ali Sami Yen Spor kompleksine ait Arena Stadı ile Fenerbahçe’ye ait Şükrü Saraçoğlu Stadı. Geri kalan tüm stadlar ortalama 35 bin seviyelerinde.
        Turgut Özal döneminde Anadolu’ya yayılan stad çimlendirme çalışmalarıyla Türkiye’de futbol ve futbolcunun kalitesi arttı ama ahlakında bir gelişme olmadı. Tabii ki siz X TL eden futbolcuya XXXXX paralar verirseniz, hak etmediği aşağılayıcı tezahüratlara başvurursanız, milli görev yapanlara sağa sola tekme atma hakkı verirseniz başımıza bunlar gelir.
         Maçlarda seyrediyoruz, rakip takımın başkanı maçı seyretmeye gelmiş. Hoş beşten sonra maç boyu iki kelime konuşulmaz mı? Misafire üf denilmez, el üstünde tutulur. Kanlı bıçaklı olsanız da gerekli davranışı göstermek zorundasınız.
         Yöneticilerimizin konuşmalarını çok özenle seçmeleri gerekir. Balık baştan kokar. Tavırlarını eleştirdiğimiz karşı takımın oyuncuları o takımın taraftarları için birer idol niteliğinde kimselerdir. Bir futbolcunun on beş yıl boyunca bir takımın kaptanlığını yaptığı zamanlarda oyuncular terbiyesizlik yapamıyorlardı. Şimdilerde nerdeyse her maçta başka bir oyuncu kaptanlık yapıyor. Oyuncu kalıcı bir yüz göremediği için nasıl bir saygı kavramı çıkarabilir ki?
          Zaten 6 yabancı oyuncu kavramı ile sahada sınırlı sayıda Türk oyuncu var.  Geçmişte sahadan atılan oyuncular maçı başları önünde terk ederlerdi. Kaptanlarına hesap veremezlerdi çünkü… Yöneticiye iş kalmazdı. Şimdiki yöneticiler ise ceza vermek yerine sırt sıvazlamayı tercih ediyorlar. Ben Metin Oktay’ın göz ve parmak işareti ile antrenmanda ve sahada futbolcuları muma çevirdiğine gözlerimle şahidim.  
           Futbolcuların çok genç olmaları nedeniyle bazı şeyleri yapmaya hakları olduğuna hiç katılmıyorum. Bu sporcuların yaşıtları çoluk çocuğa karışıp asgari ücretle ev geçindiriyorlar. Bir zamanla henüz idam cezası kaldırılmadan önce ülkemizde 18 yaşını doldurmuş insanların idam edildiklerini hatırlatırım.
           Daha fazla canınızı sıkmak istemem; ama ülkemiz gerçekleri içinde anlamsız olayların altında yatanları şu ifade ile açıklayabiliriz: İnsanın kazandığı paradan değil, paranın kazandığı insandan korkmalıyız…
 
            Saygı ve sevgilerimle,
Ayrıntılı bilgi için:

Futbol Kardeşliktir - Baba Hakkı'dan K.Ahmet'e

Hüseyin Saraçoğlu
BEŞİKTAŞ TARAFTARI DOSTLARIMA,

"HALKIN TAKIMI Beşiktaş benim ilk ve son yuvam!.. Orada yaşayanlar, oranın havasını teneffüs edenler benim için çok değerli kimselerdir. İşte bu yuvanın havasını teneffüs etmiş, orada büyümüş olan K. Ahmed’e karşı ayrı bir sevgim vardır…

Onun yuvasını teşkil eden binanın ilk harcını koyarken ben de o mutluluk havası içinde bulunmuştum. Beşiktaş’a 40 seneye yakın bir zamandan beri gazeteci olarak büyük hizmet veren Orhan Vedat Sevinçli bana K. Ahmed’i getirdiği zaman o daha 15-16 yaşlarında idi. Ben o tarihlerde Futbol Federasyonu Asbaşkanı olduğum için kulüp işleriyle uğraşamıyordum. Fakat bizim federasyonumuzun genç takımlar maçları kararı İstanbul’da büyük yankı yapmış ve her kulüp genç futbolcu akımına ayak uydurmuş, K. Ahmed de kendisine has stili ile Beşiktaş’ın büyük ismi olmuştur. Daha sonraları federasyondan ayrılıp kendimi Beşiktaş’a adayınca Ahmed’le çok iyi anlaştık.

Beşiktaş’a birçok büyük yıldız gelip geçmiştir ama K. Ahmed gibi fedakâr, kulübünü seven, hele hele centilmenlik yarışındaki efendi hüviyetini devam ettirebilen pek az futbolcu gelmiştir. Bir gün olsun sahada Beşiktaş’ı küçük düşürecek bir tek hareketini görmedim. İşte K. Ahmed’i, futbolcu hüviyetinin yanında bir de bu yönüyle sevdim.
Ona her zaman inandım, o da verilen görevi her zaman kusursuzca yapmıştır. 1965-66 ve 1966-67 yıllarında benim Beşiktaş’ta Başkan olduğum senelerde Beşiktaş üst üste iki defa şampiyon olmuş ve Türkiye’yi Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası turnuvasında şerefle temsil etmiştir. İşte bu büyük şampiyonluklarda K. Ahmed’in o klas futbolunun büyük etkisi olmuştur.

Zamanımızda en büyük sorun profesyonelliğin bütün şartlarının iyiden iyiye yerine getirilmesidir. Biz uzun seneler bir tek kuruş almadan bu kulübü yüceltmek için hayatımızı vermişken, bugün bacak kadar bir çocuk para almadan sahaya adımını atmıyor. Yani amatörlük devri ile profesyonellik devri arasında büyük bir uçurum var. Ama bir de profesyonel oldukları halde sırf forma aşkı ile sahaya çıkan futbolcular vardır ki onları ben çok takdir ederim. İşte K. Ahmed bunların başında gelir. Futbol hayatına Beşiktaş’ta başlamış, Beşiktaş’ta noktalamıştır. Bu devrede, Beşiktaş’ta tek sorunu çıkmayan tek futbolcu bence K. Ahmed’dir. Onu bu yönünden de severim.

Evlenmediğim için çocuğum olmadı. Ama inanın, hayatımı verdiğim Beşiktaş kulübündeki genç futbolcuları kendi çocuklarım gibi kabul etmiş ve onları bağrıma basmışımdır. İşte bu yönden de K. Ahmed’i kendi oğlum gibi kabul etmiş ve sevmişimdir. Onun sahadaki efendice mücadelesini, Beşiktaş’a olan sevgisini, kulübüne olan bağlılığını her gerçek Beşiktaşlının örnek almasını isterim.

K. Ahmed benden bir yazı istedi.

70 yılı aşkın hayatım hep spor ile geçti. Yani bir türlü spordan kopamadım. İşte bu spor dünyasında sayısız sporcularla beraber oldum. Avrupa’nın, Amerika’nın birçok yerlerini gördüm. Oradaki sporcularla tanıştım. Hayatım boyunca unutamadığım birçok sporcuyla devamlı diyalog kurdum. Ama her zaman benimle efendice muhatap olan K. Ahmed’in çıkardığı bu eserine bir şeyler karalamak istedim. Onun için çok şeyler yazılabilir ama ben onun Beşiktaşlılığına saygı duyduğum için yazı konuma onun sporcu karakterini seçtim.

Gençler, Beşiktaş’a gönül verenler… Eğer Küçük Ahmed’i kendinize örnek alırsanız iyi bir Beşiktaşlı ve iyi bir sporcu olursunuz..."  Avukat Hakkı Yeten
Ayrıntılı bilgi için:

Babalar Günü

Aşkım Tan

BABALAR GÜNÜ

Bir Amerikan İç Savaşı gazisinin kızı olan Sonora Smart Dodd, Anneler Günü gibi babaların da bir günü olması gerektiğini düşünmekteydi. Dodd'un babası annelerinin yokluğunda altı çocuğunu tek başına büyütmüştü. Babasının doğum günü olan 5 Haziran'ın Babalar Günü ilan edilmesi için çalışmalara başlamış ama bu çalışmalar o tarihe yetişemeyerek kutlamalar haziran ayının üçüncü pazar gününe ertelenmiştir.

Babalar Günü ilk kez 19 Haziran 1910'da Washington'un Spokane şehrinde kutlanmıştır. 1924 yılında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Calvin Coolidge kutlamaları desteklemiş; ama resmi olarak Babalar Günü ilan etmemiştir. 1966 yılında ise o dönemin başkanı Lyndon Johnson, her yıl haziran ayının üçüncü pazarının Babalar Günü olarak kutlanacağını açıklayan bir bildiri yayımlamıştır. 1972 yılındaysa başkan Richard Nixon'ın imzasıyla Babalar Günü yasal olarak ABD'de resmi tatil ilan edilmiştir.

Katolikler ise Babalar Günü olarak farklı bir tarihi kutlarlar. Onlar bu kutlamayı dini açıdan ele alıp Hıristiyanlık peygamberi İsa'nın babası anısına, Mart ayının 19. gününü St. Joseph Günü adı altında babalarına armağan etmektedirler. Bazı ülkelerde bu kutlamalar dini özelliklerinin dışına çıkmıştır.

Yukarıda paylaştığım bu bilgiler Vikipedi'den alıntıdır. Günümüzde her günün bir anlamı ve kutlama sebebi var neredeyse ve bugün günlerden "BABALAR GÜNÜ!"

Baba olmaya gelince bu belki de dünyanın en sorumluluk gerektiren duygularından birisi olsa gerek. Baba demek, ata demektir, soy demektir. Her dilde olduğu gibi, bizim dilimizde de "baba" kelimesine dayandırılan pek çok tanımlama vardır. Erkeğin kalender olanına "babacan" denir. Yiğit olan adama "babayiğit" denir. Erkeğin iyilik ve büyüklük yapması, "babalık etmek" olarak ifade edilir. Yine babadan, dededen kalma mülk veya bir kimsenin içinde doğup büyüdüğü, yaşadığı ev, toprak ya da yurt, baba evi, baba ocağı, baba yurduna "baba evi" denmez mi? Babanın üstünlüğünün bulunduğu aile yapısı "baba erkil" olarak adlandırılır.

Her ne tür telaffuzlar olursa olsun, bizler ata erkil bir toplum olarak yaşantımız boyunca babalarımızdan çekinmiş ve babalarımızın gözüne girmek için çaba sarf etmişizdir. Sonuç itibari ile baba olmak öyle kolay bir görev değildir. Hayatın, ailenin yükü babanın omuzlarındaki bir ağırlıktır. Çünkü baba, evin direği ve eve para getiren, evin geçimini sağlayan kişidir.

Baba modeldir, baba profildir, baba idoldür... "BABALAR GÜNÜ" münasebetiyle alınan her hediye kuşkusuz anlamlı ve özeldir ama unutmayınız ki babalarımıza vereceğimiz en güzel hediye, onlara duyduğumuz saygı ve onları onurlandıracağımız başarılarımızdır.

Bu vesile ile bütün babaların gününü kutluyorum.

Ayrıntılı bilgi için:

Marilyn Monroe

Aşkım Tan
           MARILYN MONROE'nun Doğum Günü Yaklaşırken...
(1 Haziran 1926, Los Angeles, Kaliforniya-  5 Ağustos 1962, Brentwood, Los Angeles, Kaliforniya, ABD)
             Norma Jeane Baker babasını hiç tanımadı, evlatlık olarak yetiştirildi. 16 yaşındayken, kaldığı yetimhaneden uzaklaşmak için, “baba” dediği 21 yaşındaki Jim Dougherty ile evlendi. Dougherty savaşa katılınca Norma Jean de cephe gerisinde iş buldu. Savaşı belgeleyen bir film ekibince keşfedildi ve çabucak modelliğe adım attı.
            Hırslı ve parasız Monreo, aç kalınca vücudunu arabalarda erkeklere sattı. Seksi, yaşamını sürdürme ve kariyerinde yükselme aracı olarak kullandı. Marx Brothers’ın son filmi olan “Love Happy” ile yıldızlığa ilk adımını attı. Sahnede, Groucho ile beraberdi. O da MM rüzgarına kapılanlardandı. MM için, “O, Mae West, Theda Bara ve Bo Peep’in tek bir kişide toplanmış hali” diyordu.  Kendisinden 10 yaş büyük, yakışıklı, çekici ses teknisyeni Freddy Karger ile de bir ilişkisi olmuştu. O da MM için bir baba gibiydi.
            1949’da Marilyn, Johnny Hyde ile yeni bir anlaşma yaptı. Hyde onu, Hollywood’un eli yüzü düzgün insanlarıyla tanıştırdı. “All About Eve” ve “The Asphalt” adlı filmlerde, küçük ama anlamlı roller almasını sağladı. Milyoner akıl hocası Hyde ile evlenmeyi reddedince bütün Hollywood’u şaşırttı. Hyde kalp krizi geçirip ölünce dedikoducular Monreo’yu suçladılar. 1951’de Elia Kazan, Monreo’nun hayatına girdiğinde o hâlâ Johnny için yas tutmaktaydı.
             Bunu izleyen dört yıl içinde Marilyn, Joe Di Maggio ile evlenip boşanmıştı; Miller-Monroe aşkı da giderek derinleşiyordu. Di Maggio Marilyn’in, Hyde’dan sonra içten bağlandığı tek kişiydi. Evlilikleri sadece dokuz ay sürmesine karşılık boşanma davalarının sonuçlanması iki yıl aldı. Marilyn balayında, Kore’de görev alan binlerce askerin çığlıkları arasında şarkı söyledi. Askerlerin beğeni dolu alkışları karşısında Joe, delicesine kıskançlık krizlerine girmişti. MM’nin imajına ve giysilerine karışarak gösteriyordu bunu. Sonunda çok kötü bir şekilde kavga ettiler. “The Seven Year Itch” filmi, bu ilişkiyi kopma noktasına getirdi. Marilyn’in eteğinin rüzgarla açıldığı o ünlü sahne çekilirken, Di Maggio da kalabalığın arasındaydı. Hayranları bu görünümü karşısında haykırırken, Joe hışımla sahneden ayrıldı. Marilyn bu olaydan iki hafta sonra boşanma davası açtı. MM, Di Maggio için kariyerinden asla taviz vermedi.
             29 yaşında aktris olmaya karar verdi. “Para benim için önemli değil. Mükemmel olmak istiyorum” demişti. Hollywood’u terk etki ve New York’taki Action Studio’ya kaydını yaptırdı. O sıralar 40 yaşında olan Arthur Miller ile flört etmeye başladı. Marilyn, 1956 yazında evlendiği Miller ile çekilmiş nikah fotoğraflarının arkasına şöyle yazmıştı: “Umut, umut, umut...” Miller defterine, yaratıcılığının güvensizliğe neden olmasından, karmaşama yaratmasından korktuğunu yazmıştı. Üç haftalıktı evlilikleri; karı koca birbirlerine uzaklaşıyorlardı. MM, bu yıllarda sorunlu hamileliklere ve düşüklere katlanmak zorunda kaldı ve uykusuzluk çekti.
              1959’da, Yves Montand ile “Lets Make Love” adlı filme başladı. Çekim sırasında Fransız aktör ile filmin adına uygun bir ilişki yaşadı ve manşetleri süsledi. Miller kendini aşağılanmış hissediyordu. Miller, Marilyn’e olan aşkını ifade eden “The Misfits”in senaryosunu bu dönemde yazdı.
               Üçüncü boşanmanın ardından, John F.Kennedy ile tanıştı. Çift sık sık Lawford’un sahil evinde buluşuyordu. Beraberlikleri kısa sürede tutkulu bir aşka dönüştü. Marilyn 1962’de başkanın Madison Square Garden’daki yaş günü partisinde gösterişli, uçuşan bir gece elbisesiyle göründü. Parlak ve titreyen spot ışıklarının altındaki cazibeli Marilyn, tutkulu bir şekilde “Happy Birthday President” şarkısını söylemeye başladı.
               Donald Spoto’nun yazdığı “Marliyn Monroe’nin Biyografisi’ne göre MM’nin son aşkı Di Maggio’ydu. 10 yıl sonra kavuştular. Beraber bisiklete bindiler, alışveriş yaptılar. Joe, ailesine evlilik planlarını anlatmak üzere Marilyn’i yalnız bırakarak San Fransisco’ya gitti. Düğün günü kararlaştırılmıştı: 8 Ağustos Çarşamba. Taşkınlıklardan ve çılgınlıklardan bunalmamak için bütün detaylar gizli tutuldu.
               Ancak 4 Ağustos Cumartesi günü Marilyn, dairesinde yükseksek dozdan ölmüş olarak bulundu. Henüz 36 yaşındaydı. O gün öğleden sonra Joe’ya hitaben yazmaya başladığı mektupta şu cümleler yer alıyordu: “Sevgili Joe, seni mutlu etmek en zor iş. Senin mutluluğun benim mutluluğum demek...” Bu kadarla kalıyordu mektup. Ağustos’un 8’inde Joe, Marilyn ile yeni bir hayata başlayacakken onun cenaze törenini organize ediyordu. Veda öpücüğünü verirken “Seni seviyorum hayatım, seni seviyorum” dedi ve ellerinin arasında bir demet pembe gül yerleştirdi. 20 yıl boyunca her hafta Marilyn’in mezarına gül gönderdi. Joe hiç evlenmedi ve Marilyn hakkında hiçbir zaman tek kelime etmedi.
Ayrıntılı bilgi için:

Senede Bir Gün Anne Olmak

Aşkım Tan
SENEDE BİR GÜN “ANNE” OLMAK

Bu yazıyı yazmak hiç aklımda yoktu. Ta ki sokaklarda, caddelerde, kısacası her yerde karşımıza çıkan ilân panolarında, radyolarda, televizyonlarda o zorlayıcı reklamların ve evimizin içindeki “Anneler Günü” telaşının farkına varana kadar.

Sonuçta ben de bir anneyim ve bir de kayınvalidem var. Kimse yanlış anlamasın bana böyle şeyler hiç angarya gelmez. Hatta orijinallikleri severim de. Ancak herkes bu tür orijinallikler sevmek zorunda değildir.  Evimdeki fısıldaşmaları hisseder gibi oluyorum ve odaya girdiğim zamansa herhangi bir konu konuşuluyormuş süsü veriliyor ve ben bunu hiiiiç fark etmiyorum(!) Bırakıyorum, öyle sansınlar. Durup dururken ne diye sebepsiz inkârlara neden olayım?

Ama dilimin ucuna kadar geliyor. Demek istiyorum ki, “kendinizi mecbur hissederek bana hediye almak zorunda değilsiniz.” Evet, ben öyle düşünüyorum. Birçok annenin adına öyle düşünüyor ve bunu yüksek sesle dile getiriyorum. Özel günleri bu nedenle pek sevmem. Herkesi alır bir sürpriz telaşı. En önemlisi de bu işin maddi boyutu. Reklamlar öylesine zorlayıcı bir şekilde gösteriliyor ki ekranlarda, sanki “annenize böyle pahada kıymetli bir hediye almazsanız, anneniz sizi hiç affetmeyecek” demeye getiriyorlar. Bu durumsa benim çok içimi acıtıyor. Paralar biriktiriliyor veya kredi kartlarına yükleniliyor ödenmesi çok kolaymış gibi. Belki diyeceksiniz “bırak, yılda bir defa olsun düşünülsün anneler.” Annelerimizin düşünülmesine asla karşı değilim ama zorlayıcı unsur olmasına çok karşıyım.

Sizler ne düşünürsünüz bilmiyorum ama benim için kızımın içinden geldiği bir anda bana bir çiçek vermesi çok daha değerlidir. Çünkü kendisini zorunlu hissetmemiştir. Bilirim ki bunu gönlünden geçirdiği için almıştır, koparmıştır, vermiştir. Bundan büyük mutluluk olabilir mi? Alınan hediyenin beğenilmeme riski de var sonuçta. Özellikle de aceleye getirilmiş bir hediye ise. Bu tür özel günlerin manevi boyutunun maddi boyutla yer değiştirmiş olması beni üzüyor.

Hatırlarım; çocukluğumuzda annelerimize yaptığımız kartları, yazdığımız mektupları ve yine o küçücük kalbimizle sunduğumuz sevgimiz karşısında annemin göz pınarlarına biriken gözyaşlarını da hatırlarım. Böyle bir duygu alış-verişini günümüzde yaşayabiliyor muyuz? Çoğu güzelliğin maddeleştirildiği günümüzde manevi coşkuları yaşayamamaktayız.

Lütfen annelerimize sunduğumuz hediyemiz içten gelen, gönülden sunulmuş sevgimiz olsun! İnanınız annelerimiz düşünüldüklerini, hatırlandıklarını ve sevildiklerini bilmeyi her şeyden üstün tutarlar. Unutmayalım ki hayat gerçekten çok kısa ve onları özleyeceğimiz günler çok da uzağımızda değil. Bu nedenle sevgimizle birlikte saygımızı, ilgimizi eksik etmeyelim. Annelerimizi bir gün değil, her gün mutlu etmek için çaba gösterelim.

Bütün Annelerimizin Anneler Gününü Kutluyor, Yılda Bir Gün Değil, Her Gün Aynı Değeri Görüp Hatırlanmalarını Diliyor, Yanımda Olamayan Sevgili Anneciğimi Özlemle Ve Rahmetle Anıyorum.

Anneler Günün Kutlu Olsun Anneciğim! 
Ayrıntılı bilgi için:

Para Para Para

Aşkım Tan
Parayla ilişkinizi hiç sorguladınız mı bu güne kadar? Elinizde tuttuğunuz banknotla ilgili hiçbir fikriniz var mı? Ya sizlerden önce kimlerin o paraya dokunduğu ile ilgili bir bilginiz? Hepinizin “hayır” dediğini duyar gibiyim. Oysa ben düşünürüm paranın yolculuğunu.

Arzu ederseniz, öncelikle paranın tarihçesi ile başlayalım yolcuğumuza.
Para icat edilmeden önce, deniz kabuğundan kıymetli metallere kadar çeşitli mallar değişim aracı olarak kullanılmıştır. Tarihi kayıtlara göre, M.Ö. 118 yılında Çinliler deri para kullanmışlardır. İlk kâğıt para ise M.S. 806 yılında yine Çin’de ortaya çıkmıştır.

Batıda kâğıt paraların basılması ve kullanılması 17’nci yüzyılın sonlarına rastlamaktadır. İlk kâğıt paranın 1690’lı yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde Massechusetts Hükümetince, İngiltere'de ise "Goldsmiths"ler tarafından basıldığı ve dolaşıma çıkarıldığı, 1694 yılında İngiliz Merkez Bankası ve daha sonra diğer ülke merkez bankalarının kurulması ile de yaygınlaştığı görülmektedir.

Osmanlı İmparatorluğunda kâğıt para önce “Kaime” sonrasında ise  “Evrak-ı Nakdiye” olarak kullanılmıştır. Bu banknotlar “evrak-ı nakdiye” adı altında Türkiye Cumhuriyeti’ne intikal etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’ndan intikal eden evrak-ı nakdiyeler, Cumhuriyetin ilk yıllarında para bastırılamadığından, 1927 yılı sonuna kadar tedavülde kalmıştır.

Bir devletin egemenlik ve bağımsızlık sembolü olması nedeniyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, 30 Aralık 1925 tarih ve 701 Sayılı “Mevcut Evrak-ı Nakdiyenin Yenileriyle İstibdaline Dair Kanun” kabul edilerek ilk Türk banknotlarının bastırılmasına karar verilmiştir. Böylelikle, “Birinci Emisyon Grubu Banknotlar”dan, “Sekizinci Emisyon Banknot”larına kadar “Lira”larımız basılmıştır.

Sizlere paralarımızın geçirdiği evrelerle ilgili yukarıdaki bilgileri paylaştıktan sonra, gelelim paranın bizlerin ellerinde geçirdiği evrelere. Para genel kabul gören değişim aracı olduğuna göre, ne çok el ve yer değişimleri görmüştür düşünebiliyor musunuz? Şu anda elinizde tuttuğunuz veya cüzdanınızdaki banknotun kimlerin elinden geçtiğini? Bankadan aldığınız gıcır gıcır paranın yolculuğuna nerede son vereceğini asla bilemezsiniz. Marketinize verdiğiniz o para, belki bir simitçiye, oradan bir taksi şoförüne, sonra bir kuaföre, bir doktora, bir hastaya, bir polise, belki de başbakana veya ülkenin en ücra köşesine ve kim bilir nerelere kadar gider… Hangimiz bir banknot kadar yolculuk yaparız? Her kişinin dokunduğu bu paranın üzerinde kimlerin izleri vardır, kimler sıkıntı ile vermiştir ve kimler sevinçle almışlardır… Doğrusu çok isterdim paranın dilini bilip, yolculuğunu paylaşmayı.  

Ayrıca, para kendisine gösterilen muameleden ne derece memnuniyet duyar dersiniz? Mesela, bir balıkçı tezgâhında paranızın üzerini alırken, genellikle balık, deniz kokulu ve hafif de nemlidir; pazardan alış-veriş yaptığınızda ise, pazarcının önlüğündeki cebe gelişigüzel atılmış, buruş buruş olmuştur paralar. Ne kadar da özensiz bir durumdadır o paralar. Bir de varlıklı bir iş adamının kasasını düşünün. Paralar büyük bir özenle dizilmiştir kasasına ve özenle saklanmaktadırlar.

Paranın yolculuğu, insanların kaderlerine benzer bir bakıma da. Muhtelif yerlerde, muhtelif hallerdedir. Kimi zaman yıpranmış, kimi zaman da özenle saklanmıştır. Para konusunda kalender ruhlu kişilerde pek o özeni göremeyiz. Ya o banknotları çok sevenlerde? Nasıl da intizam gösterirler onlara. Adeta gitmelerini istemezler, izin vermezler. Oysa ne önemi vardır ki? Yukarıda da belirttiğim gibi para ancak bir değişim aracı olmalıdır ama onun ötesine asla gitmemelidir. Mesela gönüllerimizi, ruhumuzu asla satın almamalıdır. Önemli olan gönüllerimizin zenginliği değil midir, değerli okurlarım?
Gönüllerimizin fakirleşmemesi dileği ile kalınız sağlıcakla.
Ayrıntılı bilgi için:

Memleket Dediğin

Aşkım Tan
Memleket dediğin, köylüsü ve kentlisi ile toprağı ve sanayii ile genci ve yaşlısı ile okumuşu ve okumamışı ile öğretmeni ve öğrencisi ile mimarı ve mühendisi ile sanatı ve güzelliği ile ve daha pek çok sayacağım başlıkla bir bütündür. Ve bir bütün olarak da sevilir. Çünkü memlekettir...

İçinde yaşarsın, seversin. Uzaklaşırsın, özlersin. Burcu burcu tüter burnunda memleketinin kokusu uzak kaldığın zaman. Kahramanlarını anlatırsın, şairlerinden şiirler okursun ve dersin ki "memleketimde olsam da soğan ekmek yemeye razıyım." Memleket kelimesi çok derindir. Çünkü toprağındır memleketin.

İnsanını özlersin, yemeklerini özlersin, içeceklerini özlersin. Kısacası her şeyini özlersin memleketinin. Hasret duyarsın ve uzaklaştıkça yüceltirsin gözünde ve gönlünde memleketini. Dilini bile özlersin özellikle gurbette olduğun zaman. Belki de ülkende bir "merhaba"yı esirgeyeceğin birini gördüğün zaman bile memleket koktuğu için sarılır kucaklarsın gurbette.

Bayrağını gördüğünde, marşını okunduğunda, bir türkü duyduğunda, engel olamazsın memleket uğruna gözünden süzülen yaşlara. Ansızın uyanır ve damağında gezinen memleketinin lezzetlerini arar olursun bir anda. Kulaklarında yankılanır memleketinin ezan sesi. Kendi kendine "andım olsun ki memleketime ayak bastığım anda toprağını öpeceğim" dersin. İşte böyle bir sevdadır memleket sevgisi...

Sevdalısı olduğumuz bu memleketin bu gün içinde bulunduğu durumunu gördüğüm zaman kendime soruyorum “bizi birbirimize düşman eden sebep nedir­?” diye… Oysa ben memleketimi köylüsü-kentlisi, okuru-yazarı, sanatı-sanatçısı, yazı-kışı ile hatta Boşnak’ı, Arnavut’u, Kürt’ü, Zaza’sı, Gürcü’sü, Çerkez’i, Pomak’ı, Romanı, Arap’ı, Laz’ı, Süryani’si, Hemşinlisi, Ermeni’si, Yahudi’si, Rum’u ile çok seviyorum. Çünkü memleketimi memleket yapan bu halkların bütünüdür. Yüzölçümü ise 779.452 kilometre kare olan bu memlekete bizleri sığdıramayan nedir?

Ay yıldızlı bayrağımın altında toplanan bu topluluklar bütününü birbirine düşman eden siyaset oyunlarının ta kendisidir. Detaylandırmak elbette mümkündür ancak ben memleket sevdasından yola çıktığım için siyaseti bu yazıma bulaştırmamayı tercih ediyorum. Hayalimde yaşattığım memleket kokulu bu yazımı üstat Nâzım Hikmet Ran’ın bir şiiri ile noktalamak istiyorum.

Yine Memleketim Üstüne Söylenmiştir
Memleketim, memleketim, memleketim,
ne kasketim kaldı senin ora işi
ne yollarını taşımış ayakkabım,
son mintanın da sırtımda paralandı çoktan,
Şile bezindendi.
Sen şimdi yalnız saçımın akında,
enfarktında yüreğimin,
alnımın çizgilerindesin memleketim,
memleketim,
memleketim...
Ayrıntılı bilgi için:

Nevruz

Aşkım Tan
NEVRUZ

Merhaba değerli okurlar. Bugünkü konumuz, başlığından da anlaşılacağı üzere “Nevruz.” Günümüz Türkiye’sinde her ne kadar siyasi oyunlara alet edilmeye çalışılıyorsa da, manada hepimizin içini açacak güzellikte bir sözcüktür “Nevruz.”

           "Kelime, anlam olarak eski Farsçadan gelmektedir. “Yeni” demek olan nava ve gün ışığı/gün,  rezanh  ile birleşerek oluşmuştur. Anlamı "nev: yeni, ruz: gün/gün ışığı" dır ve günümüzün Farsçasında da hala aynı biçimde kullanılmaktadır. M.Ö. 8. Yüzyıldan günümüze kadar Orta Asya’dan Balkanlardaki uluslara kadar birçok bölgede kendi yerel renkleri ve inançları ile her 21 Mart’ta kutlanan Nevruz, özünde ilkbaharın gelişinin coşkuyla karşılandığı bir gündür.
           Türklerin (Göktürklerin) Ergenekon’dan demir dağı eritip çıkmalarını, bir anlamda da ekinoksun da kutlandığı (geceyle gündüzün eşitlendiği), tabiatın yeşillendiği, havaların ısındığı, karların eridiği, kısacası doğanın ve çevrenin uyanışının nedenidir bu coşku.
           Daha öncesinde Türki Cumhuriyetleri’nde resmi bayram olarak kutlanan 21 Mart, ülkemizde sadece bir gelenek olarak görülmekte idi.  Türkiye Cumhuriyeti’nde resmi olarak 1995 yılından beri  “Nevruz Bayramı” kutlanmaktadır. 2010'dan itibaren de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından "Dünya Nevruz Bayramı" olarak kabul edilmiştir.
           Türk Takvimi’nde bir gün 12 bölüme ayrılır ve her bölüme “Çağ” adı verilirdi. Bir çağ iki saat, dolayısı ile bir gün de 24 saattir. Her bir çağ ise 8 “Keh”ten ibarettir. Yılbaşı olarak gece-gündüz eşitliğinin yaşandığı 21 Mart, Nevruz günü olarak kutlanır. Bu güne ve yeni yılın başlandığı an’a “Yılgayak” denir.
           Oniki Hayvanlı Takvim ve Melikşah’ın  Celalî Takviminde yılbaşı olarak belirlenen 21 Mart, Dîvanü Lügati’t-Türk’te de ilkbaharın gelişi olarak belirtilir. Türk edebiyatı ve musikisine de Nevruz; Nevruz-ı Asl, Nevruz-ı Arap, Nevruz-ı Bayati, Nevruz-ı Hicaz, Nevruz-ı Acem ve Nevruz-ı Seba olarak girmiştir. Tarihte pek çok devlette bayram ve gelenek olarak kutlanmıştır. Bunların başında Anadolu Beylikleri, Eski Mısır,  İran, Safavi, Sasani, Moğollar, Selçuklu ve Osmanlı gelir.
            Selçuklu ve Osmanlı’da milli bayram olarak kutlanan Nevruz, “Nevruziye” adlı şiirlere ve şenliklerle ziyafet verilerek kutlanırdı. Özel olarak hazırlanan “Nevruziye” adlı macun Osmanlı döneminden kalan bir kültür olarak bugün hâlâ Manisa’da 21 Mart’ta “Mesir Macunu Şenlikleri” yapılmaktadır. Alevî ve Bektaşîler arasında da kimi yörelerde eski takvime atfen “Mart Dokuzu” adı verilerek kutlanan Nevruz’da özel kutlamalar yapılırdı, yine Zerdüştler ve Yezidiler de 21 Mart’ı bayram olarak kabul etmişlerdir.
Kaynakça: Vikipedi


Yukarıda kaynaklardan yararlanarak sizlerle paylaşmaya çalıştığım Nevruz bayramının anlamı, tarihi ve güzellikleri sonrasında kendi kendime gelinen bugünkü noktayı sorgulamaktayım.
Nevruz, ne bir terör örgütüne, ne de herhangi bir ideolojinin çıkış ya da başlangıç noktasına alet edilemeyecek, ne siyaset kelimesinin ne de siyasetçinin ağzına yakışmayacak güzellikte anlamlı bir olgudur.
İlkbaharın müjdeleyici olan Nevruz’un Türkiye halkına akıl-fikir, barış, huzur ve aydınlık yarınlar getirmesi dileği ile…
Aşkım TAN
Ayrıntılı bilgi için:

Ne varsa eskilerde var

Aşkım Tan


NE VARSA ESKİLERDE VAR
 
Son dönemde ne çok kullanır olduk bu lafı… Düşünüyorum da acaba yaşlanıyor muyum ne? Öyle ya bugün benim yirmi bir yaşındaki kızım böyle bir laf eder mi? Böyle bir tabiri ancak belli bir yaşı aşmış insanlar kullanırlar.
 
Günümüzün elektro harikası saydıkları müziklere bakıyorum, hiç de eskilerde olanlar gibi keyif vermiyor bana. O “eskiler”in daha da “eskiler”i var ama neden seviyorum ben bu “eski”lerin müziklerini?
 
Öte yandan da gençlerle çok iyi anlaştığımın ve onların da beni sevdiklerinin farkındayım. Demek ki onlara göre “eski” kafalı görünmüyorum bu durumda. Gençlerimizle fikir alış-verişinde bulunabiliyorum hâlâ. Yani “eski” olmayan fikirlere açığım.
 
Peki, ya insan ilişkilerindeki “eski” şıklıklar? Daha bir saygılıydık birbirimize karşı diyaloglarımızda. Karşımızdakini incitmekten korkardık konuşurken. Gönül almak pek kolaydı “eski”den. Dalından koparılan bir çiçek, gönül almaya yeterdi veya yanağa kondurulan bir öpücük…

Oysa günümüzdeki açgözlülük? Gönül almak o kadar kolay mı? Reklam filminde söylendiği gibi “tamamen duygusal” bir gönül alma ancak geçerli olabiliyor.
 
Değiştirilemeyecek gerçekler var hayatımızda. Vücudumuz doğal olarak yaşlanıyor, “eski”yor. Saçlarımız ağarıyor, bedenimizin direnci düşüyor ve yerçekimi kanunlarına karşı gelemiyor görüntümüz. Çizgiler daha bir derinleşiyor yüzümüzde. Yani görüntümüz “eski”yor. 

Ya kalbimiz? İşte o kalp var ya… Daha bir yumuşuyor, daha bir hassaslaşıyor, daha bir dokunaklı hale geliyor. İşte o kalp yenilerde yok.

Bu nedenledir ki ben, “Ne varsa eskilerde var” diyorum; yaşlanıyor olsam da meydan okuyorum yıllara…

En içten ve “eski” sevgi, saygılarımla...
Ayrıntılı bilgi için:

Ne kadar da Meraklısınız

Aşkım Tan
      NE KADAR DA MERAKLISINIZ
      Konu başlığında da yazdığım gibi, ne kadar meraklısınız? Ne kadar meraklıyız? Merak kelimesinin tam olarak karşılığı, bir şeyi anlamak, öğrenmek için duyulan istek; bir şeyi edinme, yapma, bir şeyle uğraşma isteği ve düşkünlük, hevestir.
       Bu tanımlamaya göre insanoğlunun meraklı olmaması neredeyse imkânsız gibi görünür öyle değil mi? Hepimizin mutlaka birtakım merakları vardır. Pekiyi, yan etkisi var mıdır? Bu da kişiye göre değişir. Hayata kattığı anlamlar ve değerlerle bazen de fazla merakın getirdiği zararlarla doğru orantılıdır.
       Mesela siz, neyi, neleri merak edersiniz? Lig maçlarını mı, son çıkan kitapları mı, hit parçaları mı? Yoksa bugün komşunuzun ne pişirdiği mi, eşinizin veya sevgilinizin yokluğunuzda ne yaptığını mı? Türkiye ekonomisini mi, gelecek seçimlerde hangi partinin iktidar geleceğini mi?
       Bu örnekler sonsuzdur. Uzar gider. En kestirme yanıt zaten başlıkta gizli değil midir? Eğer bu başlığı görüp okumaya başladıysanız, benim ne yazdığımı merak etmektesiniz şu anda.
Merak, masum olduğu sürece zararsız, hatta faydalı bile olabilir.  Küçüklüğümüzden itibaren öğrenme merakı ile büyüdüğümüzü düşünecek olursak, bunun hayatın vazgeçilmez bir parçası olduğunu da göz ardı edemeyiz.
Madalyonun öbür yüzünü çevirecek olursak, bir de kendimize ve çevremize zarar verecek derecede meraklı olmak da var. İlk aklıma gelen örneklerden bir tanesi, aşırı kıskançlıklar nedeni ile peşine dedektif takılan kişilerdir. Bu da düpedüz meraktan kaynaklanan davranış bozukluklarından biridir.
        Kanunların yasaklarına da çoğumuzda karşı konulmaz bir merak vardır. “Yasak” kelimesi başlı başına bir merak unsurudur. En başta neden yasak olduğunu düşünürüz ve içimizde zaman zaman karşı konulmaz bir dürtü oluşur bu yasaklara karşı. Kimimiz “yasaklar çiğnenmek için konulmuştur” cümlesinin ardına sığınarak ihlâl ederiz yasakları bu meraktan. Sanırım birçoğumuz yasaklanmış yayınlara, yasaklanmış sitelere, yasaklanmış yazarlara, yasaklanmış sanatçılara, hatta bizlere yasaklanmış gıdalara bir zaaf besleriz. Oysa yasaklayan yasaklamıştır, merak etmeyeceksiniz! Acaba bizler merak edelim diye yasaklanmış olabilir mi bütün bunlar?
Kendi adıma ben bugün sizlere bir yazı yazmayı düşünürken, “Acaba bugün ne yazsam?” diye merak edip kendi merakımın sonucunda sizlerin meraklarınızı merak ederek kaleme aldım bu yazıyı.
        Son olarak yazımı merak üzerine söylenmiş birkaç güzel sözle noktalamak istiyorum sevgili okurlar.

        Bir sonraki yazıma kadar meraksız kalmayın.

       • Tanrı beni, merakımın kireçlenmesinden korusun; çünkü büyük şeyler kadar küçük şeyler hakkında da bir şeyler öğrenme arzusu uyandıran o merak, tüm canlıları hareket ettiren dinamo ve itme gücüdür.  John M. Browns
       • İnsanoğlunun merakı, sınır tanımaz. Jacques Yves Coucsteau
       • Merak, dinç ve gayretli kafaların, devamlı ve kesin karakteristiklerinden biridir. Samuel Johnson
       • Dimağı gençleştiren şeyler sürpriz, merak ve sevgidir. Harold Nicolson
       • Merak, ilmin hocasıdır. Bediüzzaman   
       • Aşkın dörtte üçü meraktır. Kazanova
       • Merakı olmayan hiçbir şey öğrenemez. J. W. Goethe
Ayrıntılı bilgi için:

Gökyüzü Çatısı Altındakiler.

Aşkım Tan
GÖKYÜZÜ ÇATISI ALTINDAKİLER

Aylardan şubat ve soğuk bir Ankara gününde olumsuz hava şartları nedeni ile evimize ulaşım zorluğu çekerken, doğruyu söylemem gerekirse önce kızımın nasıl eve ulaşacağını, sonrasında ise yakınlarımın mesai sonrasında evlerine nasıl dönebileceklerini düşünmeye başladım.

Trafik tam anlamı ile durmuştu. Metro dışında hiçbir toplu ulaşım aracı çalışmadığı gibi, taksiler de kontağı kapatmışlardı. Sokaklarda ve caddelerde bir insan yığılması göze çarpıyordu ve herkes cep telefonu ile yakınlarını bilgilendirmeye çabalıyordu büyük bir panik içinde.

Yaşadığım süre içerisinde böyle bir tablo ile karşılaştığımı pek hatırlamıyorum. Bu noktada beni düşünmeye iten, bu kısa ve geçici olumsuzluk sürecindeki insanların paniklemiş halleriydi. Sonuçta hepimiz er veya geç evlerimize ulaşacaktık. Ya evleri olmayan, sokakları mesken edinmiş insanlarımız? Acaba onlar bizlerden daha mı az panikteydiler, evleri sokak olduğu için?

Kaçımız sokak insanlarını düşünmüşüzdür? Sokakta yaşamak nasıl bir şeydir? Neden sokakta yaşıyor bu insanlar? Sokakta yaşamak kendi seçimleri miydi? Yoksa kaderleri miydi? Kafamın içerisinde bu sorular ardı ardına sıralanadururken, bir yandan gidebileceğim bir adresim, bir çatım, sıcacık bir evim olduğu için kendimi hem mutlu hem buruk hissettim.

“Bizler ve Onlar”ı düşünmeye başladım. Bizler, memnuniyetsizliklerimizi dile getirirken, kendimizi maddesel anlamda tatmin etmeye çalışırken, yastığımızla yorganımızla kavga ederken, öğünlerimiz için menü beğenmezken, onlar nerede, nasıl yaşar, uyur ve ne yerler?

Sokakta yaşayan insanları görmeye alıştığımız için mi duyarsızlaştık acaba? Boş inşaatlarda, parklarda, köprü altlarında veya bankamatik kulübelerinde uyuyan, sokaklarda buldukları yemek artıkları ile karınlarını doyuran bu insanlar ailevi, ekonomik veya ruhsal sebeplerden dolayı sokaklarda yaşıyorlar. Doğal olarak sosyal güvenceleri ve paraları olmadığı için sağlık sorunlarını hiçbir şekilde çözemiyorlar. Yani hastalanmamaları gerekiyor! Hastalanırlarsa da…

Düşünüyorum da, insanlar ve hayvanlar âleminde kutsal bir kelime olarak kabul edilen yuva kavramı artık kutsallıktan çıkmış, maddesel bir şirketleşme anlayışına doğru şekil mi değiştirdi acaba? Oysa evlenirken, birbirimize “hastalıkta ve sağlıkta; iyi ve kötü günde” sözü vermiyor muyuz? Sıkıntılı dönemlerde birbirimize daha çok kenetlenmemiz gerekmez mi? “Para” denen bu illet midir o kutsal yuvaları dağıtan ve insanları insana yakışmayacak bir yaşam  tarzına iten?

Yaptığım araştırmalar sonucunda sokakta yaşayanlarla ilgili net bir rakama ulaşamadım. Bu da devletimizin bu konuya ne kadar duyarlı olduğunu göstermiyor mu(!)

Yazımı burada sonlandırırken, hepinize sıcacık yuvanızda mutlu bir yaşam diliyor, bizim gibi bu şansa sahip olamayan sokaklardaki insanlarımıza karşı sizleri daha duyarlı olmaya davet ediyorum.
Ayrıntılı bilgi için:

Mevsimler ve İnsanlar

Aşkım Tan
MEVSİMLER VE İNSANLAR

Mevsimler insanları nasıl da etkiler…

Bir Marmaris veya yazın erken geldiği güney sahillerimizdeki kasabaların birine yapılan bir kaçamak nasıl da iyi geliyor insana o kasvetli Ankara havasından sonra.

Özellikle de nisan-mayısta, baharın yerini yavaş yavaş yaz günlerine terk ettiği, tabiatın sessizce ama coşkuyla uyandığı bu dönem, bir başka güzeldir. Tabiatın bu güzelliği gönlümüzü de güzelleştiriyor, şenlendiriyor. Her ilkbahar adeta yeni bir başlangıçtır yaşantımızda. Umutsuzluktan, karamsarlıktan, yeni bir umut ışığına ve yeni başlangıçlara bir ışıktır âdeta. Gecenin karanlığı, kışın kasveti bizleri nasıl bir umutsuzluğa ve buna bağlı olarak sıkıntılara sevk ediyorsa, ilkbahar da bir o kadar aydınlatır ve içimizi ısıtır. En azından bana bunları hissettirir bu aylar. Ya sizlere?

İç Anadolu’nun bozkırından güneye doğru yapılan yolculuklarda nasıl da aşama aşama tabiatın renginin değiştiğini görmek apayrı bir duygu uyandırıyor insanın benliğinde.

Belki de yaz ayında doğmuş olduğum için seviyorum ben bu pırıltıyı. İçinizde kuşkusuz kış ve sonbahar aylarını yaz aylarına tercih edenleriniz vardır. Ama açıkçası ben bu güne kadar ilkbahar aylarını sevmeyen birilerine hiç rastlamadım. Bugün bir anket yapacak olursak, sanırım ilkbahar ayları açık ara farkla ipi göğüsleyecektir.

Bunun nedenini anlamak için fazla çabaya da gerek yoktur bana kalırsa. Açıklaması basit. İlkbahar = Uyanış, yeniden doğuş. Yeni doğmuş olan her şey tabiatta zaten sevilmez mi? Parçalayıcı özelliğinden korktuğumuz aslanın yavrusu, ayının yavrusu bile nasıl sevimli gelir bize. Ya bebekler? Ağaçların fidanları? Küçücükken nasıl da güzeldir. Günün tan ağartısı bile ayrı bir güzeldir. Bütün bu saydıklarımın güzelliklerini sanırım kimse inkâr edemez.

Yukarıda saydığım bu güzellikleri bence yaşayabilmek ve görebilmekse en önemli unsur. Günümüzde sosyo-ekonomik ve politik sıkıntılardan kaynaklanan nedenlerden dolayı birçoğumuz ne yazık ki burnumuzun ucundaki bu güzellikleri görememekteyiz. Oysa bence en azından bu güzellikleri görerek, teneffüs ederek ruhumuzu ödüllendirmeliyiz bana kalırsa. Çünkü dış dünyada yaşanan olumsuzlukları gidermek pek kolay olamayacağına göre, teselli eden güzelliklerden kendimizi mahrum bırakmamalıyız derim ben.

Hadi sizler de çıkarın ilkbaharın ve tabiatın tadını!
Ayrıntılı bilgi için:

Satılık -1

Aşkım Tan
SATILIK -1

Satılık kelimesinin Türk Dil Kurumu’nun sözlüğündeki karşılığına bakacak olursak, anlamı “satışa çıkarılmış olan” olarak geçer. Satışa çıkarılmış olan bir eşya, bir taşınmaz olabilir ve bunun hiçbir sakıncası yoktur. Çünkü satılması için şartlar konur ortaya ve almak isteyen, gücü yeten satın alır satılık olanı. Masum, ihtiyaç karşılığında yapılan satışlardır bunlar. Alan memnun, satan da. Çünkü bireyler kendi aralarında karar vermişlerdir. Dükkân ve mağazalardan zaten bahsetmiyorum bile. Arz-talep vardır bu işin de sonucunda.

Ya satılık olan insan ilişkileri? Sizce kim memnun olabilir böylesi bir alış-verişin sonucundan? Düşününüz ki inanmışsınız, güvenmişsiniz ve bunun sonucunda bir dostluk kurmuşsunuz. Dost bilmişsiniz karşınızdakini. Dost kelimesinin ağırlığı çok fazladır. Yine Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne bakacak olursak, dost kelimesini aynen şu şekilde tanımlar: “Sevilen, güvenilen, yakın arkadaş, gönüldaş, iyi görüşülen kimse, düşman karşıtı” Gördünüz mü? Bir dostluktan beklentilerinizin olması çok doğal değil midir bu durumda? Peki, sorarım sizlere, şöyle bir düşündüğünüzde, kaç dostunuz vardır sizce? Ya da hiç dostunuz var mı? Eminim yazının başlığı ve başlangıcı ile bu dostluk kısmını pek de bağdaştıramamışsınızdır. Haklısınız. Kim satılık kelimesinin yanına dost kelimesini yakıştırabilir ki? Oysa kişisel çıkarların ön plana çıktığı bu dönemde, ne yazık ki dostluk gibi manevi değerler artık o kadar da önem arz etmiyor ne yazık ki. Dostluklar artık çıkarsız, o kişiyi sadece çok beğendiğiniz, benimsediğiniz ve sevdiğiniz için oluşmuyor

Parasal dostluklar geçti artık bütün bunların önüne her ne kadar inanılmaz gibi görünse de. Karşılıklı çıkarlar öne geçmiş durumda. Dostluk kelimesi ile ilgili çok güzel sözler vardır: 

"Dost acı söyler."
Dost sevilip güvenilen, yakın arkadaş, iyi görüşülen kimsedir. Dostlar hiçbir çıkar kaygısı gütmeden yaklaşırlar insana. Düşman kimselerin aksine, insanın iyiliğini isterler. Sevinci paylaştıkları gibi üzüntüyü de paylaşırlar. Bu bakımdan dostlarımız olanlar eksikliklerimizi, kusurlarımızı, yanlışlıklarımızı yüzümüze karşı söylemekten çekinmezler. Bizi memnun etmek için değil doğruyu göstermek için konuşurlar. Amaçları bizi düzeltmek, acı da olsa gerçeği yüzümüze söylemektir. Bu bakımdan iyiliğimiz için söyledikleri sözlerden ötürü onlara kırılmamalıyız artık.

"Dost başa bakar, düşman ayağa."
Temiz giyinip kuşanmak hem dost, hem de düşman için oldukça önemlidir. Bu durum başımızı yukarıda görmek isteyen dostlarımızı sevindirecek, ayağımızın kaymasını bekleyen düşmanlarımızı da kahredecektir.

"Dost dostun eyerlenmiş atıdır."
Hakikî dost, dostunun en sıkışık zamanında yardımına koşmaya hazır durumda bekler.
Ayrıntılı bilgi için:

Satılık -2

Aşkım Tan
SATILIK -2

"Dost ile ye, iç; alış veriş etme."
Her türlü alış verişin temelinde çıkar yatar. Dolayısıyla çıkarların çatıştığı yerde tatsızlıkların baş göstermesi, giderek de dostluğu bozması mümkündür. O hâlde dostluklarını sürdürmek isteyen kimseler birbirleriyle alışveriş yaparken ya çok dikkatli olmalı ya da alışveriş yapmaktan mümkün olduğunca kaçınmalıdırlar.

"Dost kara günde belli olur."
Varlıklı, iyi, güzel ve mutlu günlerimizde bizimle dostluk kuran, arkadaşlık eden, yanımızdan ayrılmak istemeyen çok olur. Herkesin mutluluktan bir pay almaya çalıştığı böyle günlerimizde, etrafımızdaki bu kişilerin hepsine gerçek dost diyebilir miyiz? Kuşkusuz hayır. Bu ancak işlerimizin kötü gittiği, üzüntülerimizin arttığı, felâketlerin bizi boğmaya çalıştığı günlerimizde belli olur. İyi ve mutlu günlerimizde olduğu gibi, bizi kara günlerimizde de yalnız bırakmayan, sıkıntılarımızı paylaşan kişiler gerçek dostlarımızdır.

"Dostluk başka, alış veriş başka."
Alış verişin temelinde çıkar, dostluğun temelinde ise fedakârlık yatar. Bunu bilip dost kalmak isteyenler alış verişlerini arkadaşlık ilişkisinden ayrı tutarlar. Bu kişiler arasındaki dostluk, birinin ötekine fedakârlık yapmasını gerekli kılmaz.

"Dostun attığı taş baş yarmaz."
Dostun acı sözünden veya sert davranışından bize kötülük gelmez. Biliriz ki, onun bu yaptığı bizim iyiliğimiz içindir.

Bu örnekler böyle uzar gider ve farkındaysanız, dostluklar baş tacı edilmiştir bu sözlerde. Ama söylendiği gibi bunlar “ata sözleri”dir. Atalarımız paraya, maddeye değil, insan ilişkilerine önem verdiği dönemlerde sarf etmişler bu sözleri. 

Bugün değişen ne oldu sizce? Belki de yaşam şartlarının zorlaştığını düşünebilirsiniz.

Hatta öyle söylediğinizi duyar gibiyim. Ya insan sevgisi? Dost sevgisi? İş yerinizde canınız sıkıldığında, evinizde huzurunuz kaçtığında, cebinizdeki para bittiğinde, en yakınınızın başına umarsız bir hastalık geldiğinde, birine aşık olduğunuzda, kısacası evinizdeki eşiniz, ebeveyniniz, kardeşinizle, okulunuzdaki ve işyerinizdeki arkadaşınızla paylaşamadığınız sıkıntıları ve derin duygularınızı kiminle paylaşabilirsiniz? D O S T’unuzla! Gelin dostluklarınıza sahip çıkın ve onları da “satılıklar” birimine koymayınız. 

Dostunuz, sandığınıza kaldırdığınız yadigârınız gibi bekler sizi sessiz sedasız. Aramasanız dahi sesini çıkarmaz ve öylece bekler kendisine döneceğiniz günü. Hiç sitem etmez aradan geçen o upuzun ihmal edildiği dönem için. Çünkü sonunda kendisine döneceğinizi bilir. Dostluklar bu nedenle satılmaz, satılamaz. Paha biçilmez, hakkı ödenmez, karşılığı yoktur dostlukların.

Bağınızı satın, bahçenizi satın, emeğinizi satın, bilginizi satın, dostluğunuzu ise sarıp sarmalayın. Unutmayınız ne zaman ihtiyacınızın olduğunu bilemezsiniz. Teklifsizce aradığınızda gecenin üçünde-beşinde bir tek “o” size sitem etmez, kucak açar.
Ayrıntılı bilgi için:

Mizaha Yönelmek -4

Adom Yarcan
Köpek Tıraşı
Kadın köpek tıraşı yapan adama " Kaça kesiyorsunuz?.." diye sormuş..
"100 lira bayan.."
Bayan: "100 lira??.. Yahu benim berberim saçımı 20 liraya kesiyor?.."
"Doğrudur efendim.." diye cevap vermiş adam, "Ama siz ısırmıyorsunuz değil mi?.."
 
 
Doğum Tarihi: 8 Haziran
Yeni doktor, görevli olduğu doğumevinde sabah vizitine çıkmış, 1. yatağın önünde durmuş, "Günaydın.." dedikten sonra anne adayına  "Bebeğinizi hangi tarihte bekliyorsunuz?.." diye sormuş..
"8 Haziran.." diye cevap vermiş hasta. Onun yanındaki yatağa doğru yürüyüp aynı soruyu yinelemiş.
Ondan da "8 Haziran.." diye cevap gelmiş.
Aynı soruyu 3. yataktaki anne adayına yöneltmiş, ve cevap yine "8 Haziran"
.. 7 bayandan da aynı cevabı alan doktor büyük bir şaşkınlık içinde 8. yatağa yönelmiş, orada yatan bayanın uyumakta olduğunu görünce koğuşta daha önce ziyaret ettiği bayanlara sormuş
"Bayan Jill de bebeğini 8 Haziran'da mı bekliyor?.." diye.
"Sanmıyoruz.." demişler hep bir ağızdan,
"O' fabrikadaki işçiler pikniği'ne katılmamıştı..!"
 
 
Mücevher
Yaşlıca bir adam ve çok güzel bir kadın bir mücevher dükkânına girerler.
Yaşlı adam satıcıya güzel bir yüzük satın almak istediğini söyler.
Satıcı vitrinden güzel bir yüzük çıkarıp gösterir…
Satıcı yüzüğün fiyatının 4.000 dolar olduğunu söyler.
Yaşlı adam ve genç kadın yüzüğe şöyle bir bakarlar ve yaşlı adam satıcıya;
-'Lütfen bana en iyi yüzüğünüzü gösterin' der
Satıcı içerdeki kasadan bol pırlantalı şahane bir yüzük getirir ve der ki;
-'Bu dükkânımdaki en iyi yüzüğümdür” der. “Fiyatı 50.000 dolardır”

Genç kadın yüzüğü çok beğenir ve heyecanla parmağına takar.
Yaşlı adam cebinden çek defterini çıkarır ve 50.000 dolarlık bir çek yazar ve izah eder
-'Bugün cumartesi ve bankalar kapalı. Senin emin olmak istediğinden de eminim. Bu çeki sana bırakıyorum, pazartesi sabahı bankama telefon edip çeki sorduktan sonra, çekin üstünde yazan telefonumdan beni ara, biz de gelip yüzüğü alırız.’

Pazartesi sabahı mücevherci yaşlı adamı arar
-'Sen benimle alay mı ediyorsun? Hesabında hiç paran yokmuş!!'

Yaşlı adam
-‘Dostum, yüzük zaten sende ve çeki de yırtıp atabilirsin.. Sayende şahane bir hafta sonu geçirdim..”
Ayrıntılı bilgi için:

Mizaha Yönelmek -1

Adom Yarcan

Sakıp Ağa
Sakıp Sabancı Ağa'ya bir gün demişler ki:
- "Ağa bu dünyada her şey güllük gülistanlık. Nereye baksak her tarafta senin şirketleri, fabrikaları görüyoruz.  MarSA, YünSa, LasSA, ToyotaSA... Burada işin iş. Ya diğer tarafta ne olacak, orada ne yapacaksın, nasıl kurtulacaksın zebanilerden?"
Sakıp Ağa gülmüş:
- "Öte yanda da işimizi sağlama aldık. Bir tarafımızda İ-SA, diğer tarafımızda MuSA…



Komadaki kadın
Geçirdiği çok kötü bir kaza sonrası komaya giren kadını yaşama döndürmekte zorlanan doktorlar son çare kocasını çağırmışlar.
Eşinin yatağının başında doktor üzücü durumu anlatmış,
-"Uyandıramıyoruz onu," demiş, “Onunla konuşmaya çalışın.. Cevap vermezse yapacak bir şeyimiz kalmıyor."
-"Bir şeyler yapın doktor," demiş kocası, "O daha kırk üç yaşında."
Yataktan mırıltılarla hemen cevap gelmiş:
-"Otuz beş."
 


Mal Müdürü
Tokat’ın Almus İlçesinde Mal müdürü hazine arazilerini denetlerken arazilerden birisinin üzerine buğday ekildiğini görmüş ve olaya müdahale etmiş." Kim buraya ekin ekti?" diye sorunca orada bulunan köylü cevap vermiş:
“Ben ektim, efendi.”
Mal Müdürü: "Sen devletin arazisini nasıl ekersin"?
Köylü:  "Bunda ne var, zaten boş duruyordu, ben de ektim, ne var bunda"?
Mal Müdürü:  " Bir de geçmiş karşımda konuşuyorsun, sen benim kim olduğumu biliyor musun"?
Köylü:  “Bilmiyorum, efendi.”
Mal Müdürü: " Ben Mal Müdürüyüm. Benimle konuşurken dikkat et".
Köylü: " Efendi, ben 20 yıldır mal güdüyom, mal müdürünü yeni duydum."


 
 
Ayrıntılı bilgi için:

Mizah'a Yönelmek -2

Adom Yarcan
Kedi

İstanbul'daki evlerinde Fadime kedi beslemektedir ama Temel bu durumdan pek de memnun değildir.
Temel, düşünür, taşınır ve bir akşam kediyi bir sokak öteye bırakıp eve gelir. Fakat kedi geri döner. Ertesi akşam iki, daha ertesi akşam da üç sokak öteye bırakır ama kedi hep geri döner....
Olacak gibi değildir...
Hafta sonu temel kediyi bir çuvala koyar, çuvalın ağzını sıkıca bağlar ve Şile'de denizin kenarına bir çukur içine bırakır ve oradan ayrılır.
Aradan birkaç saat geçer. Gece yarısı olmuştur ve Temel evi arar....
-Alo,Fadime  kedi eve  döndi mi?
Fadime;
-Evet der....
Temel;
-Ula ver oni telefona daaa.... yoli kaybettum, tarif etsun bağa !!....
 

Doktor Ne Dedi?

Doktor, erkek hastasını muayene ettikten sonra, adamın eşi ile özel konuşmak istediğini bildirdi. Adam dışarıya çıktıktan sonra, kadına ciddi bir sesle durumu anlatmaya başladı:

"Eşinizin hastalığı ciddi" dedi  "Korkunç bir stres'i var. Söylediklerimi uygulamazsanız, bilin ki ilk gerginlikte ölece