Arjantin ve Türkiye

Ekonomik kriz denildiğinde akla hemen iki ülke geliyor: Arjantin ve Türkiye. İki ülkenin aynı kategoride yer alması, ekonomi yönetimi olarak birtakım işlerin hatalı olduğunu ve bu hataların sürekli tekrarlandığına işaret etmektedir.

Ekonomik krizlerin çevrelediği iki ülke: Arjantin ve Türkiye
 
Ekonomik kriz denildiğinde akla hemen iki ülke geliyor: Arjantin ve Türkiye. İki ülkenin aynı kategoride yer alması, ekonomi yönetimi olarak birtakım işlerin hatalı olduğunu ve bu hataların sürekli tekrarlandığına işaret etmektedir.

Mayıs Ayı’nda yaygın “Arjantin ekonomisi çöktü, sırada Türkiye var!” başlıklı haber ve analizlerden (Die Welt, Bloomberg, Financial Times vb.) sonra Türkiye’nin, Arjantin ile aynı çevrim içinde görülmesi giderek güçlendi. Artık iki ülke “ekonomik çöküş” bağlamında birlikte anılır oldu.

2002 ÖNCESİ TÜRKİYE VE ARJANTİN
“Ekonomik kriz” konusunda kaderleri daha önce 2001 yılında da kesişmiş olan iki ülkeye biraz yakından baktığımızda aşağıdaki bulgulara ulaşmaktayız.

Arjantin, Türkiye’nin 3 katından daha geniş bir toprak parçasında yer almaktadır. Bu geniş alanda ise Türkiye’nin yaklaşık yarı nüfusunu barındırmaktadır. Keza Arjantin, yaşam süresi, okuma-yazma oranı gibi temel sosyal göstergelerde ve doğal kaynak sahipliliği konusunda Türkiye’den daha iyi bir konumdadır. Türkiye dış alımında önemli bir gider payı alan petrol ve doğalgazda başlıklarında Arjantin, net ihracatçı konumundadır.

Güney Amerika’nın iki büyük ekonomisinden biri olan (diğeri Brezilya) Arjantin ekonomisi, Türkiye’ye göre daha küçük iktisadi boyuttadır. (550 milyar $’a karşılık 850 milyar $ ulusal gelir) Türkiye’nin, “cari açıktan” sonra ikinci önemli kırılganlığı olan “dış borçlar” konusunda, aşağıdaki grafikte görüleceği gibi, Arjantin daha iyi konumdadır. (Arjantin’in dış borcu Türkiye’ninkinin yüzde 10’unun altında) Buna karşılık Türkiye’nin “kamu maliyesi” Arjantin’den çok daha iyi durumdadır. Örneğin Arjantin’de, 2017 yılında toplam bütçe açığı/GSMH yüzde 7 iken, Türkiye’de yüzde 1,5 seviyesinde gerçekleşmiştir.

1980’den sonra hızla neo-liberal politikaları hayata geçiren her iki ülkedeki bu sürecin kapılarının “askeri darbelerle” açıldığını görmekteyiz. 1980 sonrasında, iki ülke de zaman zaman IMF’nin kapısını çalmış, özellikle 1994 Krizi sonrası koşulları oldukça ağır olan bir stand-by süreci yaşanmıştır.

Bunun devamında, iki ülke 2000’lerin başında ciddi bir finansal ve ekonomik kriz yaşadı. Brezilya krizinin kendisine sıçramasından sonra Arjantin ekonomisi daraldı; iflâslar ve işsizlik arttı. Devlet dış borçlarını geri ödeyemedi ve yabancı yatırımcılar epey bir kayba uğradı. Türkiye de, 2000’lerin başında hem kur, hem borç hem de bankacılık krizi yaşadı. Bu sürecin sonucu olarak 2001’de bu kez yeni bir kriz yaşanarak; yüksek kamu açıkları, yüksek cari açık ve dış borç yükü eşliğinde sabit döviz kurunun getirdiği devalüasyonlar hem Arjantin’de hem de Türkiye’de resesyonlara neden olmuştur.

Türkiye, sürdürülmesi artık mümkün olmayan programını ve kur rejimini, IMF’in telkinleri ile 2001 yılının Şubat ayında terk ederek, “dalgalı kur” sistemine geçmiştir. Keza 2002 yılının başında IMF ile, rekor sayılabilecek düzeyde yüklü bir parasal paketi de kapsayan yeni bir stand-by düzenlemesi yapmıştır. Arjantin ise, 2001 yılı boyunca “para kurulu” rejiminden vazgeçmemiş ve önerilen devalüasyonu kabullenmemiştir. Bu durum ülkenin dengelerinin daha da bozulmasına yol açarken, IMF ile de anlaşmaya varılamamış ve sonuç olarak Arjantin borçlarını ödeyemeyeceğini ilan etmek zorunda kalmıştır.

Arjantin 90’ların başında efsanevi maliye bakanı Cavallo yönetiminde, yüzde 4000’lere ulaşan hiperenflasyon yüzde 5’lere çekilirken, durgunluktan çıkılmış ve yabancı sermeye girişleri hız kazanmaya başlamıştır. Ancak daha sonra Arjantin, Dolar’ın değer kazanması ile dış rekabette olumsuz etkilenmiş, teknoloji ve verimlilikte gerekli adımları atamamış, Asya krizi sonrası oluşan güven bunalımı da, yabancı fonların hızla ülkeyi terk etmesine yol açmıştır. Yüksek ve cazip faize karşın rezerv para olarak Dolar girişinin durması, ülkedeki ekonomik durgunluğu had safhaya ulaştırmış, kamu çalışanlarının maaşlarını dahi ödeyemeyen hükümet çalışanlara sertifika vermek zorunda kalmıştır. IMF’nin son kredi dilimini serbest bırakmaması ile, ülkede yaşam adeta durma noktasına gelmiş ve Arjantin moratoryum ilân etmek zorunda kalmıştır. 11 Eylül 2001 sonrası değişen jeopolitik dengeler ile uluslararası alanda adeta yalnızlığa itilen Arjantin, düşen faizler, emtia fiyatlarının artışı, başarılı bir borç yeniden yapılandırma sonrası gelen not artışları ile toparlanmaya başlamıştır.

HER İKİ ÜLKEDEKİ EKONOMİK DEĞİŞİMLER
2001 yılını takiben yaşanan daralma süreci, her iki ülke için de açık bir şekilde izlenebilmektedir. Ne var ki Türkiye, bu daralmadan daha hızlı bir şekilde çıkarak, 2001’de yaşanan yüzde 6’lık küçülmeyi, bir yıl içinde yüzde 6,4’lük büyümeye çevirebilmiştir. 2002-2015 dönem aralığında Arjantin’in büyüme hızı ortalaması yüzde 3’te kalırken, Türkiye için ortalamada yüzde 5 olmuştur. Söz konusu ”karşılaştırmalı hızlı büyümenin” perde arkasında, IMF’nin 2001 Krizi sonrasında Türkiye’ye oldukça cömert davranması yer almaktadır. Bu iki yol arkadaşı ülkenin yolları, Arjantin’in borç ödemelerini durdurma kararı alması ve IMF’ye kapılarını kapatması ile ayrılmıştır. Arjantin, borçlarının yüzde 67’sini alacaklı banka veya ülkelerle anlaşarak yeniden yapılandırırken, uluslararası finans çevrelerince bu hamle, bir meydan okuma olarak yorumlanmıştır. Türkiye ise, IMF ile yeni bir stand-by anlaşması imzalayarak, IMF politikalarını ödün vermeden uygulayacağı uzun bir yola çıkmıştır.

2001 yılında Türkiye ekonomisi, ulusal gelirinin neredeyse yüzde 2’si kadar cari açık verirken, Arjantin’in açığı ise yüzde 1 kadar olmuştur. Sonrasında ise, Türkiye, bugüne dek kesintisiz bir şekilde cari açık vermeyi sürdürürken; Arjantin, 2010 yılına dek cari fazla vermeyi başarabilmiştir. İlâveten, bu süre zarfında milli gelir büyümesini 4 kez Türkiye’nin üzerine taşımıştır.

İKİ ÜLKEDE 2002 SONRASI SÜREÇ
2001 Krizi, Türkiye’ye AKP iktidarını getirirken, Arjantin’de Kirchner çiftinin dönemini başlatmıştır. Türkiye, IMF politikalarıyla sert bir kemer sıkma dönemini yaşarken, Arjantin görece daha popülist politikalara yer vermiş, düşük ve orta kesimin refahını yükseltecek politikaları uygulamıştır. Ne var ki 2001 yılında IMF ile anlaşma yapmamış olması, uluslararası kreditörlerle doğrudan masaya oturması ve sonrasında düşük-orta gelirli halk kesimleri lehine uyguladığı politikaların küresel fon yatırımcılarını rahatsız etmesiyle birlikte Arjantin, ilgilenmediği IMF yoluna geri dönüşe doğru zorlanma ile yüz yüze kalmıştır. 2014’te, dış borçlarının bir an önce faizi ile birlikte ödenmesinin talep edilmesi, Arjantin’in ikinci kez moratoryum ilan etmesine yol açmıştır. Böyle bir gelişme, Kirchner döneminin sona ermesi ve IMF politikalarının tavizsiz uygulanmasını sağlayacak sağ görüşlü Mauricio Macri döneminin başlamasına yol açmıştır.

2015 sonunda göreve gelen Macri, önceki Kirchner hükümetlerinden, tabiri caizse tam bir ekonomik enkaz devralmıştır. Popülist uygulamalarla teşvik ve sübvansiyonlara boğulmuş, alacaklıları ile kavgalı, ekonomik verilerin tahrif edildiği, katı kambiyo denetimleri uygulayan, kamu açıklarının yüzde 5’leri aştığı bir ekonomi! Göreve geldikten sonra Macri ilk olarak kambiyo denetimlerini kaldırmış, ihracat vergilerini düşürmüş, alacaklılar ile anlaşma yoluna gitmiş ve piyasa dostu reformist bir yaklaşım sergilemiştir. Geçtiğimiz yıl Arjantin’in $2.75 milyarlık 100 yıl vadeli tahvil ihracına da yoğun ilgi olmuştur. 10 yılık ABD tahvillerinin yüzde 3’lük kritik seviyeyi aşması ile gelişen piyasalardan fon çıkışlarını tetikleyen süreçte Arjantin, Türkiye ve Rusya ile birlikte en olumsuz etkilenen ülkelerden biri olmuştur.

Osman Ulagay’ın da saptadığı gibi, Arjantin ekonomisindeki hastalığın temel nedeni, Arjantin’i “popülizm illetinden kurtarıp normal bir ülke” haline getireceğini vadederek 2015 yılında iktidara gelen Devlet Başkanı Mauricio Macri’nin, iddialı reform programını zamana yayarak, durumu idare etmeye çalışması, piyasaları oyalaması ve yapısal reformları savsaklamasıdır.

2001 yılında her iki ülkenin dış borçlarının ulusal gelirlerine oranı arasında neredeyse 1 puanlık bir fark varken, 2009 yılına kadar Arjantin dış borç oranını ortalama yüzde 80’lerde tutmuş, Türkiye’de ise bu ortalama yüzde 42 olmuştur. 2009 sonrasında ise, ABD ve AB’nin parasal genişleme paketlerini Türkiye’nin kontrolsüz bir şekilde dış borca çevirmesiyle, makas Türkiye aleyhine açılmış ve bugün Türkiye, Arjantin’in dış borç oranının yaklaşık 10 puan üzerinde çıkmıştır!

Arjantin, 2017’de bir kez daha IMF’nin kapısını çalmış, kemer sıkma politikalarını daha sertleştirmeye doğru adım atmıştır. 8 Haziran 2018’de IMF, Arjantin'in talebiyle ülkeye 50 milyar dolar borç verilmesini öngören 3 yıllık stand-by anlaşmasını resmen onayladı. IMF ile Arjantin arasında varılan anlaşma çerçevesinde Arjantin hükümetine, ilk aşamada yarısı bütçe desteği için kullanılmak üzere, 15 milyar dolar finansman sağlanacağı bildirildi. Kalan 35 milyar dolarlık kredinin ise, 3 yıl içerisinde, IMF Yönetim Kurulu’nun her çeyrekte yapacağı değerlendirmelere tabi olmak kaydıyla serbest bırakılacağı kaydedildi.

Türkiye’nin ise nasıl bir çözüm ortaya koyacağı ne yazık ki henüz belli değil. Fakat iki ülkenin zaman zaman ortaklaşan deneyimleri incelendiğinde, belli zaman aralıklarında krize girdikleri, sıcak paraya dayalı büyüdükleri, ucuzlayan ulusal paranın yüksek cari açık ve dış borç yüklerine neden olduğu izlenmektedir. En nihayetinde bu süreç yine bir krize dönüşerek, anılan kısır bir döngüyü gözler önüne sermektedir. Döngünün dışında, sürekli negatif bir seyir halinde olan reel veriler ise can yakmaktadır. İşsizlik, gelir dağılımı, kaynak israfı gibi temel ekonomik sorunlar giderek büyümektedir.

Türkiye açısından içinde bulunulan krizin nasıl çözüleceği belirsizken, çözüm konusunda bir sonraki safhada olan Arjantin’den ders çıkarmak, ekonominin içinde bulunduğu kısır döngünün sürekli krizlere gebe olduğunu hatırlamak oldukça önemli. Dolayısıyla bu döngüyü yeniden nasıl başlatırız yerine, döngüyü nasıl kırarız konusunu konuşmak en doğru ve popülist olmayan yoldur. Bu bağlamda, bugün (13 Eylûl) TCMB Para Politikası Kurulu’nun kararı ile, politika faizinin 625 baz puan artması, bu yolda alınmış önemli bir adım olarak değerlendirilmektedir. Dileriz ki bu artış ile, ülke ekonomi çarklarının dönmesi “yeniden sıcak para girişine” bağlanmaz; uzun vadeli kaynak girişi, yapısal reformlar konusunda mesafe alınır. Yaşananların faturası mı? Bu soruyu, söz konusu kararı geç alanlara ve engelleyenlere sorun..

Özün özü: Yanlışın neresinden dönülürse kârdır...

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com

Yorum yazabilmeniz için Üye olmanız gerekmektedir. Üye Girişi yapmak için tıklayınız.

E-Ticaret Sitemiz ve Sayfa Kısa Yolu

Sosyal Medya Sayfalarımız

Diğer Web Sitelerimiz