Karadeniz için öneriler

1960'lı yıllarda İstanbul’dan gelen bir turistin Karadeniz kasabalarına ve köylerine ulaşım için iki yolu vardı. Ya “Karadeniz Postası”na binip üç günde İstanbul'dan Giresun ya da Trabzon limanına kıyı kıyı, birçok limana uğrayarak gemiler ile ulaşacaktı. Ya da ''Burunlu Vabis'' otobüslerle Ankara'da bir gece konaklayıp Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize istikametine gidecekti.

Karadeniz’in geçmişi, bugünü ve geleceği için öneriler...

1960'lı yıllarda İstanbul’dan gelen bir turistin Karadeniz kasabalarına ve köylerine ulaşım için iki yolu vardı. Ya “Karadeniz Postası”na binip üç günde İstanbul'dan Giresun ya da Trabzon limanına kıyı kıyı, birçok limana uğrayarak gemiler ile ulaşacaktı. Ya da ''Burunlu Vabis'' otobüslerle Ankara'da bir gece konaklayıp Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize istikametine gidecekti.

Karadeniz, Karadenizliler için nedense hep Samsun'dan başlar ve Sarp sınır kapısına kadar devam eder. Samsun Sarp yolculuğu ''Armelik'' geçidi gibi birkaç yer dışında hep kıyı boyunca sürerdi ve bu yolculuğa katılanlar yol yorgunluğunu hiç hissetmezlerdi çünkü tabiat harikası olan bembeyaz kumsalları ya da kurşinileşmiş çakıl taşlı kıyıları, o pırıl pırıl doğa harikası derelerin denizlere kavuştuğu yerlerdeki yalıları ve su kuşlarını seyretmekten kendilerini alamazlardı. 

Yol ve deniz o nefis kumsallar ile birbirilerinden ayrılırdı ve Karadeniz’in kadını da erkeği de yaz ayları boyunca billur gibi suyu olan, hamsinin karaya vurduğu, balığın her çeşidinin bol olduğu denizden ve  kumsaldan ailece doyasıya yararlanırdı.

Yeşili oluşturan bitki örtüsü o kadar kalın ve çeşitliydi ki, toprağın kahverengisini görmek olanaksızdı.
Ya o evler!?  Dünyada pek benzeri olmayan, çoğu ahşap ve taş, Horasan işi ya da Bağdadi tipi, içi saman kireç karışımı sıvalı evler… Ahşap çerçeveli ve ahşap pancurlu, kahverengi, beyaz renkli en fazla iki buçuk katlı, şehir merkezlerinde bile birbirilerine pek yapışmamış bu evlerin karşılıklı olarak sıralandığı geniş sokaklı kasabaların görüntüsü bile mest etmeye yeterdi ziyaret edenleri... 
Köylü köyünde, çarşı esnafı işindeydi. Belki o zamanlar köylerin hatta bazı kasabaların bile elektriği yoktu ama her şey temiz, yaşanabilir, şirin ve doğaldı.
Evlerin altında inek ahırları ve karşısında samanlık ve tavuk kümesi. , her şey taze her şey doğal. Bu gün olsa yumurtanın tanesine 15 kuruş değil bir lira bile gözünü kırpmadan verir insanlar.

Gelelim bu günümüze,
Geçen 50 yılda, evet elektrik var, ulaşım olanakları arttı, uçak, var, oto yol var... Ama hızla kaybolan bir doğa, bir kültür de var.
Karadeniz sahili boyunca sıralanmış kasabaları bir yana bırakın, köylerinde bile üzerleri sıvanma gereği bile görülmemiş on binlerce beton, kırmızı tuğla yığını  kimi 5 katlı, kimi 7 katlı köylerin yamacında yükselen modern!! apartmanlar, şehirleri, kasabaları, köyleri denizden koparan milyonlarca ton kara kayanın tanrının insanlığa bahşettiği o güzelim kumsalların üstüne heyula gibi çöktüğünü yol boyunca en az 350 kilometre gördüğünüz ''sahil yolu'' hiç bir şeye ihanet sayılmazsa, Tanrıya ,yarattığı bu tabiata ihanetten başka nedir.?

İnsan eli ile dünyanın her yerinde çok güzel şeyler yapılırken, ne yazık ki Karadenizlilerin eliyle toprağa, doğaya, yaşadıkları bölgeye ihanetin en büyüğü yapılmış, doğal ortam, tarih, folklor yok edilmeye çalışılmış, bunda da ne yazık ki başarılı olunmuştur.

 Karadeniz’in dünü ile bu gününü kıyaslamak isteyenlerin elinde iki  olanak vardır.Ya eski resimlere, varsa filmlere bakacak, ya da  komşu ülkelere, örneğin Gürcistan ve Rusya federasyonunun Karadeniz sahili başta olmak üzere kasaba ve köylerini görecektir.
 
Bir zamanların Doğu Karadeniz’inin görüntüsü ile bu günün Gürcistan'ını ya da Rusya Federasyonu'nun Karadeniz sahillerini kıyaslamak bile gerçekten abes kaçabilir. Dünyada eşi benzeri olmayan o güzellikten ne yazık ki bir eser kalmamıştır.

 Gürcistan ya da Rusya federasyonuna ait karadeniz kıyıları bilinçli bir şekilde devlet eliyle korunurken, özenli bir plan dahilinde yaşam ve doğa sürdürülebilir kılınırken, Karadenizin güney yakasında  hakim olan siyasetin, devletin zihniyeti ise doğayı kendi elleri ile yok etmekte önderlik etmiş, asfalt yolu  medeniyetin gereği sayıp ,öyle sanıp kumsalın üzerine dökmüş, kalanının üzerine koruma amaçlı karataşları yerleştirmiştir. Bir zamanlar Karadeniz halkının özgürce hemen hemen her noktadan denize girebildiği yerler yerini taş ve beton yığınına teslim etmiştir. Artık ne Giresunlusu Trabzonlusu ne de Rizelisi denize bir kaç nokta dışında girememektedir.

 Denize girebilenler de girdiklerine pişman olmakta,  her hangi bir arıtmaya gerek duyulmadan denize salınan pis su ve lağım atıkları denize girilebilecek noktaları da ortadan kaldırmaktadır.
 Deniz pisletilmiş de, dereler temiz mi kalmış? Dereler lağımların, pis suların özgürce denize taşınmasının aracı olarak görülmüş, köylü çöpünü bile derelere, '' nasıl olsa her şey denize gidiyor enin de sonunda'' mantığıyla boşaltmayı tabii bir davranış olarak görmüştür. Ne yazık ki, yağan yağmurlar bile bu temizliğe !! yardımcı olmaya yetişememektedir.

 Son yıllarda gittikçe artan bir hızda köylere yol yapma yarışı sonucu, bakir olan on binlerce köy, inşaat yarışının kurbanı olmakta, tarım alanları çay ya da fındık bahçeleri yok edilerek dağ tepe demeden her yere apartmanlar dikilmekte, utanç abideleri olarak huzurlarımızda yerlerini almakta yarış etmektedirler.

 Devlet yok, kanun yok, otorite yok deme kolaylığına kaçmaya gerek yok. Çünkü hem halk bundan memnundur, hem de siyasi otorite bu tür taleplere canı gönülden yardımcı olmaya hazırdır. Sivil örgütlenmenin hem zayıf olduğu, hem de 3-5 Don Kişot dışında pek kimsenin itibar etmediği bu örgütlenmeler ciddi tepkilerle karşılaşmaktan kurtulamamaktadırlar. Siyasi partilerin yerel örgütleri gündemine dahi almadıkları bu olguya dur diyebilecek her hangi bir merci de görünmemektedir.

 Türkiye’nin Karadeniz sahilleri, köyleri, dereleri ve yaylaları tüm hızıyla yok oluşa doğru yelken açmıştır. Başta siyasi otorite olmak üzere, hiç bir kamu kuruluşu, üniversiteler, belediyeler, meslek örgütleri bunun farkında değilmiş gibi davranmakta, her şeyi oluruna bırakıp seyretmektedirler.

 Bilinçsiz yapılaşma sonucu tarım alanları gittikçe azalmakta, Fındık üretiminde dünya üretimin %70'ini tek başına karşılayan Karadeniz bölgesi bu payını gün geçtikçe azaltmakta, şehirler artık diğer illerden gelen yiyecekler ile beslenmektedir. Her türlü tarım ürünü üretiminde azalma vardır.

 Bir zamanlar kaç göçün var olmadığı illerde, kasaba ve köylerde tutuculuk had safhaya varmış, büyük illerimizden memleketlerine yaz tatili nedeniyle gelenlerin dışında, denize mayo ile giren kadın sayısı neredeyse yok denecek kadar azalmıştır. ‘Bu marifet mi? Mayo ile denize girmek neyin ölçüsüdür" diye soranlara diyebilecek bir sözümüz ne yazık ki yok. Bu çizmiş olduğum tablonun üreticilerinden zaten başka bir tepki beklemek safdillik olur kanaatindeyim.

 Karadeniz’de 60'lı yıllarda var olan deniz ulaşımı artık yoktur. Limanlar ancak yük için var olmakta, balıkçılık bir yandan modernleşirken diğer yandan hızla yok ediciliğini sürdürmekte bir sakınca görmemektedir.
Ülkenin enerji sorununu çözmekte faydalı olacağı düşünülen HES (Hidro Elektrik Santrali) konusunda da inatlaşma sürmekte, elektrik elde edilirken doğa da yok edilmekle karşı karşıya kalmaktadır.
 Evet, bu ülkenin enerji açığı vardır, su enerjisi en masum elektrik enerjisi elde etme aracı olabilir. Âmâ doğayı yok etmemek kaydıyla. Sovyetler birliği döneminde baraj sevdasının gelecekte nelere mal olduğunu hepimiz Aral gölünün kuruması ile görmüş olduk. Bilim adamlarını  bu konuda öncelikli olarak söz sahibi etmemenin sıkıntısını toplum ödemektedir.
 
Bundan sonra ne yapmalı;
 Biz turizmcilerin   talebi sadece ulaşım olmadı, konaklama olmadı, güvenlik olmadı. Turizmciler otel rezervasyonu ya da uçak, ren otobüs koltuğu rezervasyonu yaparak para kazanmaz. Aslında bunların hiç birinden tek başına para kazanamaz. Bir bütünü tanır, tanıtır, paketler  pazarlar ve ürüne dönüşmüş olarak satışa sunar ve işte o zaman para kazanır.

 Turizmci temiz havayı satar, doğa güzelliğini satar, iklimi satar, dereleri denizi, içindeki balıktan yapılmış yemeği ürüne dönüştürüp satar. Manzarayı satar, kültürü, insanı, onun binlerce yılda oluşturduğu kültür ögesi el ürünü göz nurunu paket haline getirir, satar. Bunları üretenlere iş sağlar, emeklerinin hak ettiği değerde satılmasını talebi artırarak satar. Farklılıkları ön plana çıkartarak, başka ülkelerde olmayanı ön plana çıkartarak satar. Sattığını parasını üreten peşin alır, geçimine katkıda bulunur, yöre insanın aydınlatılmasına ön ayak olur. Her şeyin alıcısını, yani yerli ya da yabancı turisti üreticinin ayağına getirir. Turizmci bunu yapar, kazandırır, geliştirir, halka, çevreye, üreticiyi kültürün yaşayıp gelişmesine katkıda bulunur, ancak bütün bunları yaptıktan, organize edip herkese para kazandırdıktan sonra kendi payına düşeni hak ederek alır.

 O nedenle turizmcinin, özellikle de seyahat acentelerinin, tur operatörlerinin konusu sadece otel, ulaşım değildir. Görülebilen her şeydir, insandır, doğadır.
 Karadeniz’e tanrı her şeyi bahşetmiştir. Böyle bir tabiat parçası dünyada pek az yerde vardır. Tanınmamıştır, tanıtılmamıştır, aksine yok edilmek istenmiştir. Şimdi bunun farkında olanların ne yapacaklarını merakla biz de görmek istiyoruz.

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com


Yorum yazabilmeniz için Üye olmanız gerekmektedir. Üye Girişi yapmak için tıklayınız.

Sosyal Medya Sayfalarımız

E-Ticaret Sitemiz ve Sayfa Kısa Yolu

Diğer Web Sitelerimiz