Küresel Yoksulluk

Geçen hafta 17 Ekim Dünya Yoksullukla Mücadele Günü (International Day for the Eradication of Poverty)’nün 30’ncu yılıydı. Tema ise, bu yılın, 20 Kasım 1989’da ,İlk kez toplanan “Çocuk Hakları Kongresi/ Convention on the Rights of the Child (UNCRC)”nin 30’ncu yıldönümü nedeniyle “yoksulluğu sona erdirmek için çocukları güçlendirmek, aileleri ve toplumla birlikte hareket etmek (acting together to empower children, their families and communities to end povert” şeklinde belirlenmişti.

Küresel Yoksulluk azalıyor mu?

Yazan: Ersin Dedekoca (Ekim 2019)

Geçen hafta 17 Ekim Dünya Yoksullukla Mücadele Günü (International Day for the Eradication of Poverty)’nün 30’ncu yılıydı. Tema ise, bu yılın, 20 Kasım 1989’da ,İlk kez toplanan “Çocuk Hakları Kongresi/ Convention on the Rights of the Child (UNCRC)”nin 30’ncu yıldönümü nedeniyle “yoksulluğu sona erdirmek için çocukları güçlendirmek, aileleri ve toplumla birlikte hareket etmek (acting together to empower children, their families and communities to end povert” şeklinde belirlenmişti.

Diğer yandan geçtiğimiz hafta Nobel Ekonomi Ödülü, küresel yoksulluğu azaltmak için çalışan üç ekonomiste verildi.

Bu yıl dönümü ve Nobel ekonomi ödülünden hareketle, günümüzün sosyo ekonomik sorunlarının en başında “gelir dağılımında eşitsizlik” ve “yoksulluk” olgularının geldiğini göz önüne alarak, bu haftaki yazımızda “yoksulluk” konusunu ele aldık.

YOKSULLUĞUN TANIMI
Yoksulluk veya fakirlik, günlük temel ihtiyaçların tamamını veya büyük bir kısmını karşılayacak yeterli gelire sahip olmama durumudur. Özellikle, yiyecek, içecek, barınma, giyim-kuşam gibi temel ihtiyaçlara zor erişmek veya erişememek yoksulluk olarak tanımlanabilmektedir. “Mutlak yoksulluk” olarak da adlandırılan bu olgu, hane halkı ya da bireyin, yaşamını sürdürebilecek asgari bir gelire sahip olmaması; temel ihtiyaçlarını karşılayacak yeterli mal ve hizmetten yararlanamaması ya da asgari tüketim düzeyinden mahrum kalması durumudur.

İnsanların temel gereksinimlerini karşılama olanağına sahip bulunmaması ve kişilerin yaşayabilecekleri en düşük yaşam standartlarına sahip olamaması şeklinde tanımlanabilecek yoksulluk olgusu, işsizlik, yoksunluk, ayrımcılık, sosyal dışlanma gibi olgularla hem iç içe, hem de etkileşim içindedir.

Dünya Bankası tarafından yayımlanan yoksulluk göstergelerinde, 2011 yılı günlük Satın Alma Gücü Paritesine göre 1,9 $’ın altında gelir elde eden insanlar “açlık sınırı altında” kabul edilmektedir.

GLOBAL YOKSULLUK ve EŞİTSİZLİKTEKİ SON GÖRÜNÜM
Yoksulluğun küresel çapta tedrici olarak azaldığı Dünya Bankası (DB) raporlarında da yer almaktadır. DB’na göre “globâl yoksulluk seviyesi”, 1999 yılındaki 28.6 sayısından 9.9 sayısına (2015) “düşmüştür”. Anılan bu orandaki düşüş, 1990 yılına göre yüzde 36 sayısına karşılık gelmektedir. Dünya Bankası verilerine göre, 25 yıldan az bir süre içinde 1,1 milyar kişi "yoksulluktan kurtulmuş, 1990 - 2015 yılları arasında, uluslararası yoksulluk sınırı (günlük geliri 1,90 doların altında) yaşayan insanların sayısı 1,9 milyardan 735 milyona gerilemiş oldu. Yani bu ölçüye göre, dünyadaki toplam nüfusun yüzde 36'sına denk düşen yoksul oranının yüzde 10'a düştüğü anlaşılmaktadır.

Bu konudaki gelişmeleri, Çin, Hindistan ve küresel bağlamda aşağıdaki 1. grafikte izleyebiliriz.

Credit Suisse tarafından yayınlanan 2017 yılı Global Zenginlik Raporu (Global Wealth Report)’na göre 280 trilyon Amerikan Doları ($)’na ulaşmış olan dünya geliri/zenginliğinin, yetişkinlikler arasında (gelir gruplarına göre) dağılımı aşağıdaki 2. Grafikte gösterilmiştir.

Grafiğe Grafiğe göre, toplam yetişkin nüfustaki payı yüzde 70,1 olan “yıllık geliri 10 bin $’ın altında” olanların global gelirden aldıkları pay yüzde 2,7 olmasına karşın; yetişkinler arasındaki nüfus payı yüzde 0,7 olan “yıllık geliri 1 milyon$’ın üzerinde” olanların aldıkları pay ise yüzde 45,9’dur.

Tablodan yapılacak bir diğer can alıcı çıkarım da, gelirleri 100 bin $’ın üstünde olan zenginlerin toplam yetişkinler içindeki nüfus payları yüzde 8,6 olmakla birlikte, globâl gelirin yüzde 85,6’sını ellerinde tuttuklarıdır. Gelir eşitsizliğini vurgulayan bir diğer olgu da, dünyadaki en zengin 42 kişinin mal varlığı, dünya nüfusunun %50’sine tekabül eden 3,6 milyar insanla eşit; en zengin 10 ülkenin gelirinin de en fakir 10 ülke gelirinin tam 77 katı olmasıdır.

Söz konusu raporda vurgulanan bir diğer husus da, yıllar itibariyle yoksulluğun payı azalmakla birlikte, diğer gelir gruplarında yaşanan “gelir dağılımındaki bozulmanın arttığın” gerçeğidir.

Uluslararası Gıda Politikaları Araştırma Enstitüsü (IFPRI) tarafından hazırlanan Dünya Açlık Endeksinin (Global Hunger Index-GHI) sonuncusu Ekim 2019’da yayınlandı. Alman açlıkla mücadele örgütü Welthungerhilfe ile, IFPRI tarafından açıklanan endeks, dünyada “açlığın azaltılması yönünde uzun vadeli ilerlemeler” olmakla birlikte, söz konusu gelişmelerle ilgili “dağılımının” eşit olmadığını göstermektedir. Bir diğer anlatımla anılan endeks, “açlık” ve “yeterli beslenmeme” bağlamında 29’dan (2000) 20’ye bir “düşüş” gösterse de, elde edilen başarının bölgelere göre dağılımında “eşitsizlik” gözlemlenmektedir.

Günümüzde 821 milyondan fazla insan açlık çekmekte, ayrıca 2,1 milyar civarında insan evlerinde temiz suya erişim sağlayamamaktadır.

Yoksulluğun küresel çapta tedrici olarak azaldığı Dünya Bankası (DB) raporlarında da yer almaktadır. DB’na göre “globâl yoksulluk seviyesi”, 1999 yılındaki 28.6 sayısından 9.9 sayısına (2015) “düşmüştür”. Anılan bu orandaki düşüş, 1990 yılına göre yüzde 36 sayısına karşılık gelmektedir. Dünya Bankası verilerine göre, 25 yıldan az bir süre içinde 1,1 milyar kişi "yoksulluktan kurtulmuş”, 1990 - 2015 yılları arasında, uluslararası yoksulluk sınırı (günlük geliri 1,90 doların altında) yaşayan insanların sayısı 1,9 milyardan 735 milyona gerilemiştir. Yani bu ölçüye göre, dünyadaki “toplam nüfusun yüzde 36'sına denk düşen yoksul oranının yüzde 10'a düştüğü” anlaşılmaktadır.

2030'da yoksulluğun sıfır seviyesine çekilmesi, BM'in sürdürülebilir kalkınma hedefleri arasında yer almaktadır. Ancak BM'in Temmuz'da yayınladığı bir raporda, bu tarihte hala dünya nüfusunun yüzde 6'sının yoksulluk sınırının altında yaşıyor olması öngörülmektedir. DB ise, bu tarihe kadar yoksulluk seviyesinin yüzde 3 düzeyine çekilmesini hedeflemektedir. Ancak yukarıda değinilen fiili durum ve gelişmeler, bu hedefe ulaşmanın zor olduğunu göstermektedir.

ÜLKELERİN GELİŞMİŞLİK FARKINA GÖRE YOKSULLUK
Açlık sınırı olarak belirlenen 1.9 $’ın altında gelir elde eden nüfus, her ne kadar yüzde 10 gibi düşük bir seviyede görünüyor olsa da, yoksulluğun daha iyi anlaşılması için, “ülkeler arasındaki gelir farklılığının” da göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Bilindiği gibi az gelişmiş ülkelerin aksine, gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerde günde 1,9 dolar ile yaşamak mümkün değildir. Bunu göz önünde bulunduran DB, gelişmekte olan ülkeler ve gelişmiş ülkeler için yoksulluk sınırı rakamlarını ayrı ayrı olarak günlük 3,2 $, 5,5 $ ve 21,7 $ altında olarak belirlemiştir.

Aşağıdaki 3.Grafikte de görüleceği üzere, alt orta gelirde 1,9 $ altında yaşayan insanların toplam nüfusa oranı yüzde 15,5 seviyesindeyken, 3,2 $ altında yaşayanların oranı yüzde 46,7 sayısına yükselmektedir.
 
Yoksulluk oranlarını ülkelerin gelişmişlik seviyelerine göre veren başka bir çalışmada, 2000 yılından itibaren gelişmekte olan ülkelerin yoksulluk oranlarında azalma meydana geldiği, buna karşın gelişmiş ülkelerde bu oranın arttığı sonucuna varılmaktadır.

Yoksulluk ve gelir eşitsizliği konusunda literatürde yapılan son çalışmalarda, aşağıdaki çıkarımlar üzerinde uzlaşı olduğu görülmektedir:

“Ekonomik büyüme” sağlanmadan yoksulluğu azaltma çabaları pek sonuç vermez. Zira, yoksulluğu azaltma bağlamında ilerleme sağlanabilmesi için, gelir dağılımında köklü değişiklikler gerekir ki, bunun da yolu “ilâve gelir” yaratılmasından geçmektedir.

Yoksulluğu azaltma konusunda “sürdürülebilir ekonomik büyüme” gerekli bir ön koşul olsa da, yeterli koşul değildir. Büyümenin sürdürülebilir olması kadar, “kapsayıcı” niteliği de taşıması gerekir. Büyüme kapsayıcı olması, büyümenin “istihdam yaratıcı sektörlerin” desteğini alması önemlidir. Sahra Altı Afrika ülkeleri ve Türkiye gibi ülkelerdeki “ekonomik büyümenin işsizliği azaltamaması” ve “refahın yaygınlaşamamasının” temel nedeni burada yatmaktadır.

Ekonomik refah, insanların sadece nakit gelire sahip olmasıyla değil, eğitim, sağlık ve iyi fiziksel altyapıya erişiminin de kolay olmasıyla da ilgilidir. Bir diğer ifadeyle, anılan parametreler de “kapsayıcı büyümenin” unsurlarındandır.

Yoksulluğa karşı mücadelede ve daha geniş “kapsamlı sosyal gelişme” açısından günümüzün en büyük sorunu, “eşitsizliğin artmasıdır”. Bu konudaki genel gözlem, düşük gelirli ülkelerin zenginleşip orta-gelir düzeyine yükselmesiyle artan eşitsizlik, en yoksulların refahtan pay almasını zorlaştırmakta olduğudur. Bir diğer anlatımla, günlük 1,90 $ ile “mutlak yoksulluk standardındaki” yoksul sayılanların sayısında düşüş olsa da, bu ülkelerdeki yaşam standartlarına göre yoksul olanların sayısı artmaktadır.

SONUÇ YERİNE
İnsanlık tarihine baktığımızda, “Sanayi Devrimi”nin genellikle insanların hayatını kolaylaştırdığı, hayat standardını arttırdığı, kaynakların daha verimli kullanılmasına yol açtığı görülmektedir. Bu söylem kısmen doğru olsa bile, bir başka gerçek de, Sanayi Devrimi’nin yaşandığı 18 ve 19. yüzyıllardan sonraki dönemde, dünyanın farklı bölgeleri arasındaki gelir farklılığının giderek artmasıdır. Örneğin; 19. yüzyılın sonlarında en zengin ülkelerin geliri en fakir ülkelerin toplam gelirinin 3 katı iken, 20. yüzyılın ortalarında bu rakam 15 katına çıkmış, günümüzde ise 77 katına ulaşmıştır. Bu olgunun başat nedeni, Sanayi Devrimi ve sonrasındaki süreçte yaşanan teknolojik gelişmeler sayesinde elde edilen ekonomik büyümeden genellikle sermaye faktörü ve girişimcilerin yararlanmış olmalarıdır.

Gelir dağılımında meydana gelen eşitsizlik, zincirleme bir şekilde, insanların hayatlarını sürdürebilmeleri için gerekli olan sağlık ve eğitim gibi alanlarda da eşitsizliklere yol açmaktadır. Daha düşük eğitim ve sağlık imkânına sahip insanlar, diğerlerine göre iş fırsatları konusunda da daha az seçeneğe sahip olmaktadır. Bu durum da sonuçta bir “kısır döngü” ve beraberinde “gelir dağılımında ölçüsüzlüğün” artmasına yol açtığı izlenmektedir.

Birbiriyle etki-tepki ilişkisi içinde olan küresel gelir eşitsizliği ve yoksulluk, ekonomik “büyüme”, büyümenin “sürdürülebilir” olması ve “kapsayıcılığı” ile yakından ilgilidir.

Genelde “yoksulluk” sorununun ekonomik büyüme ve kalkınma ile çözüleceği şeklinde bir ön kabulden hareketle, ekonomi alanında gerçekleştirilecek atılım ve gelişmelerin zenginleşme ve refah artışı sağlayacağı, böylece yoksulluk sorununun kendiliğinden çözüleceği varsayılmaktadır. Oysa yoksulluğun, yaratılan ulusal değerin azlığı kadar, bölüşüm ve dağıtım mekanizmalarıyla doğrudan ilintisi bulunmaktadır. Bu nedenle tek başına ekonomik gelişme, sorunu çözmek için yeterli olmamaktadır.

Çok boyutlu bir sorun olan “yoksulluk ile mücadelede”, yine çok boyutlu yaklaşımlara ihtiyaç bulunmaktadır. Bu boyutların en önemlisi de yeni “istihdam” olanaklarıdır.

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com


Yorum yazabilmeniz için Üye olmanız gerekmektedir. Üye Girişi yapmak için tıklayınız.

Sosyal Medya Sayfalarımız

E-Ticaret Sitemiz ve Sayfa Kısa Yolu

Diğer Web Sitelerimiz