Lodosun Gözyaşları

Lodosun Gözyaşları / Dr. Mehmet Uhri / Harf Tamircisi / Bilgi Peşinde / Nöbeti devretmiş kendimi hastane dışına atmıştım. Kapalı, yağışlı kış günlerinin ardından o sabah güneşin sıcak yüzü baharı anımsatıyordu. Nöbetin etkisini üzerimden atabilmek ve temiz hava almak için sahil yolundan Florya’ya gittim. Arabamı bırakıp Menekşe sahilinde yürüyüşe çıktım. Sahili döven dalgalar çevreye ıslak yosun kokusu yayıyordu.

Lodosun Gözyaşları

Nöbeti devretmiş kendimi hastane dışına atmıştım. Kapalı, yağışlı kış günlerinin ardından o sabah güneşin sıcak yüzü baharı anımsatıyordu. Nöbetin etkisini üzerimden atabilmek ve temiz hava almak için sahil yolundan Florya’ya gittim. Arabamı bırakıp Menekşe sahilinde yürüyüşe çıktım. Sahili döven dalgalar çevreye ıslak yosun kokusu yayıyordu. Geçen zamanı unutmuştum.  

Hızlanan rüzgar ile hava kapadı, kısa süre sonra sağanak yağış başladı. Arabam hayli geride kalmıştı. Mecburen Menekşe sahilinin balıkçı barınağına sığındım. Islanmıştım. Balıkçılar halimi anladılar buyur ettiler. Çay ikram ettiler. Kaptanları olduğunu öğrendiğim Bekir kaptan “Beyim, Lodosu koklamadın mı? Otur biraz soluklan. Bu yağmur uzun sürecek gibi duruyor” dedi. Anlamamış gözlerle bakmış olacağım ki gülümsedi;
-          Lodos diyorum beyim. “Lodosun gözü yaşlıdır” derler. Havayı ısıtır, insanı sokağa çıkartır, sonra sana yaptığı gibi yağmura tutar bu lodos.  
-          Haklısınız. Havaya aldanıp yürüyüş yapmak istemiştim. İstanbul’un havasına güven olmaz derlerdi de inanmazdım.
-          Sen yine de inanma beyim. İstanbul’u tanımayanlar söyler o lafı. Gerçeği bizim gibi buranın eskileri bilir. İstanbul’un yazı kışı yoktur. İstanbul’un lodosu veya poyrazı vardır. Hangi mevsimde olursan ol poyraz estiğinde üşür, lodos estiğinde sıcaklarsın. Dahası insanı da böyledir, buraların.
-          Nasıl yani?
-          Görmüyor musun? Buranın insanı da esen rüzgara göre bir öyle, bir böyle olur. Değişkendir, işte.
Çayları tazelediler. Yağmur şiddetini arttırmıştı. O tahta barınakta 6 kişiydiler. En yaşlıları sesi çıkmadan arkası dönük oturan Sinan kaptandı. Doktor olduğumu öğrenince sağlık sorunları ile ilgili bir iki şey sordular. Dilim döndüğünce yardımcı olmaya çalıştım. Kimine ilaç, kimine tahlil önerdim. Balıkçılıktan, geçim sıkıntısından dem vurdular. Balığı mevsimine göre yemek gerektiğinden söz ettiler. Fırsat bulmuşken Karadeniz hamsisinin Marmara hamsisinden neden daha değerli olduğunu soracak oldum o ana kadar arkası dönük oturan Sinan kaptan döndü “olmaz öyle şey, hamsi hamsidir” diye söylendi.

Sonra sürdürdü sözlerini;

-          Beyim hamsi her yerde hamsidir. Hamsi Marmara’da yumurtlar, Karadeniz’e çıkar semirir, yağlanır.
-          Öyle demiyorlar ama. Karadeniz hamsisini daha fiyatlı satıyorlar, her yerde.
-          Satarlar tabi. O uzaktan geliyor yol parasını da ödüyorsun. İnsanoğlu işte, elindekini, yakındakini hor görür uzaktaki hep değerlidir. Hamsileri de kendileri gibi sanıyorlar.

-          Nasıl oluyor yani?
-          Hani Etiler, Levent’te oturanlar Esenlerde oturanlardan daha mühim görür ya kendilerini, balıkları da öyle zannediyorlar. Karadeniz hamsisinin, Marmara hamsisini görünce şişindiğini filan sanıyorlar.
-          Yani
-          Ağzının tadı yerindeyse, sevdiklerinle berabersen, yediğin balık lezzetlidir. Ağzının tadı yoksa balık isterse aydan gelsin, nafile.
Bu sözlerden sonra tekrar arkasını döndü. Sıkıntılıydı Sinan kaptan. Saatine baktı “ben gidiyorum” dedi ve kalktı. Diğerleri yağmuru bahane edip oturmasını söyledilerse de çekmeceden çıkardığı katlanmış Türk bayrağını kazağının altına yerleştirip “bayrağı değiştirmem lazım” diyerek barakadan çıktı. Odada sessizlik oldu. Sinan kaptanın hayattaki tek varlığı olan oğlunun Güneydoğudaki savaşta şehit olduğunu, oğlundan geriye koluna taktığı saat dışında bir şey kalmadığını anlattılar. Rahmetli oğluyla birlikte balıkçılık yaptığından, beraberlerken sık kavga ettiklerinden, askere giderken bile kırgın ayrıldıklarını anlattı, Bekir kaptan.
-          Anladığım kadarıyla vicdan azabı çekiyor bu Sinan kaptan.
-          İntihar edecek diye korktuk. Oğlunu yukarıdaki mezarlığa defnettikten sonra mezarın başına direk dikerek bayrak çekti. Her fırtınadan sonra bayrak yıpranmış mı diye bakar ve yenisiyle değiştirir. 
-          Siz ne yaptınız, yardım edebildiniz mi?
-          Oğlundan geriye, tabur komutanının hediyesi olan kolundaki saat kalmıştı. Saate bakıp “oğlumdan geriye çalışır durumda bir bu saat kaldı, o durunca ben de duracağım” deyip bizi de korkutuyordu.
-          Eeeeee
-          Ne yapalım. Arada sırada içirip iyice sarhoş ediyoruz. Sızınca, birimiz saati kolundan çıkarıp çarşıda pilini değiştirip yerine takıyor. İdare ediyoruz, işte.
Barınağı sessizlik ve hüzün kaplamıştı. Yağmurun sesi kesilmişti. Çay için teşekkür ettim. Biraz balık almak istedim, kendileri için ayırdıkları istavritlerden torbaya koyup uzattılar. Para da kabul etmediler.  
Dışarı çıktım. Güneş yüzünü tekrar göstermişti. Sahilde martılar tekir bir kedinin ağzındaki balığı kapmak için uçuşuyor, kedi ise balığı kaptırmamak için temkinli davranıyordu. Balıkçı barınağını geride bırakıp yürüdüm. Dalgalar sahili dövüyordu. Lodosun gözü yaşlıydı.

MEHMET UHRİ

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com


Yorum yazabilmeniz için Üye olmanız gerekmektedir. Üye Girişi yapmak için tıklayınız.

Sosyal Medya Sayfalarımız

E-Ticaret Sitemiz ve Sayfa Kısa Yolu

Diğer Web Sitelerimiz