Piyano Hikayesi
“Dede” Fazıl Say, 1910’lu yıllarda Almanya’da matematik ve mühendislik okumuştu. Bu yıllarda Karl Liebknecht ve Rosa Lüksemburg’un kurduğu, sonradan Alman Komünist Partisi’ne dönüşecek olan ünlü “Spartaküs” örgütünde militanlık yapmıştı.
Piyano Hikayesi
Dede: Fazıl Say
“Dede” Fazıl Say, 1910’lu yıllarda Almanya’da matematik ve mühendislik okumuştu. Bu yıllarda Karl Liebknecht ve Rosa Lüksemburg’un kurduğu, sonradan Alman Komünist Partisi’ne dönüşecek olan ünlü “Spartaküs” örgütünde militanlık yapmıştı. “Dede” Fazıl Say Türkiye’ye döndüğünde “Milli Emniyet” tarafından sıkı biçimde izlenmiş, DP döneminde de sorguya alınmıştı. (“Torun” Fazıl Say’ın başına gelenlere şaşmamak gerek!)
Yıllar sonra oğul Ahmet Say da Almanya’ya okumak için gönderilmiş, orada edebiyat ve müzik eğitimi almış, orada “Alman Sosyalist Öğrenci Birliği”ne üye olmuş, Hans Backhaus gibi Adorno’nun öğrencisi felsefeci ve komünistlerle yoldaşlık etmek gibi kimseye nasip ol(a)mayacak şansı olmuştu..
Frankfurt sokakları, dünyanın dört bir yanından gelen çakı gibi gençlerle rengarenkti. 1958 yılının bu güzel Eylül ayında Dünya’da ilk kez “Uluslararası Sosyalist Gençlik Kongresi” yapılıyordu. Kongreye orada öğrenci olan ve Almanya’yı temsilen katılan Ahmet Say da bulunuyordu. Bir toplantı arasında yetmiş yaşlarında koyu renk elbiseli bir Alman hanım, soluk soluğa Ahmet Say’ın yanına geldi ve “yekten” konuştu:
“Bay Say!..”
“Evet benim!..”
“Sizin Fazıl Say ile bir akrabalığınız var mı?”
“Berlin ya da Heidelberg’deki öğrenci Fazıl Say babam olur!..”
Yaşlı kadın çok heyecanlıydı. Sanki Ahmet Say’ın yüzünde eski yoldaşı Fazıl Say’ı arar gibi dikkatle ve heyecanla bakıyordu; gözleri nemlenmişti:
“Babanız Fazıl Say, bizim Spartakusbund’un değerli bir militanıydı…”
Baba: Ahmet Say
Ahmet Say, müzik eğitimcisi ve müzik yazarı. Çeşitli ödüller kazanan beş edebiyat eserinin ve konservatuarlar ile üniversitelerin müzik bölümlerinde temel eser olarak okutulan müzik kitaplarının yazarı. Say Yayınları’nın sahibi.
1935 yılında İstanbul’da, Kadıköy’de doğdu. Matematik öğretmeni Fazıl Say ile felsefe öğretmeni Nüzhet Say’ın oğludur. Küçük yaşta piyano eğitimine başladı. İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdi. 1946’da İstanbul Belediye Konservatuarı’na girdi. 1950’de konservatuarı terk etti. 1954 yılında basın-yayın eğitimi almak için Almanya’ya gidip altı yıl orada yaşadı. Yurda döndüğünde Bingöl’de üç yıl öğretmen, halk eğitimcisi ve folklorcu olarak çalıştı. Bu dönemde türkü, ağıt ve masallar derledi, halk dansları toplulukları kurdu ve çocuk toplulukları yetiştirdi. Bingöl Hikayeleri adlı eseri bu dönemin ürünüdür.
1964’te Ankara’ya yerleşti. 1967’de Türk Solu adlı derginin yazı işleri müdürlüğüne getirildi. 12 Mart darbesi döneminde 17 ay hapis yattı. Hapisten çıktıktan sonra Kocakurt romanını yazdı (1976).
1977’de ise Cemal Süreya, Vecihi Timuroğlu, Ragıp Gelencik, Demir Özlü, Ali Püsküllüoğlu ile aylık Türkiye Yazıları'nı çıkarttı. 1980’den başlayarak kendisini bütünüyle müzik yazarlığına verdi. Edebiyatçılar Derneği'ni kurdu ve iki yıl süre ile dernek yöneticiliği yaptı. Yazın ustalarımıza verilen Onur Ödülleri Altın Madalyası'nı kurumsallaştırdı.
Ödülleri
TRT Ödülleri Öykü Yarışması'nda Başarı Ödülü’nü (1970, Kamil’in Atı adlı öykü), Yeni Adımlar Dergisi’nin açtığı Sabahattin Ali Hikaye Yarışması'nda birincilik ödülünü aldı (1974), Antalya Film Festivali Öykü Yarışması’nda mansiyon ödülü kazandı. Kocakurt adlı romanı, 1975 Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nda basılmaya değer ürünler arasında yer aldı.
Edebi eserleri
Kocakurt (roman, 1976): Ahmet Say’ın bu ilk eseri, Milliyet gazetesinin yarışmasında ödül almıştır. Reklamcı ve partici Koca Kurt ile bar kızı Züleyha'nın 1960-1970 arasındaki serüvenini anlatır. Bingöl Hikâyeleri (öyküler, 1980), İpek Halıya Ters Binen Kedi (epik öykü, 1982): Edebiyatımızda ilk “epik hikâye” olarak bilinir. Almanca’ya çevrilerek Berlin’de yayınlanmıştır. Türk masallarının geleneksel başlangıç tekerlemesinin diliyle bir dolandırıcı tüccarın öyküsünü anlatmaktadır. Güneşin Savrulduğu Yerden (öyküler, 1988): 1980’de Bingöl Hikayeleri adıyla Milliyet Yayınları’ndan çıkan eser, 1988’de Can Yayınları tarafından ve son olarak Evrensel Basım-Yayın tarafından “Güneşin Savrulduğu Yerden” başlığı ile yayınlanmıştır.
Müzik kitapları
Müzik Ansiklopedisi: 4 ciltten oluşan temel bir eserdir. Müzik Öğretimi (1996): Müzik öğretmenleri için hazırlanan bir derlemedir. Müzik Tarihi (1994): Türkiye’nin ilk kapsamlı müzik tarihi çalışmasıdır. The Music Makers in Turkey (1995): İngilizce hazırlanan bir dış tanıtım kitabıdır. Türkçe basımı, Türkiye’nin Müzik Atlası başlığını taşır. Okurlara 1998’de sunulmuştur. Müziğin Kitabı (2000): Müzik teorisi alanında hissedilen boşluğu bu kitap doldurmuştur. Müzik Sözlüğü (2002): 600 sayfalık bu sözlük, Türkçe’nin bir “kültür dili” olarak gelişmesi yolunda, müzik alanından gelen önemli bir katkı olarak değerlendirilmektedir. Müzik Ansiklopedisi: 3 ciltten, 2072 sayfadan oluşan, on bin madde ve üç bin resim içeren dev bir eserdir.
Piyano hikayesi
"Fazıl", meğer Fazıl Say'ın dedesinin adıymış.
Matematikçi Fazıl Bey ile felsefe öğretmeni Nüzhet Hanım, 1930/1940'ların çoğu aydın ailesi gibi, daha Ahmet doğmadan eve bir Alman piyanosu almışlar.
Ahmet Say, savaş yıllarında Yahudi bir "matmazel"den piyano dersleri alarak büyümüş. Annesi, ilerde ünlü bir piyanist olacağını düşlüyormuş.
Babası ise "İki bilinmeyenli denklem çözemeyen, Thomas Moore'dan, Voltaire'den habersiz bir çocuk piyanist olamaz" diyormuş.
Ahmet, ilkokulu bitirince konservatuara girmiş.
İşte o yıllarda, 3 yaşındaki kardeşi Mehmet, onulmaz bir hastalığa yakalanmış. Çok sevdiği kardeşinin, gözünün önünde eriyişini görmesin diye Ahmet, İzmir'e, teyzesine gönderilmiş. Konservatuvar eğitimi kesilmiş tabii... Hasta kardeşi için zihninden besteler yapmış. Bir gün annesi gelmiş İzmir'e... "Memo"nun öldüğünü öğrenmiş.
Hayatı boyunca hiç ağlamadığı kadar ağlamış Ahmet... Eve döndüğünde donup kalmış: Memo'ya İsviçre'den ilaç getirtebilmek için eşyaların hemen hepsi satılmış. Tabii piyano da...
Fazıl Say, oğlunun burukluğunu görünce "Sana yeni bir piyano alabiliriz" demiş.
Gırtlağına kadar borca batmış babasının bu tesellisi karşısında sadece susmuş Ahmet Say...
Birkaç yıl sonra da evlat acısına dayanamayan babası Fazıl Say'ı kaybetmiş.
20 yıl sonra bir oğul gelmiş Say'ların evine...
Dedesinin adını vermişler ona...
Babası siyasi görüşlerinden dolayı o hapishaneden bu hapishaneye savrulup dururken bir gün evde küçük Fazıl'ın elindeki ilkel plastik düdükle "Daha dün annemizin"i çaldığını fark etmişler. Düdük kendiliğinden çalıyor sanmışlar başta... Çünkü Fazıl henüz 2 yaşındaymış.
Tekrar tekrar çaldırmışlar; inanılır gibi değil ama daha çişini tutamayan çocuk, melodiyi ezberden çalabiliyormuş.
Fazıl'ı önce Opera Orkestrası'ndan Ali Kemal Kaya'ya, sonra da ünlü piyanist Mithat Fenmen'e emanet etmiş. Fenmen, "Hadi bugün sokakta duyduklarını piyano ile anlat bakalım" demiş; notalarla anlatmış Fazıl...
Yetenekli çocukların en çok muhtaç olduğu, ama en zor bulduğu şeye kavuşmuş:
Onu yüreklendiren bir hocaya...
Anlayışlı bir babaya...
Veee evde güzel bir piyanoya...
Büyük Fazıl Say'ın oğlu için satmak zorunda kaldığı piyanoyu, küçük Fazıl Say'a babası almış.
Yarım kalan bir düş, torunda tamamlanmış.
Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com