Sürdürülemez büyümenin motor gücü biz bireyler

Türkiye'de 25.6 milyon kredi kartı sahibini ilgilendiren düzenlemeyle Ziraat Bankası, toplamda 100 milyar TL'yi geçen kredi kartı borçlarını tek çatı altında toplama görevini üstlendi.

Sürdürülemez büyümenin motor gücü biz bireyler
 
Cumhurbaşkanı’nın geçen hafta yaptığı açıklamaya göre, Türkiye'de 25.6 milyon kredi kartı sahibini ilgilendiren düzenlemeyle Ziraat Bankası, toplamda 100 milyar TL'yi geçen kredi kartı borçlarını tek çatı altında toplama görevini üstlendi. Böylelikle, özel bankalardan aldığı kredi kartlarıyla yüksek faizle borçlanan ve borçlarını ödemekte zorluk çeken milyonlarca insan, borcunu daha düşük faiz ve daha uzun vadeyle, Hazine garantisi altındaki Ziraat Bankası'na ödeyebileceği anlaşılmaktadır.

Kamuya yaklaşık 1 milyar TL civarında ek yük getirebileceği tahmin edilen bu uygulama vesilesiyle, bu haftaki yazımızı, Türkiye halkının borçlanmasındaki artış ve bunun ülke ekonomik büyümesi ile ilişkisine ayırdık.

KREDİ KARTI BORÇLARI
Bankalararası Kart Merkezi kayıtlarına göre ülkedeki toplam kredi kartı sayısı 65.5 milyondur. Türkiye'de Aralık sonu itibariyle 103,4 milyar TL'lik kredi kartı borcu bulunmaktaydı. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) verilerine göre, 31 Aralık 2018 itibariyle Türkiye'de yaklaşık 685 bin kişi kart borcundan dolayı takibe düşmüş durumdadır. Batık kart borcu miktarı ise yaklaşık 7,5 milyar TL olarak hesaplanmaktadır.

Kredi kartı borçluları, Ziraat Bankası’ndan alacakları kredi ile mevcut kart borçlarını kapatacak; bu borçlar 24 ya da 60 ay vade ile geri ödenerek, bir tür “yapılandırma” yapılacaktır. Kredi kartı borçlularına uygulanacak faiz oranı ise, 24 ay için aylık yüzde 1,1; 60 ay için ise aylık yüzde 1,2 olarak belirlendi. 31 Aralık 2018 tarihinden sonra oluşan borçlar ile yasal takibe alınmış olanlar düzenleme dışında tutulmuştur.

BÜYÜMENİN MOTORU ÖZEL TÜKETİM
Ülkemizde tüketim, özellikle 2002’den bu yana sürekli teşvik edilen bir harcama kalemdir. Nedeni ise, Türkiye’nin üretim potansiyeli ve tasarruf kabiliyeti yok edildikçe, ekonominin sürdürülebilirliğinin tek yolunun özel tüketimi özendirmekten geçmesidir.

Yukarıdaki olgunun sayısal ifadesi grafikte açıkça izlenebilmektedir.

Grafik, Türkiye’de 2010’dan bu yana mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış tüketim harcamalarını (gri) ve yıllık ekonomik büyümeyi (mavi) göstermektedir. Grafiğin bize temelde anlattığı, tüketim harcamalarının, büyümenin hızı ve daralması konusundaki belirleyici olduğu gerçeğidir.

Hatırlanacağı gibi, 2018 yılının üçüncü çeyreğinde tüketim harcamalarındaki artış yüzde 1,5 ile sınırlı kalmış, tüketimin çoğunu dayanıksız tüketim malları ve hizmetler oluşturmuştu. Bir diğer anlatımla bireyler, dayanıklı mallar tüketim mallarına yönelik harcamalarını ertelemiş, gıda ürünleri gibi, ertelenemez ürünleri ancak tüketebilmişlerdi.

TÜKETİMİN MOTORU BORÇLANMA
Ümit Akçay'ın aktardığı gibi, "Bir ekonomide uzunca bir süredir reel ücretler anlamlı bir şekilde artmıyorsa, yüksek işsizlik oranı kalıcılaşmışsa ve özelleştirmeler nedeniyle kamu hizmetleri pahalılaşıyorsa, 'borçlanma kişisel bir tercih' değil, bir “zorunluluk” haline gelmektedir."*

2002 sonrasında Ankara hükümetlerinin uyguladığı, “harcamalar yoluyla GSMH’da artış” şeklindeki ekonomi politikaları sonucunda hanehalkı borçlanması çok yükselmiştir.

Keza "bu borçlandırma, 'en yoksulları' da içerecek şekilde gerçekleşmiştir. Örneğin Türkiye’de 2001-2011 yılı arasında geliri bin TL altında olan borçlu sayısı yaklaşık 10 kat artarak 4 milyona yaklaşmıştır. Türkiye’de hanehalkı borçlarının neredeyse üçte ikisi ise, geliri 5 bin TL altında olanların üzerindedir."*

Akçay'ın yazısında da dikkat çekildiği üzere, en yoksulların da borçlanma ilişkisine dâhil edilmesi olgusu, alaturka bir nitelikte ülkemizde de uygulanan “neoliberal popülizmin” kritik bileşenlerindendir. Bu anlamda borçlanma, sadece ekonomik bir ilişki değil, aynı zamanda bir sosyal kontrol aracıdır. Çünkü borcun ve borçlu olmanın siyaseten karşılığı vardır ve borçlu yönünden katlanılması gereken sonuçlar verir.

Türkiye’de geliri harcamaları oranında artmayan kesimlerin borçlanabilmesi, 2001 krizi sonrasında hayata geçirilen bankacılık reformu sayesinde olanaklı hale gelmiştir. Bu sayede, ekonomide “anlamlı bir reel gelir artışı olmadan da talebi canlı tutmak” mümkün olabilmiştir. Kısaca, düşük gelirli kesimlerin de finansal sisteme dâhil edilmesini (finansallaştırılmasını) mümkün kılan, Ankara hükümetlerinin uyguladığı IMF programı çerçevesindeki bankacılık reformu, enflasyon hedeflemesi sistemi ve 2000’li yıllarda uluslararası ekonomik konjonktürdeki gelişmeler oldu. Ümit Akçay’ın da belirttiği gibi, literatürde “özelleştirilmiş Keynescilik” olarak da adlandırılan bu uygulama, “finansallaşmanın” temel özelliklerinden biri ve neoliberal ekonomi sisteminin de motoru olmuştur.

Yıllar itibarıyla hanehalkı borcunun ulusal gelire oranına baktığımızda, bu oranın 2002 ile 2013 arasında dokuz kattan fazla artmış durumda olduğunu görmekteyiz. Şöyle ki 2002’de yüzde 2 olan oran, 2013’te yüzde 19,6’ya yükselmiştir. 2013 yılındaki zirve noktasından sonra ise borçluluk oranı yavaşlamaya başlıyor ve 2018 ile birlikte gerileme tüneline girmektedir (2018’in ilk çeyreğinde yüzde 16,6). 2018-2019 krizinin etkilerinin görüleceği üçüncü ve dördüncü çeyrek verileri geldiğinde, borçluluk oranındaki gerilemenin daha da hızlandığını görebileceğiz. Akçay’a göre bu gelişme bize, Türkiye’deki finansallaşmanın yapısal sınırının onun bağımlı niteliğinden kaynaklandığını göstermektedir ki, biz de bu görüşe katılıyoruz.

SONUÇ YERİNE
Neoliberal araçların başında gelen “bireyin finansallaştırılması” uygulaması, 2002’den bu yana büyümenin önemli bir motoru olagelmiştir. Önce “hanehalkı harcamalarının” özendirilmesi ile başlayan söz konusu sistem, sonrasında hanehalkı borçlanmasına yol açmış; bireyi sistemin hem objesi hem de nesnesine dönüştürmüştür.

Ülkemizdeki sistemin mevcut kırılganlıkları, şimdilerde bireysel borçlanmayı “göreceli” olarak azaltsa da, bunun yerini “kamu tüketimi ve borçlanmasının aldığını”; bu dönüşümün olağan etkilerini de son dönem bütçe açıkları ve kamu borçlanmasındaki artışta yansıdığını görmekteyiz. Her iki halde de finansman yükü birey ve özel kurumların üzerinde (vergi, kredi geri ödemesi şeklinde) kalmaktadır.

Özün özü: Kendini refaha kavuşmuş “zanneden”, bir türlü sırtına vurulmuş bu yükü fark etmeyen, biricik ülkemin saf ve temiz insanının vay haline..

Not: *Yazıda Ümit Akçay'a ait ifadeler, GazeteDuvar'daki "Kredi kartı borçları silinsin mi?" başlıklı yazısından alınmıştır.

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com

Yorum yazabilmeniz için Üye olmanız gerekmektedir. Üye Girişi yapmak için tıklayınız.

E-Ticaret Sitemiz ve Sayfa Kısa Yolu

Sosyal Medya Sayfalarımız

Diğer Web Sitelerimiz