Anadolu gezileri

Unutamadığım anılarımdan birini Anadolu’da yaşayan bir vatandaştan gelen bir mektup oluşturuyor. Haşan Yalçın adına gönderilen mektubun sahibi, ‘Partinize üye olmak istiyorum’ diye yazmıştı mektupta. Haşan, İTÜÖB’nin parti olmadığını belirterek mektuba yanıt vermiş ama mektuba da el koymuştu.

Partiye(!) Mektup ve Anadolu Gezileri

Unutamadığım anılarımdan birini Anadolu’da yaşayan bir vatandaştan gelen bir mektup oluşturuyor. Haşan Yalçın adına gönderilen mektubun sahibi, ‘Partinize üye olmak istiyorum’ diye yazmıştı mektupta. Haşan, İTÜÖB’nin parti olmadığını belirterek mektuba yanıt vermiş ama mektuba da el koymuştu.

1960’lı yıllar sonrasında Türkiye’de öğrenci gençliğin üniversitelerdeki örgütlülüğünün durumuna ilişkin bazı noktaları ve çalışma biçimini İTÜ ekseninde kalarak anlatmak istiyorum. Bu aynı zamanda öğrenci gençlik örgütlenmesinin de o günlerdeki durumunun özeti sayılabilir.

Üniversitelerdeki öğrenci örgütlülüğünün nüvesini “Fakülte Talebe Cemiyetleri” oluşturuyordu. Cemiyetlerin, fakülteler içinde bir odası ve duyuru panosu bulunurdu. Kırtasiye ihtiyaçlarının büyük bir bölümü fakülte yönetimlerince karşılanırdı. İTÜ fakülte cemiyetlerinin yıl sonlarında düzenlediği, bir ay kadar süren yurtiçi gezileri yapılırdı. 

Gezilerin maddi koşullarının büyük bir bölümü fakülte tarafından karşılanırdı; öğrenci cemiyetinin seçtiği genelde dört ve beşinci sınıf öğrencilerinden oluşmuş kafilenin başına, gezilecek yerlerdeki koordinasyonu sağlamak üzere dekanlık bir öğretim üyesi atardı. Bu öğretim görevlisi, yolculuk boyunca bizden biri olur çıkardı. 

Gezi süresince konaklanacak yerlerle bağlantıyı biz kurardık; bunlar, çoğunlukla yatılı liseler ve şeker fabrikalarının muhteşem tesisleri olurdu. Gezinin amacı mezuniyet sonrasında çalışılacak alanları görüp tanımaktı ancak biz öğrenciler, bunun dışında gezi boyu bir dizi etkinliği de her gittiğimiz yere götürmeye çalışırdık. İstanbul’da hazırlamış olduğumuz binlerce bildiriyi yol boyunca dağıtırdık. Kafile başkanımızın bu konudaki sıkıntılarını yol boyunca gidermek de bize düşerdi. Esasında o tedirginliğinin nedenlerini söyler, biz de dinlerdik, hepsi o kadar.

Elektrik Mühendisliği öğrencilerinin yol boyu eğitimi ve laboratuvar çalışması!

Ben bir yıl, Ege ve Akdeniz’in hemen tüm illerini kapsayan 20 günlük bir geziye; ikinci yıl da Karadeniz, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’yu kapsayan otuz gün süren geziye katılmıştım. Kafile başkanımız Doç. Dr. Ahmet Dervişoğlu idi. Gezinin ilk etabı; İstanbul’dan yola çıkıp, Ankara üzerinden, Samsun, Ordu, Rize ve Trabzon şeklindeydi. Oradan Erzurum’a inip Kars, Ağrı ve Van’da konaklayıp Hakkâri’ye kadar uzanmış ve geri dönüşte; Bingöl, Muş, Elâzığ, Malatya, Kayseri’ye uğrayıp turu tamamlamıştık. 

Bu gezimizin en önemli durağı Hakkâri’ydi. Devrimci öğrencilerce Zap Suyu üzerine asma köprü yapılıyordu. Köprünün yapımında bedenen çalışan Devrimci Öğrenci Birliğinden (DÖB) arkadaşlarımıza biz de 3-4 saat yardım etmiştik. Bu köprü İstanbul Boğazına yapılan köprünün koşutu asma köprüydü. “Boğaza Değil Zap Suyuna Köprü” diyerek yapılan bu köprünün bir ayağı araç yolundayken diğer ayağı dağdan inen patika yola bağlıydı ve 22 günde bitirildi.

Dağdan yaya inenlerin Zap Suyunu kolaylıkla geçip araç yoluna ulaşmalarını sağlamak için yapılıyordu. Uzun yıllar işlevini yerine getiren köprü “Deniz’in Köprüsü” diye anıldı. 

ITÜ’de öğrencilere staj yeri bulma konusu da öğrenci cemiyetinin asli görevlerinden biri olduğu için üniversite-sanayi ilişkilerinde yine dekanlık zaman zaman araya girerdi. Sene içinde de birçok sosyal, siyasal ve sanat etkinliklerimiz olurdu. Başta da söylediğim gibi genel yapısı bu olan öğrenci gençlik örgütlenmesi, İstanbul, İzmir ve Ankara’daki 4-5 üniversitede de çok farklı değildi. 

Benim üniversiteye giriş yılım olan 1962’de durum buydu ve bunun 27 Mayıs ile beraber oluştuğunu bilirdik. Öyle söylenirdi. Ancak mühendislik eğitimi yapan bir üniversite olmamızın kendine özgü farklılıklarının olduğu da açıktı. O döneme ilişkin üniversite yönetiminde en belirleyici unsurlardan biri rektörlerin tutumlarıydı. 27 Mayıs 1960 öncesi üniversitelerde yaşananlar bir bakıma kalmamıştı. Polisin öyle elini kolunu sallayarak üniversitelere girmesi artık söz konusu değildi. Ancak rektör çağırırsa müdahale edebilirdi.

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com