Aydınlık Bir Geleceğe Doğru

Artık düzensiz yaşamak, bağlarda, bahçelerde erik, elma, armut çalmak; sıyrıngaç, (toprağı ufalanan eğimli yerlerden oturup kaymak) pantolon eskitmek dönemi bitiyordu. Artık beni düzenli bir yaşam ve aydınlık bir gelecek bekliyordu. Artık Enstitü öğrencisi oluyordum. Haneden bir can ve bir boğaz eksiliyordu.

AYDINLIK BİR GELECEĞE DOĞRU

Artık Beni Düzenli Bir Yaşam Bekliyordu
Artık düzensiz yaşamak, bağlarda, bahçelerde erik, elma, armut çalmak; sıyrıngaç, (toprağı ufalanan eğimli yerlerden oturup kaymak) pantolon eskitmek dönemi bitiyordu. Artık beni düzenli bir yaşam ve aydınlık bir gelecek bekliyordu. Artık Enstitü öğrencisi oluyordum. Haneden bir can ve bir boğaz eksiliyordu. Babam beni okula -Savaştepe’ye-göndermeye hazırlanıyordu. Beni dizleri çıkmış, arkası yırtılmış bir pantolonla Savaştepe’ye yollayamazdı. Bu yüzden beni pazara götürdü ve müstamelcilerden (ikinci el) bana bir ceket ve pantolon aldı. Takım elbisem siyah abadandı. (İngiliz kumaşıydı.) Ayakkabılarımı Yaşar Demir’in kahvehanesinde çıraklık yaptığım aylar kazandığım parayla kendim almıştım. Altları da kabaralıydı. Bahar aylarında kurumaya yüz tutmuş yumuşak yerlere basınca kabaraların izleri çıkıyordu çamura. Her iki tekin altlarında kaçar kabara olduğunu sayabiliyordum. Ökçelerinde nalçaları da vardı. O zamanlar öyleydi. Çabuk eskimesinler diye herkes öyle ayakkabı alıp giyerdi. O yıllar ikinci dünya savaşının yokluk yıllarıydı. Ayakkabılarımın içine giymeye el örmesi bir çift çorap da hazırdı.

Noter Taahhüdü
Mevsim ilkbahar, aylardan da nisan olmasına rağmen giysilerim kalındı. Babam ceketimin altına giymem için bana bir de keten gömlek almıştı. Kıyafet sorunum böylece giderilmişti. Şimdi sırada başka işler vardı. Noter taahhüdü ve yol problemleri… Noter işini babam üzerine alıyor, devlete üç bin liralık garanti veriyordu. Beş yıl içinde iki yıl sınıfta kalır veya okuldan kaçarsam babam devlete bu parayı ödeyecekti. Bu parayı çıkarıp ta veremezse evimiz haraç mezat satılacak, yetmezse kalan borç yerine babam belki bir miktar da hapis yatacaktı. Devlet işini sağlama alıyordu.

Savaştepe’ye Yolculuk
Neyse o iş öylece tamamlandı. Şimdi sıra Savaştepe’ye gidişe gelmişti. Savaştepe’ye iki kişinin gitmesi aile bütçesinde büyük bir delik açacaktı. O nedenle Savaştepe’ye bir kişi; yani ben tek başıma gitmeliydim. Aile böyle karar verince bu iş böyle olacak, böyle uygulanacaktı. Ama ben bu yaşıma kadar Manyas dışına hiç çıkmamış, otobüs ve trene de hiç binmemiştim. Hele hele treni görmemiştim bile. 
Gidip geldiğim, bilip gördüğüm yalnız ve sadece köy ile ilçe arasındaki yoldu. Oysa alınan karara göre Savaştepe’ye benim yalnız gitmem gerekiyordu. Hiç yol ve iz bilmeyen bir çocuk bu işi nasıl başaracaktı. Kırtıklı kuruşların bile büyük para sayıldığı o yıllarda iki kişiye yol parası harcamak büyük savurganlık olurdu. 
O nedenle olay şöyle yürütülecekti: Osman Usta’nın Sarı Kanarya’sıyla Şefik (yani ben) Aksakal tren istasyonuna, oradan da trenle Savaştepe’ye kadar gidecekti. Öyle de yapıldı. Otobüsle Aksakal’a gelindi. Otobüste Kayaca köyünün imamının oğlu Seyhan’da vardı. Babası Kayaca’da imamdı ama Manyas’ta oturuyorlardı. Bize komşuydular. Seyhan, Balıkesir Lisesinde okuduğu için Balıkesir’e gidiyordu. Şık giyimliydi. Ceketi, pantolonu ütülü üstelik kravatlıydı. O yıllarda demiryolu ulaşımı daha güvenli ve ucuz olduğundan Aksakal istasyonunda epey yolcu vardı. Seyhan elleri arkasında bir aşağı bir yukarı geziniyordu. Hiç çaktırmadan bende öyle yapıyordum. Nasılsa biletimi de almış cebime koymuştum. Benim neyim eksikti?  

İlk Kez Bir Tren Görüyordum
Bir ara bir gürültü ve bir düdük sesi duyuldu ve birden bire Bandırma tarafındaki yarmadan kara kapkara bir makine çıkıverdi. Ben o yaşıma kadar hiç tren görmediğim için: “ Aha nah! Tren geliyor! Bakın geliyor işte, tren geliyor!” diye bağırıyordum. Beni böyle gören  Seyhan ve diğer yolcular beni ayıpladılar. Tren geldi, ağırlaştı ve durdu. İnen olmadı, binenler oldu. Bende bindim. Ama trene Aksakal’dan binenler beni hep göz hapsinde tuttular. Nisan ayında ve oldukça da sıcak bir günde abadan siyah takım elbiselerim, nalçalı ve kabaralı ayakkabılarımla sanıyorum çok yadırgadılar beni. Fakat bende hiç kimseye kızamıyordum. Benim için en yeni bu kıyafetimle, etrafımdakilere hava atıyordum. Trenin durduğu her istasyonda, hemen koşuyor, hangi istasyon olduğunu okuyor, insanlara yardım etmek gayesiyle  “ Ha Okçugöl! Okçugöl’müş” diyordum. Balıkesir’e gelince Seyhan indi. İnerken de bana: “Şefik, Balıkesir’den sonra dördüncü istasyonda ineceksin, sakın unutma” dedi.

Tren Yolculuğu
Balıkesir istasyonunda inen binenler oldu. Tren burada 15–20 dakika eğleştikten sonra Savaştepe –İzmir yönüne doğru hareket etti.  Tren bağlar, bahçeler arasında kara bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla yokuşa sarıyordu. Bir ara çıplak tepeler üzerinde görünüyor, sonra yine yeşillikler içine dalıyordu. Dağlarda çeşitli ağaçlar vardı; ama genelde meşe ve çam ağaçlardı çoğunluktaydı.
Balıkesir’den sonra ilk istasyon ÇUKURHÜSEYİN’di. Ondan sonra da SOĞUCAK… Soğucak Çukurhüseyin’den daha yüksekteydi. Yükselti arttıkça tren bazı noktalarda zorlanıyordu. Doyulmaz güzellikler ve yeşillikler arasından ve yüksek demir köprülerden geçiyor, Savaştepe’ye yaklaşıyorduk. Varacağımız istasyon üçüncü istasyon olacak, ondan sonra da Savaştepe’ye ulaşacaktık. Ömer Hoca’nın Seyhan trenden inerken bana sıkı sıkıya tembihlemişti.  “Dördüncü istasyonda ineceksin” diye. Koridorda gezinirken kondüktörü gördüm  ve ona sordum.: “ Savaştepe’ye daha çok mu?”diye “ Az kaldı.Az kaldı…Şimdi gelecek istasyon ÇALIKÖY .Ondan sonraki de  Savaştepe evladım.” dedi.Tren artık dağların doruğundaydı. Dik yokuşlardaki gibi zorlanmıyordu. Derken kondüktör: Çalıköy… Çalıköy” dedi. Çalıköy küçük bir dağ istasyonuydu. Devlet Demiryolları kayıtlarında öyle geçse de halk arasında KARACALAR diye anılıyordu.

Tren Çalıköy’de pek fazla eyleşmedi. İki üç dakika sonra hareket etti. Yol artık yokuş aşağı idi. Tren çok hızlı gidiyordu. Ben pencereden bakıyor, Savaştepe’yi görmeye çalışıyordum. Tren tepelerden düze inince toprak damlı evler seçilmeye başlandı. Çamlar arasındaki öteki kızıllıklar ise okul binalarının kiremitli çatılarıydı. Düzlükte de bir beş dakika kadar yol alan tren istasyona girdi, ağırlaştı ve durdu. 

Ve Savaştepe
İstasyon binasının cephe ve yan duvarlarında kocaman temel harflerle “ SAVAŞTEPE” yazıyordu. Kapılar açıldı, yolcular inmeye başladılar. İnenler arasında iki tane boz urbalı ve şapkaları meşale armalı, elleri bavullu gençler vardı. Bunlar herhalde Enstitü öğrencileri olmalıydılar. Birine yaklaşarak sordum: “ Ağabey okula nereden gidilir” dedim. Bana: “ Sen okula mı geldin?” dedi.”Evet” dedim. “Öyleyse bizimle gel” dedi.  Bende onlara katıldım. Boz urbalı iki ağabey bavulları omuzlarında önden gidiyor ben de onları izliyordum. Tren yolu boyunca dikenli telle çevrili bir bahçenin kenarından elli altmış metrelik bir mesafeyi birlikte yürüdükten sonra sola saptılar.  Bende saptım. Bir o kadar daha yürüyerek arnavutkaldırımına çıktık. 
Bir de baktım ki milli bayramlarda defne dalları ve bayraklarla süslenerek altından geçilen zafer takı gibi geniş bir kapı gördüm. Kapının üstünde  “ SAVAŞTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ” yazıyordu. Burası okulun giriş noktasıydı. Kapıya geldiğimizde ağabeyler kapıdaki nöbetçilere  “Okula yeni geliyor” diyerek kapıdan beni de geçirdiler. 
Ben artık rüyalarımda gördüğüm ve yüreğimde hasretini çektiğim o canım KÖY ENSTİTÜSÜ’nün sınırları içindeydim ve de kendimi anamın kucağında sanıyordum.

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com