Çağışlı Ahmet Kurt

Adı Ahmet, Soyadı Kurt’tu ama hiç de kurda benzemiyordu. Adeta kuzu gibiydi. Öyle uysal, öyle uysaldı ki, “ vur eline al lokmasını” ses çıkarmazdı. Beyaz tenli kırmızı benizli bir gençti. Savaştepe Köy Enstitüsü öğrencilerindendi. Doğup büyüdüğü yer Balıkesir İli, Bigadiç İlçesi Çağış bucağı idi. Bir evin bir çocuğu idi. Ailesi de yoksuldu. Babası bu nedenle okusun da devlet memuru olsun, okusun da sırtını devlete dayasın istiyordu.

ÇAĞIŞLI AHMET KURT

Adı Ahmet, Soyadı Kurt’tu ama hiç de kurda benzemiyordu. Adeta kuzu gibiydi. Öyle uysal, öyle uysaldı ki, “ vur eline al lokmasını” ses çıkarmazdı. Beyaz tenli kırmızı benizli bir gençti. Savaştepe Köy Enstitüsü öğrencilerindendi. Doğup büyüdüğü yer Balıkesir İli, Bigadiç İlçesi Çağış bucağı idi. Bir evin bir çocuğu idi. Ailesi de yoksuldu. Babası bu nedenle okusun da devlet memuru olsun, okusun da sırtını devlete dayasın istiyordu.

Ahmet Kurt Enstitüde ikinci sınıfı okuyordu. Derslerinde yeterliydi ama sağlığı yerinde değildi. Okulunda ikinci yıl hastalanmıştı. Bir süre okulun revirinde yatmış, sonrada İstanbul’a sanatoryuma gönderilmişti. Kesik kesik öksürüyor, sırılsıklam terliyordu. Tüberkülozdu. Sanatoryumda üç ay yattı, köyüne hava değişimine  ( tebdilihava )  gönderildi.

Ilık bir sonbahar havasıydı. Balıkesir’den otobüse binip Bigadiç yolu üzerinde Çağış’a yakın bir yerde otobüsten indi. Şose kenarındaki çeşmede paçalarını sıvayıp ellerini, yüzünü ve ayaklarını yıkadı. Mendiliyle elini yüzünü kuruladı. Çeşme taşına oturup tam soluklanıyordu ki, stabilize şoseden tozu dumana katarak özel bir oto geçti. Oto yeşil bir Mercedes’ti. Derince bir kasisten hızla geçerken yola otonun bagajından bir valiz düştü. Şoför, arabasından yola bir eşyanın düştüğünü fark etmemişti. Ayni hızla yoluna devam etti. Ahmet Kurt koştu, yola düşen valizi aldı. Valiz deriydi. Valizi götürüp kendi tahta bavulunun yanına koydu. Valizle bavul çeşme taşının üstünde yan yana duruyorlardı. Ahmet valizin içinde ne olduğunu bilmiyor, merak da etmiyordu. Oto sahibi işi fark edip döner de gelirse valizi verecekti. Güneş batmış, ortalık kararmaya başlamıştı, Çağış yol ayrımına ineli neredeyse iki saat olmuştu. Canı sıkılıyor, ne yapacağını net olarak kestiremiyordu. “Hay Allah… Daha ne kadar bekleyeceğim ki ?” “Belki bir yarım saat daha”  diye mırıldanırken, Bigadiç tarafından uzun farlarını yakmış bir otonun kendine doğru son sürat geldiğini gördü. Şoför, herhalde farların aydınlığında çeşme başındaki valizi görmüş olacak ki, acı bir fren yaparak yolun sağında durdu. Otodan indi ve çeşme başına doğru hızla yürüyerek “ Bu valiz benim” dedi. Ahmet “ İyi ya.” “Ben de sizi, yani valizin sahibini bekliyordum.” diye ekledi Adam valizi aldı ve Ahmet’e sordu. “Sen bu valizin içinde ne olduğunu biliyor musun? ” dedi. Ahmet : “ Hayır bilmiyorum “ dedi. Adam: “ Peki içinde ne olduğunu merak etmedin mi hiç”dedi. Ahmet:  “ Hayır. Bana ait olmayan bir şeyin içinde ne olduğunu hiç merak etmem.” dedi. Adam o zaman cebinden küçük bir anahtar çıkararak valizi açtı ve Ahmet’e: “Bak bunların hepsi bilezik. Hem de altın bilezik diyerek sarılı oldukları kâğıtları açarak Ahmet’e gösterdi. Ahmet hiç istifini bozmadan adamı izliyordu. Adam : “Ben sarrafım. İstanbul’dan geliyorum. Bunları dükkânım için almıştım. Ama düşürdüm. Taaa… Sındırgı’yı geçtikten sonra işin farkına varabildim. Kertil yokuşunda, yol boyundaki çeşmeden su içmek için arabamdan indim. Baktım bagajın kapağı açık. Bagajın kilidi bozuk olduğu için onu sağlam sicimle bağlamıştım. Kopmuş. Aklım başımdan çıktı. Valizin düştüğünü anlayınca geriye, geçtiğim yollara düştüm. Hep yola bakıyordum. Kertil’deki çeşmeden su içmeyi bile unuttum… Hay Allah senden razı olsun… Sen olmasaydın da bir başkası olsaydı yüzlerce bileziğim gitmişti. Senin adın ne bakayım? “ Ahmet : “ Ahmet Kurt “ .,. “ Sen Kurt filan değil de kuzu gibi, melek gibi bir insansın” “ Sen ne iş yapıyor, ne iş tutuyorsun bakayım?”  Ahmet : “ Ben öğrenciyim okuyorum efendim” “ Nerede okuyorsun” .” Savaştepe Köy Enstitüsünde”  “ Peki şu anda okuldan mı geliyorsun ?” “ Evet, okuldan geliyorum” “Peki nereye gideceksin?” “ Hemen şurada. Şuracıkta Çağış bucağına” “ Atla o zaman arabaya da seni evine kadar götüreyim” dedi. Ahmet arabaya binerken yolu tarif ediyor ama  “ yol biraz bozuktur “ diyordu. Adam : “ Olsun. Ben kayıp bileziklerimi buldum ya.” Diye ekledi. Kısa mesafeyi arabayı sağa sola öne arkaya vura vura geçtiler, Çağış’a geldiler. Ahmet’in gösterdiği sokakta, viran bir evin önünde durdular.

Ahmet “ Baba… Baba.. Çıkın ben geldim” diye seslendi. Gacırtıyla açılan eşiği düşük bir kapıdan avurtları çökmüş bir adam göründü. Onu arabanın farları aydınlatıyordu. Bu Ahmet’in babasıydı. Karşısında ütülü pantolonlu, kibar bir efendi görünce  “ Buyurun beyim “ dedi. Adam ekledi “ Sen bu delikanlının babası mısın?” Ahmet’in babası: “ Evet efendim babasıyım” dedi. Adam konuşmasını sürdürdü: ”Önce böyle bir evlat yetiştirdiğin için seni kutlarım. Böyle bir evlat her babaya nasip olmaz. Ben İzmirliyim ve de sarrafım. İstanbul dönüşü arabamın bagajındaki bilezik dolu valizimi düşürdüm. Senin oğlun bulmuş da valizin sahibini beklemiş saatlerce Ben valizimi düşürdüğümü taa… Kertil yokuşunda fark ettim. Oradan geri döndüm. Çağış yol ayrımına geldiğim zaman oğlunu çeşme başında valizin sahibini beklerken buldum. Yitirdiğim yüzlerce bileziğime de oğlun sayesinde işte böyle kavuştum.” Adam, Kurt’un babasına  “ Dile benden ne dilersen” dedi. Dedi ama aldığı yanıt hiç de beklediği gibi olmadı. Aldığı yanıt: “ Sağlığın”dı. Bu  kendinden  dilek ileten adam  sonunda cebinden bir cüzdan çıkararak  Ahmet’in babasına kağıt bir on lira uzattı. “ Güle güle harca “ dedi. Sonra da arabasına binip geldiği yollardan İzmir’e döndü.

Sarrafın verdiği para yitirdiklerinin yanında çok azdı. Azdı ama o yıllarda bir öğretmen maaşı da ortalama yirmi liraydı. Demek ki adam Ahmet’in babasına yarım öğretmen aylığı vermişti.

Ahmet Kurt birkaç aylık hava değişimini tamamlamış, okula dönmüştü. Hava değişimi sonunda kendini daha iyi hissediyordu. Okul Müdürü ( AY ) bir gün bir sabah toplantısında elinde bir gazeteyle öğretmen öve öğrencilerin karşısına çıktı. Tüm öğretmenler sınıflarının başındaydılar. Bin kişilik bir toplantı salonunda çıt çıkmıyordu. Okul Müdürü ( AY ) konuşmaya başladı: “ Arkadaşlar… şu elimde gördüğüz gazete bir İzmir gazetesidir.  “ Demokrat İzmir” Bu gazetede bir teşekkür yazısı var ki hepimizin göğsünü kabartır. Bu teşekkür yazısı 2/A sınıfı öğrencilerinden Sevgili Ahmet Kurt’un örnek bir hareketi nedeniyle gazeteye verilmiş. Sevgili Ahmet Kurt bu güzel davranışı ile hepimizi mutlu ve bahtiyar etmiştir. Biz de kendisine teşekkür ediyoruz.” Deyip Ahmet Kurt’u tüm öğretmen ve öğrencilerin huzuruna çıkartıp alkışlattı. Gazetedeki yazıyı da yüksek sesle okudu hem de okulun camlı panosunda günlerce asılı tuttu.

Okul Müdürü ( AY ) yeni gelmişti. Bu övünç ve mutluluk onun eseri değildi. Kendisinden önceki müdüründü. Ama hayat işte böyleydi. Bazıları doğrar bazıları da yerdi. Bu düzen böyle kurulmuş, biz istesek te istemesek te böyle gidiyordu. Başlar üstünde taşınacak insanlar sürülüyor, sürülecek insanlar da korunuyor ve ödüllendiriliyorlardı.

Ama güzel tavırlar ve anılar unutulmuyor, belleklerden kolay kolay silinmiyordu. Hepinizi şimdi rahmetli olmuş Ahmet Kurt’a şükran sunmağa çağırıyorum. 
Tüm isimsiz köy öğretmenleri ve köy sevdalılarına en içten saygılarımla. 

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com