FRANCES FARMER

Tek istediği sade ve huzurlu bir yaşamdı ama bunu yaşamasına izin vermediler. Frances Farmer 1914 yılında Amerika’nın Seattle kentinde orta direk bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. Çocukluğu ve gençliği Pasifik Okyanusu sahillerinde kurulmuş ve sırtını Rainer dağına yaslamış olan bu kentte geçti. Seattle o zamanlar hemen dış mahallerinden itibaren başlayan yemyeşil çam ormanları, yokuşlarında ulaşım sağlayan tramvayları ve okyanus kıyısındaki şirin rıhtımlarıyla ABD’nin belki de en güzel k

FRANCES FARMER’ın HÜZÜNLÜ YAŞAMI

Tek istediği sade ve huzurlu bir yaşamdı ama bunu yaşamasına izin vermediler. 

Frances Farmer 1914 yılında Amerika’nın Seattle kentinde orta direk bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. Çocukluğu ve gençliği Pasifik Okyanusu sahillerinde kurulmuş ve sırtını Rainer dağına yaslamış olan bu kentte geçti. Seattle o zamanlar hemen dış mahallerinden itibaren başlayan yemyeşil çam ormanları, yokuşlarında ulaşım sağlayan tramvayları ve okyanus kıyısındaki şirin rıhtımlarıyla ABD’nin belki de en güzel kentlerinden birisiydi. Açıkçası sade bir hayat yaşamak isteyen sıradan bir vatandaş için son derece ideal bir yerdi.

İşte Frances Farmer’ın kötü kaderi bu kentte yaşadığı güzel çocukluk günlerinden sonra genç kızlığa adım attığı günlerde bir güzellik yarışmasına katılmasıyla başladı. Jürinin karşısına çıkan diğer adayların tersine fiziksel güzelliğinin yanı sıra parlak bir zekâ ve üst düzey bir entellektüalite taşıyordu. Herkesin favorisiydi ve yarışmanın birincisi seçildi.  

Sinemanın gelişmekte olduğu yıllardı. Hollywood yeni yüzler ve yetenekler arıyordu. Bir anda karşılarına çıkan bu pırıl, pırıl genç kızı kendi şirketlerinde sözleşmeye bağlayarak ondan yeni bir yıldız yaratmak tüm yapımcıların ve stüdyo sahiplerinin hedefi oluverdi. Henüz on sekiz yaşına basmamış, profesyonel hayata dair hiçbir tecrübesi olmayan bu genç kızı bir stüdyoya bağlamak hiç de zor olmadı. Çünkü bu ortamın kurdu olmuş film yapımcıları tüm yaşamı boyunca bir film yıldızı olmayı hayal ettiği halde bu arzusuna kavuşamamış olan anne bayan Farmer’ın ne kadar hırslı olduğunu hemen keşfetmişlerdi. Frances yaşı küçük olduğu için bir film sözleşmesine imza atamazdı ama vesayeti altında bulunduğu annesi bayan Farmer pek ala onun yerine atabilirdi. Öyle de oldu. Bayan Farmer sanki bu filmleri kendisi çevirecekmiş gibi önüne dayanan çok sayıda sözleşmeyi kızının yerine güle oynaya imzaladı. Böylelikle de hemen hiçbir yaşam tecrübesi olmayan kızının ölüm fermanını imzalamış oldu. 

1936 yılında çevirdiği ilk filmi ‘‘Too Many Parents’’ sinemaseverlerin büyük ilgisiyle karşılaştı ve çok iyi bir gişe başarısı yaptı. Seattle’ın şirin bir mahallesinde doğup büyüyen Frances artık bir Hollywood starıydı. Filmler ve Broadway show’ları peş peşe gelmeye başladı. Çok kimse artık onu Greta Garbo ile kıyaslamaya başlamıştı. Yaklaşık altı sene boyunca kendisini bağlayan sözleşmeler gereği bazılarını hiç de sevmediği ve oynamak istemediği melodram tarzı filmlerde oynamak zorunda kaldı. Şöhreti her geçen gün artıyordu. Ama Hollywood’un şaşalı dünyasını hiç sevememişti. O bir taşra kızıydı. 1920’li yılların şirin Seattle kentinde yaşadığı sade, huzurlu ve gözlerden uzak yaşamını özlüyordu. Los Angeles, ve Hollywood’un göz alıcı ama aynı zamanda da insan kıyım makinesine dönüşmüş iki yüzlü yaşantısı ona göre değildi. Güzelim kentinde bıraktığı arkadaşlarını ve evini özlüyordu. Oysa  imzalanmış bir yığın sözleşme gereği bu acımasız kentte kalmak, bağlı olduğu stüdyonun istediği filmleri çevirmek zorundaydı. 

Önüne gelen tüm senaryolar yeteneğini ikinci plana atıp, fiziksel görünümünü ön plana çıkartarak kısa yoldan gişe başarısı yapmayı amaçlayan ticari filmlere aitti. Bir tarafta kırılgan yapısı ve istemediği halde çevirmek zorunda kaldığı bu filmler, öte yanda iç içe olduğu Hollywood yıldızlarının hiç de dostça olmayan çirkin yüzü vardı. Aslında iyi bir sinema kariyeri yapmayı arzularken kabullenemediği kötü yapımlarda zoraki olarak oynaması giderek onu yıpratmaya başladı. Bu tür filmlerde oynamayı reddettiğinde yapımcıların baskı ve tehditleriyle karşılaştı. Bir gerçeği her geçen gün daha iyi anlamaya başlamıştı:  O bu dünyanın insanı değildi. Bir an önce ya bu dünyadan kaçıp gitmeli, ya da kendisini bağlayan sözleşmelerden kurtulup daha doğru düzgün bir sinema kariyeri yapmalıydı. Ama ne yazık ki kendisini altın yumurtlayan tavuk ve garantilenmiş bir gişe başarısı olarak gören Hollywood’un finans kaynaklarının gerektiğinde nasıl acımasız olabileceklerini ve çıkarları uğruna bir insanı hiç düşünmeden nasıl harcayabileceklerini henüz idrak edemiyordu. 

Sinema kariyeri ve özel yaşamı arasında kalmıştı. Karşılaştığı baskıların iç dünyasında yarattığı çöküntü bir umut olarak sarıldığı aktör Leif Ericson ile yaptığı evliliğin de yıkılmasına neden oldu. Sade bir yaşam sürdüğü geçmişini özlüyor, ama karşı karşıya olduğu sorunlar nedeniyle de bu yaşama artık kolay, kolay geri dönemeyeceğini biliyordu. Hollywood’un bol ışıltılı ve ikiyüzlü dünyasında tek bir dostu bile yoktu. Kendisini anlatılamayacak kadar yalnız hissediyordu.

Sonuç olarak giderek alkolün ve amfitamin benzeri bazı ilaçların esiri olmaya başladı. Artık sakin kişiliği, sinirli ve saldırgan bir yapıya dönüşmüştü. Bu da filmlerinden büyük paralar bekleyen yapımcıların huzursuz olmasına neden oluyordu. Ona birkaç kez ültimatom çektiler. Ama onları dinlemedi bile. Hayli içkili olduğu bir gece karıştığı bir kavga sonucu tutuklandı. Polis memurlarına mukavemet göstermişti. Ertesi gün mahkeme zorunlu olarak psikiyatrik tedavi görmesi gerektiğine karar verdi. Aslında kısa süre öncesine kadar hiç de böylesi sorunları yoktu. Kendi kendisine koyduğu teşhise göre kırılgan yapısı bir anda girdiği bu dünyayı kaldıramıyordu. O kadar. Başka bir sıkıntısı yoktu. Eğer eski yaşamına dönerse hiçbir şeyi kalmayacaktı. Bu nedenle de doktoruyla işbirliği yapmadı ve o da Frances’e manik depresif teşhisi koydu. Bunun üzerine mahkeme bir tedavi merkezine yollanmasına karar verdi. 

O günden sonraki yedi yıllık yaşamında Frances, kendisini karşı konulmaz bir şekilde  psikiyatrik tedavi olduğu söylenen ve bol miktarda şiddeti de içeren bir grup karanlık uygulamanın tuzağında buldu. Bu sözüm ona tedaviler her geçen gün yeteneğini ve kişiliğini ruhundan sıyırıp atıyordu. İşte bu da onu hala altın yumurtlayan tavuk gibi gören sinema yapımcılarının arayıp da bulamadığı şeydi. Zamanında imzaladığı halde çevirmeye yanaşmadığı film sözleşmelerini bahane ederek mahkemeye başvurdular. Amaçları; alacakları hastane raporuyla bir yetişkin olduğu halde velayetini annesine verdirerek onu istedikleri gibi kullanmaktı.

Hollywood’un acımasız dünyası kendisine karşı koyan bu narin ve kimsesiz kızdan intikamını alacaktı. Hemen harekete geçtiler. Frances’in hastanede gözlem altında kalma süresi uzatıldı. Bir dizi insülün şokuna tabi tutuldu. Doksan adet insülün şokunun beyninde yarattığı tahribat sonucu artık kolay, kolay konsantre olamıyor, sık sık hafıza kaybı yaşıyordu. O günlerde ziyaretine gelen ve yaşamındaki tek dostu olan John’a; ‘‘Tek istediğim, köşemde sade ve huzurlu bir yaşamdı ama burada her geçen gün sahip olduğum iki şeyi; inancımı ve yaratıcılığımı sistematik bir şekilde yok ediyorlar’’  demişti. Sonunda John’un yardımıyla akıl hastanesinden kaçtı. Sığındığı annesine tek istediğinin kendi kuracağı bir dünyada sinemadan, şöhretten ve iki yüzlü Hollywood’dan uzak, sade bir yaşam sürmek olduğunu söyledi. Ama annesi onca hayal ettiği sinema kariyerini elinin tersiyle iten kızının bu arzusuna hiç anlam veremediği gibi Frances’i kendi oyuncakları yapmak isteyen yapımcıların velayeti için hazırladığı plana katılmıştı bile. Öz kızını ihbar ederek onun tekrar akıl hastanesine yatırılmasını sağladı. 

Hastanede kendisine tedavi adı altında yapılanlar kelimenin tam anlamıyla vahşetti. Sayısız elektro şokun yanı sıra hidroterapi adı altında saatlerce çırılçıplak bedenine sıkılan buz gibi basınçlı suya maruz bırakılmak da tedavisine eklenmişti. Bazı görgü şahitleri günde altı veya sekiz saat süreyle bu soğuk su terapisine maruz bırakıldığını söylemişlerdir. Günler sonra tam anlamıyla iyileştiği  söylenerek taburcu edildi. Bir Hollywood yıldızını tedavi etmiş olduğu için gurur duyan doktoru, bilim çevrelerine ve medyaya, Frances’e uyguladığı tedavinin  ‘‘Anti sosyal bir kişiliğin nasıl düzeltileceği  konusunda önemli bir gösterge olduğunu’’ anons etti. 

Eve döndükten sonra  sürekli olarak tekrar akıl hastanesine kapatılmak, bir hücreye hapsedilmek korkuları yaşamaya başladı. Başta annesi olmak üzere artık kimseye güveni kalmamıştı. Herkesin kendisini kandırdığını, sürekli olarak başına çoraplar öreceklerini düşünüyor, alıp başını kaçma planları yapıyordu. Birkaç kez kaçmayı denediyse de polis tarafından eyalet sınırında yakalandı. Bunun sonucu olarak annesiyle görüşen doktorları tedavisinin devam etmesine karar verdiler ve Mayıs 1945’de yaşamının beş senesini daha geçirmek üzere tekrar akıl hastanesine yatırıldı.

Bu kez durumu ‘‘Dante’nin Cehennemine’’ inmekten farksızdı. Aklını tamamen yitirmiş insanların yanı sıra bazı suçlularla aynı koğuşlarda tıkış, tıkış yaşamak zorunda kaldı. Yiyecekleri önlerine atan hastabakıcılardan ve diğer hastalardan kapabilmek için kavga etti, tacize uğradı. Yine çok sayıda elektro şoka maruz kaldı. Deneme amacıyla kendisine Thorazine, Stealazine, Mellaril, ve Prolixin gibi ilaçlar verildi. Son doktoru Amerikanın önde gelen cerrahlarından biri olan ve transorbital lobotomy adıyla bilinen cerrahi müdahaleyi geliştirdiği bilinen Dr. Walter Freeman’di.  Bir ünlüyü tedavi ederek geliştirdiği yöntemi ispatlama hevesinde olan doktor, ikinci ziyaretinde tamamen izole edilmiş ve kendisinden başka hiçbir yetkilinin bulunmadığı bir odada Frances’le uzunca bir süre yalnız kaldı.  Ona detayları hiçbir zaman tam olarak bilinmeyen bir operasyon uyguladı. Bunun sonucunda Frances bir daha asla eski Frances olamadı. Sonraları bazı hastane görevlileri Dr Freeman’in, izole odada Frances’e lobotomy uygulamış olabileceğini iddia ettiler. Sonuç ne olursa olsun Frances artık yaşayan bir ölü gibiydi. 

Bu olaydan sonra hastane ilgilileri tam anlamıyla tedavi edildiğini rapor ederek kendisini taburcu ettiler. Onun bu perişan hali tüm yaşadıklarından sonra büyük tantanalar ve reklam kampanyalarıyla sinemaya dönerek yüksek gişe geliri sağlayacak filmlerde oynamasını  bekleyen yapımcıları ve velayetini almış olan annesini hayal kırıklığına uğrattı. Pırıl, pırıl bir genç kız olarak sinemaya başlayan ve başta yönetmen Otto Preminger olmak üzere pek çok yönetmenin ‘‘Çalıştığımız en yetenekli aktris’’ şeklindeki övgülerini kazanan, bu hassas kız, parçalanmış ruhu ve saldırıya uğramış, sömürülmüş, taciz edilmiş bedeniyle bir köşeye atıldı. Oysa bir zamanlar Greta Garbo  ile kıyaslanacak derecede gelecek vaat eden bir yıldızdı. 

Frances, çekildiği köşesinde geçen yıllar boyunca bir yandan parçalanmış iç dünyasını tamir etmek için çaba sarf ederken diğer yandan da içine itildiği sefaletten kurtulmak için mücadele verdi. Yıllar sonra onu hatırlayan ve bu şekilde yaşamasına dayanamayan genç bir yönetmen, Frances için televizyonlardan da yayınlanan bir jübile gecesi organize etti. Gecede, Hollywood’un onu unutmaması ve mahkûm olduğu sefaletten kurtarılması için kendisine filmlerde rol verilmesi çağrısı yapıldı. O jübile gecesinden sonra bazı Hollywood yapımcıları Frances Farmer’ı tekrar hatırladılar ve ona birkaç filmde üçüncü, dördüncü derecede roller verdiler. Ama artık hiçbir şey eskisi gibi olamıyordu. Akıl hastanelerinde yaşadıkları sonucu pırıl, pırıl ve entelektüel kişiliği sönüp gitmiş, yeteneği yok olmuştu. Bu nedenle Hollywood tarafından çabucacık unutuldu. Yaşamının geri kalan kısmını Indiana’da bir TV kanalında program sunuculuğu yaparak geçirdi. 1970 yılında gırtlak kanserinden öldüğünde tüm yaşamı boyunca olduğu gibi yapayalnızdı ve tek dostu John yanında yoktu. Hep sade ve huzurlu bir yaşam arzulamış ama bazıları bunu ona çok görmüştü.

Mehmet Ünver’in notu: Frances Farmer’ın hüzünlü yaşamına ilgi duymam hayat hikâyesini konu olan “Frances” isimli filmi seyretmemle başladı. Daha sonra İnternet’te onunla ilgili bilgiler bulmak için sağa sola başvurdum. Sonuç şaşırtıcıydı. Pek çok kişiden onunla ilgili bilgi verecek sitelerin adresleri gelmeye başladı. Bugünün kuşakları tarafından hemen hiç tanınmadığını sandığım bu talihsiz yıldızın hüzünlü yaşam öyküsü çok kimseyi, özellikle de orta yaş kuşağı dışında öldüğü yıllarda henüz doğmamış olan genç kuşağı bile etkilemişti. En son bana ulaşan bilgi ise çok şaşırtıcıydı. Çünkü tıkladığım internet sitesinde karşıma çıkan bilgi Frances Farmer’ın ölüm yıldönümünde hayranlarının onun için anı defterine yazdıklarından oluşuyordu ve gördüğüm kadarıyla hemen hepsi öldüğü 1970 yılında henüz doğmamış olan genç kuşaktandı.

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com

Yorum yazabilmeniz için Üye olmanız gerekmektedir. Üye Girişi yapmak için tıklayınız.

E-Ticaret Sitemiz

Diğer Web Sitelerimiz

Sosyal Medya Sayfalarımız