Fransa'ya Yolculuk

Üç yıl önce tek başıma bu yollardan geçip buralara gelmiştim. İçim, hayata yeni atılan bir insanın korkularıyla doluydu ve benim elimden gelen tek şey. Metin olmaya çalışmaktı. Şimdi ise, aynı yollardan dönerken, bu üç yılı çok iyi değerlendirdiğim için kendimi kutluyordum. Büyümüş, güçlü olmayı öğrenmiştim. Nizip benim için bir sınavdı; Fransa da bu sınavın ödülü...

Fransa'ya Yolculuk

Nizip'ten yine trenle ama bu defa İstanbul'a döndüm, çünkü ailem artık İstanbul'a taşınmıştı. Yol boyunca bol bol düşünmeye fırsatım oldu. Üç yıl önce tek başıma bu yollardan geçip buralara gelmiştim. İçim, hayata yeni atılan bir insanın korkularıyla doluydu ve benim elimden gelen tek şey metin olmaya çalışmaktı. Şimdi ise, aynı yollardan dönerken, bu üç yılı çok iyi değerlendirdiğim için kendimi kutluyordum. Büyümüş, güçlü olmayı öğrenmiştim. Nizip benim için bir sınavdı; Fransa da bu sınavın ödülü…

İstanbul’da ailemin yanında bir süre kalıp hazırlıklarımı tamamladım. ‘Caen Fransa’nın kuzeyinde; kışları Nizip’inkine benzemez, soğuk olur’ diyerek kendime kalın giyecekler aldım. Nizip’teyken biriktirdiğim biraz param vardı; o işime yaradı. Ev halkı beni Sirkeci’den uğurladı.

Sirkeci Paris arası ekspresle iki gün iki gece sürecekti.  Üç yıl önce  Nizip’e  giderken yaptığım, o iki gün iki gecelik yolculuğu hatırladım. Yine hiç bilmediğim yerlere gidiyordum.  Yine çok heyecanlıydım.  Ama bu heyecanın  içinde şimdi korku değil, sevinç vardı.  Bir gün bir burs kazanıp Fransa’ya gitmek en büyük hayalimdi.  Bu hayal gerçek olmuştu.  Yine hiç uyumadan, her saniyesinin tadına vararak geçirdim bu yolculuğu da.  Nizip’teyken  sık  sık seyrettiğim iri bir yıldız vardı.  O yıldız gene çıktı karşıma.  İki gece boyunca hep onu seyrettim  durdum. 

Eğer Fransa’ya uçakla gitseydim, İstanbul’dan binip Paris’te inecektim ve kendimi iki-üç saat içinde yabancı bir ülkede buluverecektim. Oysa trenle hem alışa alışa gittim oralara; hem de daha zevkli bir yolculuk yaptım. 
İlk gün Bulgaristan ve Yugoslavya’dan, ikinci gün İtalya ve Almanya’dan geçtik. Yol boyunca gördüklerim Türkiye’dekilerden pek farklı değildi. Göz alabildiğine doğa içinde, biraz ihmal edilmiş köyler, köy evleri, trene el sallayan sevecen ve yalnız toprak insanları, kırlarda otlayan besili inekler, koyun sürüleri ve bol bol yeşillik… Bunları seyrederken kendimi hep kendi ülkemde gibi hissettim. Ancak şehirlere, garlara girdikçe, yabancı bir yerde olduğumu anlıyordum.

Münih’te Paris ekspresini altı saat beklemem gerekti. Buna sevindim; bu sayede Münih’i de görmüş oldum. Bavulumu garın emanet bürosuna bırakıp biraz şehri gezdim; tabii ki gardan fazla uzaklaşmadan. Sokaklarda herkes gibi külah içinde kızarmış patates yiyerek dolaştım, parklarda oturup bizim işçilerle ahbaplık ettim. Dilini bilmedikleri bir ülkede kendilerini güvensiz hissettikleri için olacak, en az beş-altı kişi bir arada dolaşıyorlardı. Kıyafetleri çok acıklıydı. Özellikle kadınların şalvarları, üstünde çiçekli entarileri, onun da üstünde hırkaları; başlarında da gövdelerinin yarısını kaplayan örtüleri… Hepsi şaşkın ve mutsuz görünüyordu.

Akşam Paris’e hareket ettik. Bir grup alman öğrenciyle aynı kompartımandaydık. Sorbon’da okuyorlarmış. Bütün geceyi sohbet ederek, şarkılar söyleyerek geçirdik. Paris'e inince, yabancı öğrencilerle ilgili büroya gittim. Gerekli işlemler yapıldı. Aynı gün öğleden sonra, Caen'a hareket ettim.  Caen'da  trenden inip, bir taksi aramak üzere sağıma soluma bakınırken, bir genç kız geldi yanıma. Gülümseyerek "Türkiye'den gelen öğrenci sizsiniz herhalde. Paris'ten telefon ettiler, sizi  almaya  geldik"  dedi.  Yanındaki  erkek  arkadaşı  bavulumu  aldı.  Arabalarıyla beni   üniversiteye   götürdüler. 

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com