Endülüs'ün kalbinde

Yüreğimden esenler, Endülüs'ün kalbinde, Meltem bozkurt, Sanal Sandal, Bilgi Peşinde

ENDÜLÜS'ÜN KALBİNDE 

"Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı 
 Şevk akşamında endülüs üç defa kırmızı...
 Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir 
 İspanya neş'esiyle bu aksam bu zildedir
 Her rengi istemez, gözümüz şimdi aldadır 
 İspanya dalga dalga bu aksam bu şaldadır
 Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir 
 İspanya varlığıyla bu akşam bu güldedir.....”
Ne güzeldir Yahya Kemal'in sözleri ve Münir Nurettin Selçuk'un bestesi ile ortaya çıkan bu müthiş  şarkı.. 

Malaga’ya havalanan uçağımızda bunları geçiriyordum aklımdan. Bir de umarım her şey yolunda gider düşüncesi içimde.  Büke, kulaklığını takmış İspanya yolunda Korece şarkılar dinleyerek İngilizce bir kitap okuyor. Onun umurunda değil ‘nereye gideceğiz, hangi otelde kalacağız?’..  Annesi yapacak planı, o hazıra konacak.  Diğer pek çok gezimin aksine bu kez daha bir planlı ve programlıyım. Çünkü daha detaylı bir gezi rotası var tasarladığım. Bu yüzden tam bir Üretim Planlamacı gibi davrandım. Önce rotamızı belirledim ki Güney İspanya'daki en can alıcı Endülüs şehirlerini gitmişken tamamlayabilelim... 

İyi bir planlama olunca uygulama da tıkır tıkır işliyor. Nitekim bir haftalık gezi boyunca en ufak bir aksilik yaşamadık. Ama yola çıkarken yanımda kim varsa hep şunu söylerim: Tatile çıkıyoruz, amacımız stres yaşamak değil keyifli olmak.  Aksilikler olabilir, olumsuz bir şeylerle karşılaşabiliriz. Ama keyfimizi kaçırmasına izin vermek yok. Bu yüzden olabilecek her tür aksiliğe bile hazır olup ne yapabiliriz diye düşünerek sakinlikle harekete edeceğiz. 

Bükeciğimle  4 saatlik uçuş sonrası Malaga’ya iniyoruz. Haziran ayı ve elbette müthiş bir sıcak. Centauro firmasından kiraladığımız konforlu aracımızı ve CPS cihazımızı alıp yola koyuluyoruz. Merkez üssü Malaga’ya yerleşmeden önce, ilk hedefim  en uzak noktadaki şehri bitirmek. Bu yüzden hiç mola bile vermeden 2.5 saatte Sevilla’ya ulaşıyoruz.  
Kalacağımız oteli seçerken önem sırasına göre kriterlerim; şehir merkezinde konum, otopark, ücretsiz wifi ve mümkünse kahvaltının dahil olduğu uygun fiyatlı olmasıdır. Elbette klimadır banyodur olmazsa olmazları saymıyorum. Sevilla pahalı bir şehir, burada 2 gece kaldık ve €265 verdik. Ama sonraki konaklamalarla gecelik ortalamamız €90 otel ödemesi oldu. Kiralık araca 6 gün için €210 ve yaklaşık 1000 km yol için de 80€ benzin ücreti ödedim.  Bunları olur da bir Endülüs gezisi planlarsanız,  bütçenizi oluşturmanızda kılavuz olur diye belirtiyorum. 
Sevilla’daki otele yerleşir yerleşmez genel bir keşfe çıkıyoruz ki yarın tam gün daha detaylı gezelim. Migren krizimin tutması aksam yemeğimi biraz gölgelese de sokaklarda çalan enerjik müziği ve cıvıl cıvıl insanları görünce bu gezimizin çok güzel olacağına dair inancım artmıştı. 

Sevilla’nın meşhur katedralini  gezmek tabii ki ilk sırada. Dünyanın en büyük üçüncü katedrali olması ve Kristof Kolomb’un anıt mezarının burada olması iki önemli özelliği. Alkazar ise büyüleyici bir saray. Hemen Katedralin yanı başında. Müslüman Arap mimarisi ile Gotik mimari birbirine karışmış. Harika bahçeleri de var, kendinizi masalda gibi hissediyorsunuz. Burada önemli bir yer de Plaza de Espana; Devasa bir köşk, etrafında kocaman bir kanal ve coşkulu bir meydan sizi karşılıyor. Bir köşede oturup etraftaki koşuşturmacayı, kanalda sandalla kürek çekenleri ve etraftan geçen faytonları izlemek çok keyifli.  Elbette bol bol foto çekilebilir. Sevilla’nın  tam ortasından geçen ve üzerinde sayamadığım kadar köprü olan Gualdalquivir Nehrinde tekne gezisi yapmak cok revaçta ama biz bunu yapmıyor yine keyifli bir aksam yemeği ile Sevilla’ya veda ediyoruz.  Bu arada belirteyim; Endülüs şehirlerine gelip Sangria içmeden Tapas yemeden dönmek ayıp olur bunu da unutmayın. Tapas bizim bildiğimiz mezeler aslında. Minik tabaklarda çeşit çeşit ve damak tadı bize çok da giden Tapa çeşitlerini seçmekte zorlanıyorsunuz.  3-4 çeşit Tapas ile karnınızı doyurmak ve cebinizi de yormamak mümkün. 

Sırada Endülüs’ün diğer şehri Cordoba var. Arabamıza atlayarak 1.5 saatte geçiyoruz.
 
Cordoba’nın tam merkezinde bulduğum otele giderken, kiraladığım Opel Astra duvarlara teğet geçiyor. Azıcık endişe yaratsa da bu durum harika bir yere çıkınca -Cordoba Camisinin tam karşında otoparklı bir otel bulmak, altın bulmaktan daha değerli-  olay keyfe dönüşüyor. Arabadan kurtulup kendimizi Cordoba sokaklarında buluyoruz.  Burası Emevilerin başkenti imiş. Cami de elbette Katedrale dönüştürülmüş ama 11.yüzyılda dünyanın en büyük ikincisi imiş. İstanbul’dan gelen mozaiklerle süslemiş.  
Bu şehirdeki Kraliyet sarayı da çook büyük ve uzaktan izlemesi de çok keyifli. Her yerden tarih akmakta. Burada yine Endülüs Mutfağının meşhurlarından olan Gazpacho Çorbası içtik ki beğenen cok beğeniyor. Bu bir çeşit domates çorbası ama kıvamı çok koyu ve sarımsaklı.  Hava aşırı sıcak olunca kaşık kaşık gidiyor. Hop on hop of bir otobüse binerek tüm şehri daha kolay geziyoruz. Çünkü 36C’lik sıcaklık bizi epeyce yoruyor. Endülüs’ün en sıcak yeri bu bölge.
 
Endülüs’e gelince yapmamız gereken en önemli şeylerden biri de elbette Flamenko Gösterisi. Otelimizden ayarladığımız biletlerle aksam 1.5 saat süren ve bize çok kısa gelen bu gösteriyi  ilgiyle izliyoruz. Ayak ve ellerin temposu,  kıyafetler,  ritim gücü her şey bizi hayran bırakıyor. 
Sonraki durağımız merkez kabul ettiğimiz Malaga.

Burada merkeze yakın harika bir otel –aslında apart- bulmuş olduğumu görüyorum. Üstelik ücretsiz otoparklı bir yer bulmak acayip mutlu etti beni. Çok iyi bir planlamacı olduğumu bir kez daha görüp kendimle gurur duydum.  Tabii hemen şehrin “old town” bölgesine koştuk.  Burada da müthiş bir katedral ve onun ışıklarında poz veren yeni evli bir çifti görüp görüntüledik.  Malaga'yı ilk görüşte çok sevdim. Kıpır kıpır, cıvıl cıvıl ve tam benim ruhuma hitap ediyor. Mağazalara gir çık, müzik dinle, insanları izle, sokaklarda dans et ve yemek yeee!!! Oleeyy daha ne isterim. 
Burada kaldığımız üç gün boyunca her akşam aynı sokaklara gitmeye doyamadım.  Bir gün turstik gezi yapmaktan sıkılıp deniz keyfi yapalım diyerek Marbella’ya gittik. Burası da Akdeniz ama bizim ülkemizdekiyle ilgisi yok. Harika tesisler yapmışlar ama deniz yaramaz. Bütün gün kitap oku yemek ye, uzan kestir, bir şeyler ye iç evet ama denize girmek içinizden gelmiyor. Ama yine de burasını muhteşem sanan kumlarda begminton ya da frizbi oynayan köpekleriyle koşan kendilerince eğlenen İspanyollara acıdım doğrusu.  Malaga’da önemli bir müzeyi de ziyaret ediyoruz. Picasso’nun doğduğu bu şehirde, onun fırça darbelerini yansıttığı 200 den fazla eserinin sergilendiği Picasso Müzesini  zevkle geziyoruz. Bunu yapmamak Malaga’ya ve sanata haksızlık olurdu.
Ronda:  Boğa güreşlerinin doğduğu yer olarak ün salmış, ilginç coğrafi yapısı ve tarihi ile cezbedici bir beldedeyiz. Yüksek bir kayalık vadi üzerinde kurulu bu şehri gelir gelmez seviyorsunuz.  10C birden düşen ısı, sizi ürpertiyor Haziran da olsa. Hemingway’in Çanlar Kimin İçin Çalıyor romanı burada geçer hatırlarsanız. Plaza de Toros, Puento Nuevo (Yeni Köprü) ve Calle La Bola caddesi .. İşte tüm Ronda neredeyse bunlardan ibaret. Keyif’ini çıkartıp harika bir kaç saat geçirirsiniz. Bir de manzaraya karşı et yerseniz tamamdır. Buraya günübirlik gelmek yeter ama kalmak isterseniz de bir kaç otel göze çarpmakta. Biz sabah çıkıp öğleden sonra dönüyor ve aksamımızı Malaga Yat Limanını gezerek geçiriyoruz. 

Granada:  İşte Endülüs bölgesinin en önemli şehirlerinden biri daha. Emevilerden kalma El Hamra sarayı ile ünlü. Bu saraya giriş için, daha geziye çıkmadan önce internetten bilet almaya uğraşmış ama bulamamıştım. Yine de şehre gider gitmez sarayı buluyoruz belki şansımıza bilet ayarlayabiliriz diye ama mümkün değil. Biletli olanlar bile uzun kuyruklarla ve sırayla alınıyor içeri. Sadece dışını ve bahçesini görmekle yetinsek de tek tesellimiz  bu eşsiz yapının sadece küçük versiyonlarını görmek oluyor. Siz n'apıp edip bilet ayarlayıp gidin ve dünya üzerinde cenneti temsil edecek şekilde inşa edilmiş bu sarayı görmeyi ıskalamayın. 

Müslüman ve İspanyol kültürünün iç içe olduğu bir şehir olduğundan ben yadırgamasam da tüm Avrupalıların ilgisini çeken bir merkez olduğu kesin. Arap dükkanları, çay evleri, kına yapan kızlar, hamamlar, enteresan köprüleri, taş sokaklarıyla sizi içine alan canlı bir şehir burası. El Hamrayı gezemediğimizden bol bol zamanımız var,  yürüyerek şehri keşfedip tekrar Malaga’ya dönüyoruz. Yine Old town’da, sokak sanatcılarının enfes gösteri ve konserlerini izleyerek yediğimiz bir aksam yemeği ile noktalıyoruz gezimizi.  Ertesi sabah kiralık aracımızı teslim ederek, bizi  Malaga’dan İstanbul’a götürecek uçağımıza tatlı bir yorgunlukla atıyoruz kendimizi. 

İşte bir gezi programı daha başarıyla sonuçlandı. 

Tatil tadında yaşamanız dileğiyle...



Diğer Web Sitelerimiz

E-Ticaret Sitemiz

Sosyal Medya Sayfalarımız