İstanbul Halleri III

Dün, Sirkeci’den dönerken, Fındıklı’da, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin yanındaki küçük parkta, denizin hemen dibinde bir çay bahçesi görünce, ani bir kararla tramvaydan indim. Demli bir çay söyleyip, uzun uzun denizi seyrettim. Cep telefonuma gelen “mektubunuz var” sinyalini duyunca birden heyecanlandım. Oldukça ilginç olacağını düşündüğüm bir kitap projesi için bir dostumdan haber bekliyordum. Yanıt olumlu gelince, istediği oyuncağa kavuşmuş bir çocuk gibi sevindim.

İstanbul Hâlleri III

 

Dün, Sirkeci’den dönerken, Fındıklı’da, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin yanındaki küçük parkta, denizin hemen dibinde bir çay bahçesi görünce, ani bir kararla tramvaydan indim. Demli bir çay söyleyip, uzun uzun denizi seyrettim. Cep telefonuma gelen “mektubunuz var” sinyalini duyunca birden heyecanlandım. Oldukça ilginç olacağını düşündüğüm bir kitap projesi için bir dostumdan haber bekliyordum. Yanıt olumlu gelince, istediği oyuncağa kavuşmuş bir çocuk gibi sevindim.

Rüzgâr biraz şiddetlendi, ya da sahile vuran dalgalar suyun serinliğini daha şiddetli iletir oldu. Etrafta rüzgârı kesecek herhangi bir korunak da olmadığından, yavaş yavaş üşümeye başlamıştım. Yine de bir bardak çay daha içmeye karar verdim. Sahile yakın uçuşan martılar çığlıklarıyla sanki kararımı destekliyorlardı. Aslında oldukça vahşi olan martıları, Richard Bach’ın “Martı Jonathan Livingston Seagull” romanını okuduktan sonra sevmeye başlamıştım, yoksa bu martı sevgisi, İstanbul’un simgelerinden şehir hatları vapuruyla, bir yakadan diğerine giderken, babamın elime tutuşturduğu simitten bir parça koparıp, diğer çocuklara bakarak havaya attığımda, diğer çocuklarınkini değil de benim attığım simidi yakalayan martı ile mi başlamıştı? Çocukluk işte! Artık çok da önemi yok galiba. Zaman geçtikçe anılar birbirlerine karışıyor yepyeni bir gerçeklik kaplıyor hafızalarımızı…

Hayâllere tam dalmışken cep telefonuma gelen yeni bir uyarıyla irkildim. Değişik yazışma gruplarından gelen mesajlarda Boğaz’da yaşanan faciadan bahsediliyordu. Boğaz’ın en güzel en iyi korunmuş yalılarından Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı’na, Malta Bayraklı bir gemi çarpmış ve tarihi yalıyı viraneye çevirmişti. İnsanın içi acıyor: Kaç kez tekne ile önünden geçmiş kaç kez turistlere bu güzelim yalıyı anlatmıştım. Hekimbaşı Salih Efendi, Osmanlı’da açılan ilk tıp okulunun ilk mezunlarındandı. 1850 yıllarında o zamana uygun olarak harem ve selamlık olarak yapılan bu saray yavrusu yalının günümüze sadece harem kısmı gelebilmiş. 1970lerin sonunda binanın ön cephesi yenilenmiş hem de denize kaymasını önleyecek bir rıhtım yapılmış. Şimdi, rehber arkadaşlar, Boğaz turlarında, büyük bir olasılıkla uzun süre onarım görmeyecek bu yalının niye böyle olduğunu, kazayı ve elbette 1936 yılında yapılmış Montrö Boğazlar Sözleşmesini anlatacaklardır.

Bu üzücü kaza, Boğaz turları derken, 1986 yılında rehberlik eğitimi için bir yıla yakın bir süre, yanı başımda duran MSÜ Güzel Sanatlar Fakültesine geldiğimi hatırladım. Bu fakülte binasının da ilginç bir hikayesi vardır, yeri gelmişken onu da anlatayım. Fakülte binaları “Salı Pazarı Sarayları” ya da “Çifte Saraylar” adıyla da bilinir. I Abdülmecit bu sarayları kızları Cemile Sultan ve Münire Sultan için Mimar Garabet Balyan’a yaptırmış ve binalar 1859 yılında tamamlanmıştır. Dolmabahçe yönündeki Cemile Sultan Sarayı, Tophane yönündeki ise Münire Sultan Sarayıdır. Münire Sultan 18’inde ölmüş, Cemile Sultanın ise bu saraydaki mutluluğu çok uzun sürmemiş ağabeyi II Abdülhamit tarafından kocası Mahmut Celalettin Paşa, Sultan Abdülaziz’in ölümünde rol aldı diye itham edilerek, Taif’te (Suudi Arabistan) sürgünde, zindanda, dava arkadaşı Mithat Paşa gibi boğularak öldürülmüştür.

Cemile Sultan Sarayı, Meclis-i Mebûsân olarak kullanılan Çırağan Sarayı’nın 1910’da yanmasından sonra varislerinden satın alınmış ve 1913-1920 arasında Meclis-i Mebûsân /Meclis-i Ayan olarak kullanılmış. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra 1926 yılında ise binaya Sanâyi-i Nefîse (Güzel Sanatlar) Mektebi taşınmıştır. 1 Nisan 1948 yılında bu talihsiz bina yanarak harap olmuş ve 1953 yılında Sedat Hakkı Eldem tarafından aslına uygun olarak yeniden yapılmıştır.

Konumuyla, tarihiyle ve güzel mimarisiyle bu binada rehberlik eğitimi almıştım. Aklımda kalan hoş bir anekdotu aklımda kaldığı şekliyle anlatarak yazıyı bitirelim. Sanat Tarihi ve Arkeoloji derslerine İstanbul Üniversitesinden İhsan Tunay hoca geliyordu. Galiba Mitoloji derslerini de o veriyordu. Emeği hepimizde çok büyüktür.

O zamanlar cep telefonu yoktu. Ders aralarında holdeki ankesörlü telefonlar kullanılıyordu. İki yüz kişi olduğumuzdan iki üç tane olan telefon ihtiyaca cevap veremiyor önünde kuyruklar oluyordu. Bir gün her nedense bu telefon kuyruğunda sıra beklerken kavga çıkmış. İş çok büyümeden yatıştırılmış ama İhsan hoca bunu duyunca çok bozulmuş. Derslikte, önlerde bir yerde oturuyorum. Ders başlayacağı zaman İhsan hoca, hışımla girdi içeri. Her zaman güler yüzlü ve esprili bir insan olduğundan bu hiddetini anlamamıştım. “Yahu çocuklar oldu mu şimdi, size 40 saattir medeniyet anlatıyorum siz kalkıp telefon kuyruğunda kavga ediyorsunuz. Oldu mu şimdi bu?” diye gürledi. O zaman durumu çözdük tabi. Hocanın kızgınlığı bile derslikti…

İhsan hocam emekli olmuş diye biliyorum. Üzerimizde emeği çoktur. Her zaman saygıyla hatırlarım kendisini…

SEMİH ESER

09. Nisan 2018

 

 

 

 

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com

Yorum yazabilmeniz için Üye olmanız gerekmektedir. Üye Girişi yapmak için tıklayınız.