Eller
Babamın ellerinin benimkilerden farklı olduğunu, ilk kez, onun hastalığında görmüştüm. Kendinde değildi. Ateşi çok yüksekti.
ELLER
Babamın ellerinin benimkilerden farklı olduğunu, ilk kez, onun hastalığında görmüştüm. Kendinde değildi. Ateşi çok yüksekti. Neredeyse 41 derece. Sayıklamaya başlamıştı,
Yunus Emre'den:
Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil,
Şiirin sonunu getirmemiş, bir başkasına geçmişti.
Tapduğun tapısında,
Kul olduk kapısında,
Yunus miskin çiy idin,
Piştik elhamdülillah."
Sonra, bir türkü tutturmuştu, yine Yunus' dan. Bu türküyü, sağlıklı zamanlarında, neşesi yerindeyken, en ağır işleri yaparken de söylerdi: O şiirin de bir mısrağını:
Gel gör beni aşk neylemiş... Gel gör beni aşk neylemiş...
Yine ayni türküyü söylüyordu.
Türküyü yineledi... Yineledi... Kerelerce...
Analığım ve ablalarım sirkeli sulu bezlerle, babamın alnına ve kollarına pansuman yaparlarken ben de ellerini ve bileklerini avuçlarıma alıp ovuşturmaya başlamıştım.
Babamın ellerini evvelce de tutardım. Geceleri, kereste mağazadan eve geldiğinde... Temizliğini yaptıktan sonra, beni yanına çağırır, gömleğinin yakasından çıkardığı toplu iğnenin ucunu kibritle yakıp, elime vererek: "Oğlum, bugün ellerime kıymıklar battı, şunları çıkarıver" dediğinde, canının yanacağını düşünüp, çekinerek yanına oturur, başlardım ellerindeki kıymıkları çıkarmaya. Bir, iki, üç, dört... bazen sekiz, on kadar kıymık çıkardığım olurdu. Kıymıklar çıktıktan sonra, parmağını kıymığın çıkarıldığı yerin üzerinde gezdirir, üzerine basar, bazen: "Oğlum, şuna iyice bakıver, acıyor, çıkmamış galiba" dediğinde bunu nasıl fark ettiğini bir türlü anlayamazdım. Elleri o kadar nasırlıydı ki... Küçücük kıymık, bu nasırlı, kocaman elleri acıtır mı hiç?..
O zamanlar babamın ellerine fazla dikkat etmezdim. Salt, nasırlı ve kocaman olduklarını bilirdim... Ama hastalandığı o gece, ellerini ve bileklerini ovuştururken başka şeyler de dikkatimi çekmişti: Benim ellerimin derisi yumuşacık, pamuk gibi ve canlı, onunkiler ise kayış gibi sert ve parlaktı...
Damarları kabarmış, adeta derisinin altından fışkırmış, mavi mavi, yol yol olmuştu. Benim ellerimin damarları ise görünmüyordu bile...
Hem bunları aklımdan geçiriyor, hem babamın ellerini, bileklerini yavaş yavaş, acıtmaktan korkarak, ovuşturuyordum.
Bir ara sağ elinin baş parmağının tırnak kısmının düzlüğü elime geldi. Bıçakla kesilmiş gibi dümdüz. İçim "cız" etti. Bu kısmın yarısı yoktu. Bunun sebebini çok iyi biliyordum; Dün gibi anımsıyordum:
Bir kaç yıl evvel, muhallebi yemem için, her gün verdiği 25 kuruş harçlığı almaya mağazaya gitmiştim. Babam bıçkıda kalas kesiyordu. Sabırsızca, ona seslenince, babamın, bana bakmak için kafasını kaldırdığı anda "ahhh..." diye acıyla ve yüksek sesle bağırdığını duymuş ve sol eliyle sağ elinin baş parmağını avuçladığını, kanların parmaklarının arasından bileğine sızdığını, oradan da yerdeki bıçkı talaşlarının üzerine damla damla aktığını, dehşetle, görmüştüm. Yerdeki talaşların üzeri bir anda kıpkırmızı oluvermişti;
Babam, bana bakmak için kafasını kaldırınca, bıçkıda kesmekte olduğu kalasın üzerindeki eli kaymış ve bıçkının çok keskin testeresi baş parmağının tırnak kısmının yarısını alıvermişti. Hemen eczaneye koşmuştuk. Parmak temizlenmiş, ilaç sürülmüş ve sargı bezi ile sarılmıştı. Babam bana hiç kızmamıştı.
Her şey bittiğinde:
"Gel bakalım oğlum, ne istemiştin" diye sormuştu. Ben, hiç sesimi çıkaramamış sadece:
"Hiç... Baba. Seni görmeye gelmiştim" diyebilmiş, harçlık istediğimi söyleyememiştim. O, biraz evvel eczanede sarılmış olan nasırlı, kocaman eliyle başımı okşamış, cebinden çıkardığı yirmibeş kuruşu bana vermiş, "hadi oğlum!.. git muhallebini ye" demişti. İşte elime gelen eksik parmak ucunun öyküsü buydu.
Analığım ve ablalarım babamın ateşini sirkeli sulu bezlerle pansuman yaparak düşürmeğe çalışırlarken ben de ellerini ve bileklerini hem ovuyor hem de onları incelemeye devam ediyordum. Elleri o kadar sıcaktı ki... Ateşinin yüksekliğinden cayır cayır yanıyorlardı.
Kıymık çıkardığımız bazı yerler hala belliydi. İşte, sağ elinin küçük parmağının hemen altındaki, iyice nasırlaşmış kısımdaki siyahlık:
Buraya büyük bir kıymık batmış ve iyice derinde kaybolmuştu. İğneyi derinin içine sokmaya çalışıyordum ama nasırlı kısmı geçmek zordu. Bunu anlayan babam: "Korkma oğlum, iyice batır. Çok derine girmiş her halde, başka türlü çıkmaz" diyerek bana cesaret vermişti. Bu cesaretle, kuvvetlice bastırınca, iğne, birden, etin içine girivermişti. Babamın yüzüne bakamamıştım ama elini aniden geri çekerek "ah" demesinden canının çok yandığını anlamıştım. Ayni anda benim de bütün sinirlerim elektriklenmiş, tüylerim diken diken oluvermişti. Sanki iğne benim elime batmıştı. İğneyi geri çekince kan çıkmıştı. Tentürdiyod sürmüş ve kıymığın çıkarılma işini geri bırakmıştık. Bir kaç gün içinde iğnenin battığı yer kızarmış, şişmiş ve irin toplamıştı. Babam, hastaneye gidip hem irini temizletmiş hem de çıkaramadığımız kıymığı çıkarttırmıştı. Bundan sonra buradaki siyahlık hiç geçmemişti.
Bir ara, elime, babamın sol bileğindeki yamukluk ve kemik parçası gelmişti: İki yıl evvel, tren vagonlarından tomruk boşaltırken babam vagondan yere düşmüş ve bileği kırılmıştı. O zamanlar kentimizde, bu işlere bakan tek bir doktor vardı. Mecburen o doktora gidilmişti. Doktor babamın bileğini iyi tedavi edememiş ve sakat bırakmıştı. Yağmurlu günlerde kırılan yeri ağrırdı. Bu sebepten bileğine ilaçlar sürer, yün bezler sarardı. Elini sakat bırakan doktora da okkalı küfürler ederdi.
Babamın ellerinin üzerinde anlayamadığım bazı lekeler de vardı. Siyah ve kahverengi. Bir de sivilce gibi kabartılar. Kendiminkilere ve analığım ile ablalarımdakilere de baktığımda, hiç birinde böyle leke ve kabartılar görmemiştim. Bizimkiler pembe ve pürüzsüzlerdi. Ama babamınkiler... Sanki kurbağa sırtı gibi; girintili çıkıntılı, lekeli ve kabartılı...
Bütün bunları gördükten sonra babamın artık yaşlı bir adam olduğunu, üstelik böyle ağır bir hastalığın O'nu çok güçsüz duruma sokacağını düşünmeye başlamıştım. O güne kadar babamın yaşı; Yaşlı mı?.. Genç mi?.. Olduğu hiç aklıma gelmemişti. O babamdı ve hep benimle birlikte olacaktı... Şimdi ise bu hastalık aklıma bir sürü olasılıklar getirmişti. Ya babam ölüverirse?..
Sert görünüşüne karşın ipek gibi yumuşak bir yüreği olan, yalnız bana değil, ailemizde kimseye bağırmayan, kızmayan hep alçak sesle konuşan, ikinci dünya savaşının getirdiği zor koşullara, tüm yokluklara karşın bunu ailesine hissettirmeyen, sabah karanlığında işine gidip bütün gün, hava kararıncaya kadar çalışan, babamın bu çaresiz, hasta hali, aniden, onu kaybetme duygusunu yüreğime kor gibi düşürmüş, içimi yakmış, kavurmuştu. Başımın tepesinden ayak parmaklarımın ucuna kadar irkildiğimi anımsıyorum. Kaybedecek zaman yoktu. Aniden ayağa fırlamış ve bağırmaya başlamıştım: "Babam hasta!.. Ateşi var!.. Siz burada sirkeli sularla onu iyi etmeye çalışıyorsunuz. Doktor getirelim baksın. Siz hiç anlamıyorsunuz. Ben gidiyorum!.." deyip, kimseyi dinlemeden, onların şaşkın bakışları altında dışarı fırlamıştım. Nerelere gideceğimi bilmeden...
Dışardaki soğuk ve karlı hava beni kendime getirdiğinde, ayaklarımın çıplak ve sırtımda paltomun olmadığını anlamıştım. Bir an nereye, kime gidebileceğimi düşünmüştüm. Aklıma ağabeyim geldiğinde acele ile geri dönüp ayakkabılarımı ayağıma geçirip paltomu alarak doğruca, ağabeyimin akşamları gittiği kahveye... Ağabeyim arkadaşlarıyla kağıt oynuyordu. Beni görünce şaşırmıştı. Ne olduğunu sordu. Ben, babamın hasta ve ateşinin yüksek olduğunu söyledim. Babamın artık yaşlı bir adam olduğunu, hiç böyle hastalanmadığını, hemen doktor getirmemiz gerektiğini eklemiştim. Evinden aldığımız doktorla birlikte eve gelmiştik. Doktor babamı iyice muayene etmiş ve çok şiddetli bir grip geçirdiğini, bu hastalığın belli bir ilacı olmadığını, iyi bakılması gerektiğini söylemiş ve yaşlı olmasından dolayı hastalığın etkili olabileceğini, kesin olarak istirahat etmesini ve bol bol sıvı gıdalar ve ateş düşürücü bir ilaç almasını öğütleyerek gitmişti.
Babam on gün kadar yattı, sonra iyileşti. Uzun süre kendini toparlayamadı. Hastalandığında, benim zorumla, doktor getirildiğini öğrenmişti. Bana eskisinden daha yakın davranıyordu. İkimiz arasında, başkalarının anlayamayacağı, daha sıkı bir ilişki oluşmuştu. Hiçbir sebep yokken sık sık başımı okşuyor, bana armağanlar alıyordu. Ben de her gün öğle yemeklerini mağazaya götürüyordum.
Bir gün, öğle yemeğinden sonra, ikimiz baş başa kaldığımızda: "Oğlum. Hastalığımda sen doktor getirmemiş olsaydın, belki de iyileşemeyecektim. Senden başkası bunu düşünememiş. Sana teşekkür ederim" demiş başımı okşamıştı. Ben de boynuna sarılmıştım.
O hastalıktan sonra babamın ellerine daha fazla dikkat eder hale gelmiştim. Hemen hemen her gün; Ellerini yıkadıktan sonra ellerimdeki peşkiri tutarken, ellerindeki kıymıkları çıkarırken ve beni okşarken, gözlerimi ellerinden ayıramıyordum. Bazen, ablalarımın kremlerini babama verip ellerine sürmesini isterdim. Babam da şaşırır, buna gerek olmadığını söylerdi. Fakat benim ısrarımla bir kaç kez krem sürmüştü. Krem biraz da olsa, ellerinin derisini yumuşatmış ve parlaklığını gidermişti. Bu, babamın da hoşuna gitmişti. Ama siyah ve kahverengi lekeler yine yerlerindeydi…
Babam torunlarını da çok severdi. Onları kucağına aldığında, bebeklerin elleriyle babamınkilerini karşılaştırmadan edemezdim. O kadar çok üzülüyordum ki... Babamın ellerinin benimkiler gibi, torunlarınkiler gibi olmasını o kadar çok istiyordum ki... Sanki ellerinin derileri bizimkiler gibi canlı olursa yaşı da gerileyecek ve genç hale gelecekti. Bunun imkansız olduğunu aklım kabul ediyor ama duygularım isyan ediyordu. Babamın gözlerinin içine bakıyordum. "Aman ona bir şey olmasın"
Babamın yaşlılığını ellerinden izledim. Yaşı ilerledikçe ellerinin derisi daha da bozulmuştu. Bu durumu o da gözlemliyordu. Daha doğrusu, benim buna dikkat ettiğimi görüyor, üzülüyordu. Bir gün dayanamamış, baş başa kaldığımızda: "Bak oğlum!.. (babam o kadar güzel 'oğlum' derdi ki... Dolu dolu ve yürekten. Başka babaların böyle söyleyebileceğini sanmıyordum. Bana 'Oğlum' demesi için adeta fırsat yaratırdım. Ben ona sık sık 'Baba' derdim O da bana 'Oğlum' derdi. Ama nasıl derdi... Söylediği 'Oğlum' sözcüğünde, bütün sevgisi, ilgisi, arkadaşlığı ve içtenliği yüklüydü.) İnsanlar doğarlar, büyürler ve ölürler. Bu doğal bir süreçtir. Önemli olan mutlu yaşamaktır. Ben çok mutluyum. Çok sevdiğim çocuklarım ve torunlarım var. Çok, çok sevdiğim oğlum var; sen varsın. Ben başka ne isteyeyim. Onun için benim yaşlandığımı düşünme. Ellerimi inceleyip durma. Çok şükür gücüm kuvvetim yerinde. Sağlıklıyım. Eğer devamlı olarak bunları düşünürsen ruh sağlığın sonra da vücut sağlığın bozulur. Hastalanırsın. Bu da en çok beni üzer. Sen iyileşebilirsin ama ben üzülür hastalanırsam, iyileşmem çok zor olur. Yani senin iyi olman benim iyi olmam demektir. Ben de iyi olursam, hiç merak etme, daha uzun yıllar sağlıklı olarak yaşarım. Hem bak!.. Sen daha büyüyeceksin. Okullar bitireceksin, iyi bir meslek sahibi olacaksın. Ve iyice ihtiyarladığımda, kabul edersen ve kabul ettiğin sürece, senin yanında ihtiyarlığımı geçirmek isterim." demişti.
Babamın konuşmasından sonra ne kadar büyük bir açmaz içinde olduğumu ama bu durumu kabullenmekten başka bir yol olmadığını da anlamıştım. O gece, yatarken dua etmiştim: "Allah’ım!.. Lütfen, bana bunları düşündürme" O günden sonra bir daha bunları hiç düşünmedim. Aklımdan tamamen çıktılar.
Yıllar sonra, uzak bir şehirde askerliğimi yaparken, babam ağır hasta olduğu haberi geldi. O'nu kaybettiğimi anlamıştım. Hep öyle değil midir?.. Ölüm haberleri hasta diye verilir.
Acele ile yola çıktım...
Eve vardığımda cenaze hazırlıklarının yapıldığını gördüm. Hemen odasına gittim. Odanın tam ortasına, yere, halının üzerine yatırılmış, üzerine beyaz çarşaf örtülmüştü. Yüzünü açtım. O kadar da güzeldi ki...Gözleri kapalıydı. Beyaz bir bez parçasıyla çenesi bağlanmıştı. Yüzünü okşadım. Ellerini ellerime aldım, okşadım, öptüm, öptüm, yüzüme sürdüm. Uzun uzun baktım:
Bütün çocukluğumu, anılarımı, onunla konuşmalarımızı, başımı okşayışlarını, hastalandığımda, kocaman, nasırlı elini başıma koyarak ateşimi kontrol edişini, yüzümü okşarken nasırlarının sertliğini duyumsamalarımı tekrar yaşadım. Ellerindeki her nasırın, eski bir yaradan kalan her belirtinin, her kesiğin, her kara lekenin, kahverengi benin öyküsünü biliyordum. Hepsi aklımda, iliklerime kadar benliğimdeydi. Başkalarının kesinlikle bilmediği, kimselere anlatmadığım, ikimiz arasında sır olan, anılarım, yeniden aklımdan geçti; O kısa süre içinde, onları bugün gibi yaşadım. O, her türlü duygusunu; sevgisini, sıcaklığını, saygısını, içtenliğini, arkadaşlığını içinde taşıyan "oğlum" deyişlerini kulaklarımda duyumsadım. Babamı; arkadaşımı, dostumu kaybetmiştim. O'nun söylediği gibi, süreç tamamlanmış, babam mutlu olarak bu dünyadan göçmüştü. Ancak, yıllarca bana anlattığı, "hayat" denen, anlaşılması zor, büyük "sır"ın, ellerindeki yansımaları benimkilerle birleşip tamamı “ben” oldu…
Cenkhan Sandıkcıoğlu
Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com