GÜLRİZ SURURİ

Tiyatro oyuncusu ve yönetmen olan Gülriz Sururi 1929 yılında İstanbul’da doğdu. Annesi Suzan Lütfullah Sururi, babası Lütfullah Sururi’dir. Amcaları; oyuncu ve yazarlar Yusuf, Celâl, Ali Sururi’dir. sahneye ilk çıkan Türk kadını Mevdude Refik Hanım’ın yeğenidir. Sururinin gerçek soyadı Eruluç’tur. Aile adını, Sururi Ali Paşa’dan almıştır.

Gülriz Sururi'nin yaşam öyküsü:

Doğum tarihi: 1929, İstanbul
Ölüm tarihi ve yeri: 31 Aralık 2018, İstanbul
Defin tarihi ve yeri: 1 Ocak 2019

Tiyatro oyuncusu ve yönetmen olan Gülriz Sururi 1929 yılında İstanbul’da doğdu. Annesi Suzan Lütfullah Sururi, babası  Lütfullah Sururi’dir. Amcaları; oyuncu ve yazarlar Yusuf, Celâl, Ali Sururi’dir.  sahneye ilk çıkan Türk kadını Mevdude Refik Hanım’ın yeğenidir. Sururinin gerçek soyadı Eruluç’tur. Aile adını, Sururi Ali Paşa’dan almıştır.

 Eğitimine tiyatro alanında devam etti.  Muhsin Ertuğrul’un isteğiyle 12 yaşında İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda sahneye çıktı. . Orada dönemin önemli öğretmenlerinden tiyatro, şan, bale dersleri aldı. Konservatuar'da okurken kimi özel topluluklarda başroller oynamaya başladı. İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda Aristophanes’in “Kurbağalar” ve Jean Giraudoux’un “Su Kızı” oyunlarında sahneye çıkarak 1943 de profesyonel oyuncu oldu.

1960 yılında Muammer Karaca ve Dormen tiyatrolarında  oynamaya başladı. 1961 de “Ben Bir Fotoğraf Makinesiyim” oyunuyla Dormen Tiyatrosu’na geçti. Dormen Tiyatrosu’nda  “Sokak Kızı İrma”daki rolüyle en iyi kadın oyuncu olarak İlhan İskender Ödülü’nü kazandı. Kendisi gibi Tiyatro oyuncusu olan Engin Cezzar’la evlendikten sonra 1962’ yılında Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu’nu kurdu.  Eşi Engin Cezzar'dan boşanmış ve daha sonra başka evlilikde yapmıştır.

Kendi tiyatrosunu kurduktan sonra da başarılarını sürdürdü. 1966 da “Teneke” oyunundaki rolüyle En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü  kazandı. Aynı yıl Türk Kadınlar Birliği’nce “Yılın Kadını” seçildi. 1971 yılında En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü, “Hint Kumaşı”ndaki rolüyle üçüncü kez aldı. 1979-1980 tiyatro sezonunda Mehmet Akan’la birlikte, topluluğun o güne kadar sahnelediği oyunlardan “Uzun İnce Bir Yol” adlı bir derleme yaptı ve bu oyunda oynadı. 1982-1983 tiyatro  mevsiminde  “Kaldırım Serçesi” adlı müzikaldeki “Edith Piaf” yorumuyla Avni Dilligil Tiyatro Ödülleri’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü, İzmir Gazeteciler Derneği’nin Altan Artemis Ödülü’nü ve “Milliyet” gazetesinin 1983 Süperstar Tiyatro Oyuncusu Ödüllerini almaya hak kazandı.

Gülriz Sururi, Oyunculuğunun dışında Türk tiyatrosuna yönetici olarak da çalışmıştır. Tiyatroda olduğu kadar yazdığı kitaplarla da başarı göstermiştir. Çocukluğunu, ilk gençliğini, tiyatroya başlama serüvenini, düş kırıklıklarını, yaşadığı aşkları, başından geçen evlilikleri , oyuncu, yönetmen, yazar ve daha birçok sanatçıyla kesişen yaşamını ilk anı kitabı olan “Kıldan İnce Kılıçtan Keskince”de edebiyat ustalarına yakışır bir biçimde kaleme aldı. İkinci kitabı “Bir An Gelir”de ise; 1980 yılı sonrası dönemini anlattı. Kitaba, unutulmayan oyunculuğu ve şarkılarıyla adından çok söz ettirdiği “Kaldırım Serçesi”ndekli “Edith Piaf” rolüyle başladı.  Aynı kitapta ayrıca; “Kabare”, “Halide” (Halide Edip Adıvar), “Keşanlı Ali Destanı” ile “Kaldırım Serçesi”nin televizyon dizisi olarak çekilmesi ve yıllar sonra oynadığı ilk göz ağrısı “Sokak Kızı İrma” rolünü, Haldun Dormen tarafından bu oyunun üçüncü kez sahnelenmesini, kendisinin yazıp yönettiği ve oynadığı son oyunu “Söyleyeceklerim Var” ile tiyatroya veda edişini dile getirdi.

Gülriz Sururi, yemekli sohbet programı “A La Luna”yı yaptı ve sundu. Tiyatro yaşamı boyunca bir dolu oyunda rol almasına karşın, bugün müzikli oyunlar ve müzikaller denilince ilk akla gelen adlardan birisidir.

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde bir süre oyunculuk dersleri verdi. “Müzik Hallerim” adlı müzikli oyunlarında söylediği şarkılarından oluşan bir albüm de yaptı. “Kaldırım Serçesi”, “Keşanlı Ali Destanı”, “Sokak Kızı İrma”, “Kabare” rol aldığı başlıca oyunlardır. Ayrıca “Kısmet”, “Fosforlu Cevriye” müzikali, “Biz Sıfırdan Başladık” ve “Konçinalar Kumpanyası” oyunlarını yönetti. Anı, roman ve öykü kitabının dışında üç de yemek kitabı yazdı.

Gülriz Sururi; 1961 İlhan İskender Ödülleri’nde En İyi Kadın Oyuncu, 1966 yılında yine En İyi Kadın Oyuncu, Türk Kadınlar Birliği tarafından Yılın Kadını, 1971 de  En İyi Kadın Oyuncu, 1982-1983 sezonu Avni Dilligil Ödüllerinde En İyi Kadın Oyuncu seçildi. 1983 yılında İzmir Gazeteciler Derneği tarafından Altan Artemis Ödülüne, 1983 de Milliyet Gazetesi Süperstar Tiyatro Oyuncusu Ödülüne, 1998 de Kültür Bakanlığı Devlet Sanatçısı unvanını layık görüldü. 16. İstanbul Tiyatro Festivali’nde eşi Engin Cezzar’la birlikte Onur Ödülü ve Kültür Bakanlığı’nca verilen “Devlet Sanatçısı” unvanını 1998 de aldı.

ESERLERİ:

Kıldan İnce Kılıçtan Keskince (anı, 1978), Bir An Gelir (anı, 2003), Girmediğim Sokaklarda (öykü, 2003), Biz Kadınlar (gazete yazıları, 2003), Seni Seviyorum (roman, 2005).

Nesin Vakfı’nın yöneticisi Süleyman Cihangiroğlu, Gülriz Sururi'nin eşi Engin Cezzar ile birlikte İstanbul Gümüşsuyu’ndaki 5 katlı binasını vakfa bırakışını ve çiftin hayatından kesitleri aktarıyor: “Onun ve Engin Bey’in ismini Matematik Köyümüzde yaşatacağız. Matematik ve Felsefe köylerimizi birleştiren ana yola Gülriz Sururi ve Engin Cezzar Sokağı ismini verdik, hatta şu bir iki günde sokağın tabelalarını astık bile. Yine onların adına Gümüşsuyu’nda yaşadıkları evi ve binayı ‘Nesin Vakfı Gülriz Sururi ve Engin Cezzar Kültür Merkezi’ne dönüştüreceğiz. Bu bizim hayatımızı değiştiren bir proje olacak, sizlerle ve gençlerle daha iç içe olacağız” dedi.

Nesin Vakfı’nın Facebook sayfasında yayınlanan Cihangiroğlu’nun kaleme aldığı Gülriz Sururi yazısı:

“Gülriz Sururi veda etti. Veda etti ama giderken bizim hayatımızı da değiştirdi. Gülriz Hanım’ın hayatımızı nasıl değiştirdiğini anlatırken, kısacık ama çok değerli, hatta bir lütuf olarak gördüğüm dostluğumuza dair benim de bir iki kelam etmem gerektiğine karar verdim.

O zarif, o güzel, o ince ruhlu kadını, Gülriz Sururi’yi ilk kez 1993’te tanıdım. Kısacık uzaktan hatta tek taraflı bir tanımaydı bu. O kısacık anda hayatımıza girip çıkmıştı. Hep böyle kalacak sanıyordum.

O zamanlar televizyonda ‘A La Luna’ programını sunuyordu. 23 Nisan günü çocuk bayramı dolayısıyla Aziz Nesin ve Vakıf’tan iki çocuk davet etmek istiyordu. En küçüklerimizden Sema ve Şehriban katılmışlardı o programa. O gün tüm Vakıf ailesi kilitlenmiştik ekrana. Program boyunca gözüm o zarif, o güzel kadındaydı. Ne kadar güzel konuşuyordu. 

Programı aşağıda izleyebilirsiniz:

Aradan yıllar geçti, Gülriz Hanım’ı bir daha görmedim. O sıralar pek sık olurdu bu; biri gelir yüzünü bize gösterirdi, sonra da yok olurdu. Aziz Nesin’den sonra birçoğu hepten yok oldular, sanki hiç hayatımıza girmemişler gibi.

Sonra 2016 yılının bir Nisan günü arkadaşlarım Gülriz Hanım’ın aradığını söylediler. Meğer unutmamış bizi, hem de öyle böyle değil, önemli bir bağış yapmak istemiş ve aklına biz gelmişiz. Koşa koşa gittim o zarif, o güzel kadını görmek için.

Uzun uzun sohbet ettik. 1993’teki televizyon programının yapıldığı günü konuştuk, benim de o sırada vakıfta öğrenci olduğumu ve programa katılmayı çok istediğimi söylediğimde şaşırdı, gülümsedi. “Şimdi ise yöneticiliğini yapıyorum Vakf’ın” dedim, sevindi, “Demek Aziz Bey doğru bir şey yapmış” dedi.

Aziz Dede’den, anılarından, oradan buradan bir yığın şeyi o kısacık zaman diliminde konuştuk. Bir yandan da zarif bardaklarda çaylar ikram etti. Derken öteki odadan güler yüzüyle Engin Bey geldi. Gülriz Hanım bizi tanıştırdı. Engin Bey, memnuniyetini anlamadığım bir iki sesle gösterdi. Sanki bir tek Gülriz Hanım’ı anlıyormuş gibiydi, Gülriz Hanım benim memnuniyetimi de ona tercüme etti. O samimi gülümsemesi hiç yüzünden eksilmedi ve odasına çekildi.

Bir süre daha kaldım. Gülriz Hanım’la o dakikaları geçirirken öyle mutlu olmuştum ki o gün zaman geçmesin istiyordum. Ayrılırken -Aziz Nesin’in ismini verdiği- kendi hayat hikâyesini anlattığı “Kıldan İnce Kılıçtan Keskince” kitabını elime tutuşturdu. “Oku ama, bunları hep anlatıyorum orada” dedi. “Okudum zaten” diyememenin utancı yüzüme vurmuş olacak ki “Okursun” diye de ekledi. Görüşmek üzere deyip ayrıldım.

‘AZİZ BEY GİBİ TÖRENSİZ GÖMÜLMEK İSTİYORUZ’

Birkaç ay sonra -bu arada kitabı okumuştum- yine aradı, konuşacakları varmış, davet etti, gittim. Engin Bey’in rahatsızlığından, kendinden, yaşından söz etti ve sonra bir çırpıda konuya geçti, “Vefat ettiğimizde Aziz Bey gibi törensiz gömülmek istiyoruz” dedi. “Engin’in de isteği bu yöndeydi, sizin Zeynep’le birlikte bu sorumluluğu almanızı istiyorum, mümkün mü?” diye sordu. Belli ki uzun zamandır aklından bunu geçiriyormuş. Tatsız bir konuydu ama kabul etmemek elde mi? Bu bir vazifeydi. “Elbette elimizden geleni yaparız” dedim. Aziz Dede böyle defnedilmişti; Vakf’ın bu tecrübesinden mi, yoksa sadece güven duyduğu için mi bilmiyorum, ama o bunu uygun görmüştü ve bizim için geri çevrilemeyecek bir görevdi bu.

Şu günlerde bu anı tekrar tekrar hatırlıyorum. O gün nasıl bu kadar kolay kabul etmiştim bu görevi? Şimdi düşününce daha iyi anlıyorum, insan konduramıyor, o günler o kadar uzak geliyor ki, o kadar emindim ki bu günün hiç gelmeyeceğine.

Daha birçok isteklerini, dileklerini, arzularını sıraladı, bir daha buluşmak üzere ayrıldım.

Bir süre sonra tekrar aradı, sesi çok yorgun ve üzgün geliyordu, Engin Bey’i bir iki gün önce ansızın hastaneye yatırdıklarını söyledi. Her şeye hazır olmalıyız demiş doktorlar. Akabinde aynı günün akşamı Engin Bey’in vefat haberini de yine aynı yorgun sesle kendisi verdi.

Apar topar defin işlerini yapmak üzere harekete geçtik ve ertesi gün sabah erkenden Engin Bey’in defnini üç beş kişiyle merasimsiz törensiz , olabilecek en sade biçimde gerçekleştirdik.

‘BİR FIRÇA BU KADAR MI GÜZEL ATILIR’
Aynı gün beş gazeteye ilanları göndermek için telefon görüşmeleri yaptık. İşte ilk fırçamı da burada yedim. Bir fırça bu kadar mı güzel atılır! İlanda küçük bir hata yapmıştım çünkü. Neyse ki erken fark etmişti, hemen düzelttik.

Tüm üzüntüsüne rağmen her şeyin dilediği gibi gitmesi yüzünde bir tebessüm oluşmasına neden olmuştu.

Sururi’nin ölüm ilanı.
Bizler de halen olayın şokunu yaşarken o, “Bir gün aynı şeyleri benim için de yapacaksınız” deyip bizi yeniden hayatın acı gerçeğine çekti. Bu gerçekliğin karşısındaki sağlam duruş yaşla mı oluşuyor, yoksa sadece kimi insanlara mı özgü bilmiyorum. Aynı duruşu Aziz Dede’yi ölümünden bir iki hafta önce arabayla hastaneye götürürken onda gördüm. Ben aracın önündeydim, bir arkadaşım aracı sürüyordu, Aziz Dede ve Ali Abi arkada, acil olarak hastaneye gitmeye çalışıyorduk. Aziz Dede, “Ali o evrakları unutma, şu mektupları şunlara ilet, bak şu işler yarım kaldı sen tamamlarsın” diyordu. Ali abi, “tamam baba merak etme, boş ver bunları, yorma kendini lütfen” diyordu. Bizse önde iki genç yüreğimiz ağzımızda duyuyoruz bu konuşmaları. Aziz Dede günler sonra bu günü özyaşam notlarının arasına kaydedecekti.

Gülriz Hanım’la görüştüğümüz bu süre boyunca defalarca buna benzer anlar yaşadık, duygulandık, o her seferinde bir iki cümleyle bizi gerçeğe çekti. Sonunda bir gün, “Tamam bu bir gün olan olacak belki ama artık konuşmayalım bu konuları, ben çok etkileniyorum” dedim. Ciddi olduğumu görmüş olacak ki yüzünde bir gülümsemeyle peki dedi.

Yine de hepimizi ilk günden bu güne hazırladı. Hem de kırmadan dökmeden, üzmeden, incelikle. Nasıl defnedilmek istediğinden vasiyetinin nasıl olacağına kadar her bir ayrıntısını tasarladı.

‘KENDİSİNİ DEFNEDERKEN BİLE BAŞIMIZDA GİBİYDİ’
Öyle ki o sabah kendisini defnederken bile başımızda gibiydi. Fırça yememek için titiz davrandık. Evet, ama sağolsunlar dostları onun yerine fırçalarını atıyorlar, sitemlerini ediyorlar. Neden haber vermediniz diye kızan çok oldu. Dostlarımızın anlamadıkları şu: Bu bizim değil doğrudan Gülriz hanımın kendi kararıydı. Bunu ona nasıl yapabilirdik? Ama eminiz bize kızanlar, sitem edenlerin her birinin bizim yerimizde olsalardı aynı şeyi yapacaklardı, biliyoruz.

Evet bu, Gülriz Hanım’ın bu hayatta en çok yapmak istediklerinden biriydi. Yaşarken her bir ayrıntıyı defalarca kontrol etti. Her bir ayrıntının üzerinden özenle geçti. Ölüm ilanının tümcelerini bile özenle seçti, bizlere sordu. Beğenmedi değiştirdi. Yine sordu ve ellerimize tutuşturdu. Eklemeyi unutmadı: “Ben ölüp defnedildikten sonraki gün bu ilanı dört gazetede yayınlayacaksınız, -gazete kaldıysa- (gülüşmeler.)”

Metin şöyleydi;
Veda,
Gülriz Sururi Cezzar,
Dünyamızdaki yolculuğunu tamamladı.
Dilediği gibi dün toprağa karıştı.

Gülriz Sururi ve Engin Cezzar Sokağı
Evet, sevgili dostlar, Gülriz Sururi eşi Engin Cezzar’dan tam tamına iki yıl sonra yine bir ocak günü dilediği gibi toprağa karıştı.
Şimdi bizler onun vasiyeti çerçevesinde üzerimize düşeni yapacağız.

Onun ve Engin Bey’in ismini Matematik Köyümüzde yaşatacağız. Matematik ve Felsefe köylerimizi birleştiren ana yola Gülriz Sururi ve Engin Cezzar Sokağı ismini verdik, hatta şu bir iki günde sokağın tabelalarını astık bile. Yine onların adına Gümüşsuyu’nda yaşadıkları evi ve binayı “Nesin Vakfı Gülriz Sururi ve Engin Cezzar Kültür Merkezi”ne dönüştüreceğiz.

Bu bizim hayatımızı değiştiren bir proje olacak, sizlerle ve gençlerle daha içiçe olacağız.

Nesin Vakfı Gülriz Sururi ve Engin Cezzar Kültür Merkezi logosu
Tahmin edersiniz ki kültür merkezinin de her bir ayrıntısını konuştuk, logosunu tasarladık, logodaki fotoğrafları beğenmedi, yine kendi seçti, gönderdi, değiştirdik. Merkeze yerleşecek özel eşyalar, tiyatro afişleri, kostümlerini bile uzun uzun konuştuk. Son konuşmamızda isimlerinin burada yaşayacak olmasından dolayı ne kadar heyecanlandığını söylerken o kocaman gözleri daha da parlıyordu.

Gülriz Sururi ve Engin Cezzar dönemi bizim için de, onlar için de yeni bir başlangıç olacak. Artık bizimle yaşayacaklar…”



Yorum yazabilmeniz için Üye olmanız gerekmektedir. Üye Girişi yapmak için tıklayınız.

Sosyal Medya Sayfalarımız

E-Ticaret Sitemiz ve Sayfa Kısa Yolu

Diğer Web Sitelerimiz