İBRAHİM BALABAN
Resim yapmaya cezaevinde Nazım Hikmet'ten aldığı ilk dersle başlayan Balaban, yaşamı boyunca sayısız eser verdi. İbrahim Balaban 9 Haziran 2019'da İstanbul'da hayatını kaybetti. İki bine yakın yağlı boya tablosu, 50’den çok sergisi ve 12 kitabı olan, İbrahim Balaban'a Nazım Hikmet ‘Köylü ressam’ adını vermişti.
İbrahim Balaban'ın yaşam öyküsü:
Doğum tarihi: 1 Ocak 1921, Seçköy, Osmangazi
Ölüm tarihi ve yeri: 9 Haziran 2019, Özel Güngören Hastanesi, İstanbul
Resim yapmaya cezaevinde Nazım Hikmet'ten aldığı ilk dersle başlayan Balaban, yaşamı boyunca sayısız eser verdi. İbrahim Balaban 9 Haziran 2019'da İstanbul'da hayatını kaybetti. İki bine yakın yağlı boya tablosu, 50’den çok sergisi ve 12 kitabı olan, İbrahim Balaban'a Nazım Hikmet ‘Köylü ressam’ adını vermişti.
Ressam İbrahim Balaban, 1921’de Bursa’da dünyaya geldi. Doğduğu Seçköy’de üç sınıflı ilkokulunu bitirdikten (1931) sonra, çobanlık, tarım işçiliği yapan, taş kırma işinde çalışan Balaban, 1937 yılının son günlerinde, henüz 16 yaşındayken hint keneviri yetiştirmek suçundan cezaevine girdi. Hapse giriş hikayesi şöyledir: Hint keneviri üretip esrar üreten iki köylü Balaban’ın babasını da işe ortak ederler, ama babası işin iç yüzünü bilmez. O gün köylülere yollayacak kimse bulamayınca, oğlu İbrahim’i gönderir. Gece karakola ihbar yapılır, köylüler kaçar. Hiçbir şeyden habersiz İbrahim daha 16’sında içeriye düşer. Altı ay hapis ve üç ay da para cezasına çarptırılan Balaban, para cezasını ödeyemeyince üç yıl cezaevinde kalır.
Cezaevinde kendini avutmak için resim çizmeye başladı. Resimlerini zeytinyağına batırdığı renkli kalemlerle yapıyordu.
Nazım Hikmet ile Bursa Cezaevi’nde tanıştılar
Cezaevindeyken önce babası Hasan Çavuş’un cinayete kurban gittiği; daha sonra da doğumda karısının öldüğü ve çok kısa bir süre sonra da çocuğunun ölüm haberlerini aldı. Balaban, Bursa Cezaevi’nde kendisinden 20 yaş büyük olan Nazım Hikmet ile tanıştı. Onun desteği ve ilgisi sayesinde resim yeteneği ortaya çıktı ve gelişti. Nazım Hikmet, Orhan Kemal’i hikayeci, Balaban’ı ise ressam olarak yetiştirmek istiyordu. Yedi yıl süren Nazım Hikmet’li günlerini ‘Şair Baba ve Damdakiler’ kitabında anlattı. Nazım Hikmet de onun ‘Bahar’ adlı tablosundan etkilenerek ‘İbrahim Balaban’ın Bahar Tablosu Üstüne’ adlı şiiri kaleme aldı, ‘Mapushane Kapısı’ ve ‘Harman’ tabloları için de birer şiir yazdı.
Cezasının bitmesine çok az bir zaman kala dört mahkumun saldırısına uğrayan Balaban, cezaevinden çıktıktan sonra evlendiği gün düğün evini basan hasmını öldürdü ve yeniden cezaevine girerek 1942-1944 ve 1947-1950 yıllarını Bursa Cezaevi’nde geçirdi.
1950’de çıkan aftan yararlanarak serbest kalınca, İstanbul Maya Galerisi’nde açılan bir karma sergiye katıldı. 1953’te gene İstanbul’da düzenlediği ilk kişisel sergisiyle, toplumsal gerçekçi akıma yöneldi. “Birinci dönem” adını verdiği bu sergiyi, 1959 yılından başlayarak çeşitli aralıklarla Ankara ve İstanbul’da açtığı öteki dönem sergileri izledi.
1961’de İstanbul’da Yeni Dal Grubu’na katıldı. Özellikle üçüncü ve dördüncü dönem sergilerini, büyük iller dışında Bursa, Denizli, Aydın, Konya, Burdur ve Antalya’ya da götüren sanatçı, bu dönem resimlerini “Dağınık”, “Nakışsı”, “Ağıraksak” gibi özgün adlar altında topladı. 1979-1980 yıllarında Almanya ve Hollanda’da kişisel sergiler açtı. 1982-1985 arasında çeşitli resim dizileri (Yaşam Kavgası dizisi, 1984; vb.) gerçekleştirdi. 1985 sonu ve 1990’da açtığı sergilerde özellikle Anadolu kadınlarına geniş yer ayırdı (Sivaslı Zühre, vb.). Sanata ve toplumsallığa ilişkin görüşlerini, düşüncelerini Balaban (1962), İz (1965), Şair Baba ve Damdakiler (1968), İzdüşümü (1969) adlı kitaplarında kendine özgü bir anlatımla dile getirdi.
SANAT ANLAYIŞI
Kendi kendini yetiştirmiş bir ressam olan Balaban’ın yapıtlarında, anonim halk resmi geleneği egemen öğe olarak önemini korumakla birlikte, toplumsallığın düşünsel bir eğilimle aynı düzeyde anlam kazanmış olması, bu resmi, dar feodal kalıpların üstüne çıkarmıştır. Bu nedenle Balaban’a biçim ve içeriğiyle halk geleneklerinden esinlenen, ama bu geleneği çağdaş bir tabana oturtmaya çalışan bir sanatçı gözüyle bakılmalıdır.
Konularını genellikle karasabana tutsak olan köy yaşamından, Anadolu insanının gerçekliğinden ve halk efsanelerinin yaygın niteliğinden alan Balaban’a göre, her doğal görüntü, bir resim konusu olamaz. Köyde doğup büyümüş olması nedeniyle tütün, pamuk, üzüm, ipek kozası üretiminde işçi olarak çalışmasına karşın, bunlara ilişkin bir tablo yapmamıştır. Çünkü bunlar birer görsel gereç olmakla birlikte, “konulu” değildir.
Konuysa, gene Balaban’a göre, bir “öz”dür. Resim konuları, kendi içlerinde kabuklaşarak resme dönüşürler. Konusuz resim de olabilir ama, bunların öncelikle bir “biçim” kazanmaları, böylece resimleşmeleri gerekir. Balaban, aşağı yukarı bütün resimlerine konu oluşturan insanı, herhangi bir nesne gibi model almaz.
Çünkü ona göre insanın yalnızca yaşantısı model alınabilir. Yani “insan”ı, kendi konusu içinde “öz ve kabuk oluşması” düzeyinde ele alıp yorumlamak, tabloya geçirmek gerekir. Her konunun, kendi biçimini yaratması da bu aşamadan sonra gerçekleşir.
Balaban’ın sanat anlayışı, bu ölçü içinde, doğrudan doğruya kendi mantığıyla açıklanabilecek bir anlam taşır. Ayrıca bu mantığın, günümüz sanat oluşumları karşısında, dışa açık olan yönü, içine kapanık yönüne baskın çıkar. Resimlerine konu olarak seçtiği figürleri, yaşadıkları ortam ve çevre içinde genellikle bir tür nakış beğenisiyle ele alması, buradan yola çıkarak onları çizgisel bir üsluplaştırma modeline temel yapması, bir sentez anlayışını akla getirir.
Ama bu anlayışta, hazır kalıplara ve kolay, denenmiş çözümlere de rastlanır. Balaban’ın resminde çözüm, uzun bir kişisel deneyin ürünüdür. Balaban’ın sanatı, halktan kaynaklanan bir duyarlığın, anonimlikten kişiselliğe geçişi diye tanımlanabilir. (Kaynak: İstanbul Sanatevi)
Sözcü gazetesi tarafından ölümünden 6 yıl önce yapılan röportajı:
‘Şair Baba’ dediğiniz Nazım Hikmet sizi çok seviyordu, değil mi?
Bursa Hapisanesi’nde yolumun kesiştiği Nazım Hikmet beni çok seviyordu, çünkü resim yapıyordum. Üç sınıflı köy okulunda eğitim gördüm ben. Çok küçük yaşlarda babamın aldığı defterlere resimler çizdim. Köylük yerde ne varsa onları çizmeye başladım. En güzel de öküz resimleri yaptığımı hatırlıyorum. Eve gelen köylü kadınları da çok çizerdim. Sonra hapse girdim, Nazım (Hikmet)’ı tanıdım, ufkum açıldı, resimlerim güzelleşti.
Siz daha çok Anadolu insanının yoksulluğunu çizdiniz…
Öyle oldu çünkü ben de halkın içinden geldim, onların arasından. Halk ne isterse o olur. Bakın, bu halk uysal görünür, sessiz görünür, “Eline vur ekmeğini al” gibi durur ama yanılmamak lazım. Bir gün öyle bir ayağa kalkar ki, karşısında dağ olsan duramazsın. Atatürk bu halkı çok iyi tanıdığı için Kurtuluş Savaşı’nı kazandı. Bu halkın, düşmanı çıplak elle bile yeneceğini görmüştü. Halka, millete zulüm yapmamak gerekir.
Sizin resimlerinize de zulüm yapılmıştı.
Bir dönem beni İmralı Cezaevi’ne attılar. Orada çizdiğim yüzlerce resmi denize döktüler. Bu büyük bir haksızlıktı, sanat katliamıydı.
Neden attılar resimlerinizi denize?
Cezaevinde koğuştaki arkadaşlarımın portrelerini yaptım. Resimlerini yaptığım için o arkadaşlara da komünistliği aşıladığıma inanıyorlardı (gülüyor). “İmralı’ya komünistliği bulaştırdı” diyerek beni oradan sürdüler. Resimlerimi de denize attılar. Komünistim ya ben, onun için atıyorlar resimlerimi. Resimlerim de komünist, hastalık gibi görüyorlar bunu. O üç yıl içinde satılan resimlerim olmuştu ve o paralar cezaevi yönetimindeydi. Ne yazık ki bana ait olan o paralardan beş kuruş vermediler. O dönem suç icad etmek istedikleri zaman, “Komünist bu adam” diye kulp takarlardı, artık iflah etmezdin. Hemen hapse… Her dönem bir kulp bulundu adaletsizlik için.
Nazım Hikmet şiirlerini yazarken çoğu zaman yanındaydınız. Kuvay-ı Milliye Destanı’nı da sizin yanınızda mı yazdı?
Nazım, Atatürk’ü çok severdi. Kurtuluş Savaşı’nı en iyi anlatan şair odur. Kuvay-ı Milliye Destanı adıyla kitap yaptı. Nazım, özel olarak Atatürk’ü o kitabın içine şu dizelerle kattı. İlk bana okutmuştu, sana da okumak istiyorum:
“Birden bire beş adım sağında onu gördü / Paşalar onun arkasındaydı / O, saati sordu / Paşalar “Üç” dediler / Sarışın bir kurda benziyordu / Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı / Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi durdu / Bıraksalar, ince uzun bacakları üzerinde yaylanarak / Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak / Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.” (İbrahim Balaban bu şiiri okurken gözyaşlarına engel olamıyor).
Sizin resimlerinizi, tekniğinizi isimlendirmek isteyenler oldu mu?
Oldu elbet. Sürrealizm diyemediler, kübizm diyemediler… Benim tarzımı Nazım tek kelimeyle anlatmıştı: “Balabanizm”…
Günümüzde yapılan resimlerle ilgili neler söylemek istersiniz?
Resim sanatında taklit ve hırsızlık dizboyu. Boyaları karıştırıp, serpip, boca edip tablo yapıyorlar. Bu tamamen el çabukluğu marifettir. Hatta soytarılıktır!.. Kimse ne yaptığını bilemiyor ne yazık ki. Eskiden resim öğrensin diye adamları batıya yollamışlar. Resim öğrenilmez ki, mekanik bir şey değildir resim.
Hayatınız boyunca emekle resim yaptınız…
Ben emekle yaptım ama emek hırsızları her zaman görevlerinin başındaydı. ‘Mavi Gözlü Dev’ adlı filmi çektiler, benim kitaplarımdan faydalandılar, Bursa Cezaevi’ndeki yıllarımızı anlattılar. Benden ne izin aldılar, ne de telif ücreti ödediler. Filmde adım geçmiyor. Geçerse para isterim diye çekindiler.
Pek çok siyasetçi sizin resim sergilerinize geldi, sizi kutladı…
Erdal İnönü benden resim alırdı. Dördüncü Cumhurbaşkanımız Cemal Gürsel sergime gelmişti. Ahmet Necdet Sezer de Cumhurbaşkanı seçildiğinde ilk benim sergime geldi. “Ne mutlu bize böyle bir Cumhurbaşkanımız var” dedim. Yanıma geldi “Sen Balaban mısın?” dedi. Evet dedim. “Ne mutlu bize” dedi (yine gözleri doluyor).
Pişmanlıklarınız oldu mu hiç?
Asla… Mapuslarda sürünmüş olsam da ne mutlu bana ki Türkiye’de doğdum, bu ülkede yaşadım ve bu ülkede öleceğim. Şimdi oğlum Nazım, Bursa’nın Seçköy’ünde doğduğum harap evi ‘Balaban Müzesi’ adıyla açmak istiyor. Bu gerçekleşirse mutlu olacağım. Zaten tek vasiyetim de Seçköy’e gömülmektir.
Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com