Otobüs Yolculuğu

Yıl 1959, yaz aylarından temmuzun son günleri, amcamların Koşuyolundaki iki katlı önü ve arkası bahçeli, arka bahçesinde dut ağacının altında tavuk kümesi olan evinden çıkıp herkesten önde ben, arkamda elinde tahta bavulu ile kız kardeşimin elinden tutan babam, kucağında bir yaşına gelmemiş erkek kardeşimi taşıyıp babamın peşi sıra gelen annem ve bizi yolcu etmeye gelip diğer tahta bavulu taşıyan amcam ....

OTOBÜS YOLCULUĞU

Yıl 1959, yaz aylarından temmuzun son günleri, amcamların Koşuyolundaki iki katlı önü ve arkası bahçeli, arka bahçesinde dut ağacının altında tavuk kümesi olan evinden çıkıp herkesten önde ben, arkamda elinde tahta bavulu ile kız kardeşimin elinden tutan babam, kucağında bir yaşına gelmemiş erkek kardeşimi taşıyıp babamın peşi sıra gelen annem ve bizi yolcu etmeye gelip diğer tahta bavulu taşıyan amcam otobüse bineceğimiz Ankara asfaltına, Koşuyolu köprüsüne doğru yürürken Koşuyolu camisinin müezzini o güzel sesiyle duyanları öğle namazına davet eden ezanı okuyordu. 

Arada bir geçen arabaların sesi dışında sanki güneşin o bunaltıcı sıcağından kaçan böceklerin, kuşların bile sesi çıkmıyordu. Etrafta pek kimse de görünmüyordu. Sararmış çimenlerin arasındaki patikadan asfalta doğru yürürken, şimdilerde Medipol hastanesinin olduğu yerde bahçe içinde iki katlı ahşap evdeki gelen geçen arabalara kızıp bağırdığı için adı deli Refiye'ye çıkmış kadının sesini duyuyordum.Ne dediğini pek anlamıyordum ama amcam 'gel yanıma bakiim' dediğinde hiç de itiraz etmedim. Yolun karşı tarafına Ankara istikametine giden araçlara binme noktasına geçtiğimizde sanki tehlike de geçmiş, deli Refiye'nin sesi duyulmaz olmuştu. 

Her her ne kadar üç kardeş de İstanbul'da doğmuş olsak da memleketimiz, ana babamızın nemleketi , doğal olarak bizim de memleketimiz olan Giresun, Görele idi.
Kasımpaşa Kulaksız'dan kalkan sarı boyalı, çevresini lacivert bir bant saran,Ulusoy'un "burunlu Vabis " otobüs'ü arabalı vapur ile Sirkeci yazıhanesinden aldığı yolcularla Harem'e geçer, Haydarpaşa Numune hastanesinin yan tarafındaki köprünün biraz ilerisinde "Trafik"adı verilen sanırım Anadolu'ya giden araçların evraklarının kontrol edildiği noktada durur, yolcu varsa alır, en sonunda bir kilometre ilerde bizim beklediğimiz Koşuyolu köprüsü üzerinde neredeyse bir saattir o güneşin altında bekleyen bizim yanımıza gelip dururdu.

Şimdiki yarım otobüs büyüklüğünde tüm hatları oval ya da yuvarlak olan otobüsün arka kapısı açılıp biz içeri girerken,arka kapının yanındaki çubuk basamaklı merdivenden yukarı otobüsün üzerine çıkan şoför ya da muavin bavulları yukarıya taşır, özenle yerleştirir, "aman dikkat et" nidalarına kafasını sallayarak "merak etme abi"diyerek yanıt verir, branda bezini hepsinin üzerine örterdi.Arka kapı otobüsün sağında değil basbayağı arasındaydı. 

Sağda solda ikişer koltuk,ortada dar bir koridor,kardeslerim anne ve babamın kucağında, bense yerden 30 cm yüksekte üzerine minder atılmış hasır bir iskemlenin üzerine oturmuşum.

Vabis'in homurdanan motorunun sesi yola çıktığımızın işareti olarak kulaklarımıza dolmaya başladı...

Henüz 5 yaşında bir çocuğum, ilk kez böyle görkemli bir otobüse biniyorum, içim içime sığmıyor tadındayım. Bazen bir çukura düşüp çıkan tekerleğin ürettiği bir patırtı ile sallanıyoruz, arada bir arkadan öne gidip gelen muavine yol vermek için vücudumu onun geçtiği tarafın tersine eğiyorum sonra tekrar doğruluyorum. Muavin, bir elinde PEREJA limon kolonyası, diğerinde dışı kırmızı bir karton kutunun içine yerleştirilmiş mis kokulu parmak boyunda ULUSOY otobüsleri için yapılmış, üzerinde otobüs resmi çizili ambalajlı sakızlar. O kokuyu içime çekerek dışı kalaylı kağıda sarılı sakızı açtığım ağzıma atarken duyduğum keyfi hiç kimse bilemez.

Bir çocuğun kalbini, aklını bir minik sakız nasıl mest ediyor, bu gün bunu daha iyi anlıyorum. Mabel sakızının tadını bu gün benim yaşlarımdaki çocuklar nasıl unutmuyorsa, Ulusoy sakızları da öyleydi benim için.

Otobüste sanki herkes bir biriyle akraba. Babam pek konuşmuyordu ama, özellikle kadınlar, sanki Pazar yeri gibi hep bir ağızdan konuşan insanların sesini o otobüsün içine doldurmuşlardı. İşin doğrusu köye gidiyorduk ama ne köyü, neye benzer pek bilmiyordum. Aklımda kalan bir sene önce, her halde 4 yaşındaydım, Karadeniz gemisiyle galiba 3 günde gittiğimiz, Görele iskelesi açığında demirleyen gemiden sandalla iskeleye çıkıp, oradan da Jip ile çıktığımız köydeki evimizden aklımda kalan evin içindeki kemerli ocak, ocağın üzerinde taş örmeli kemerin üzerine takılı asılmış zincir ile sallanan dışı is bağlamış içi kalaylı bakır bakraç, babaannem, dedem, evin kapısında Köstere denen girebi (bir cins balta) biledikleri bir yuvarlak taş. Ben çevirmek istediğimde dedem; Büyüyünce! derdi. Bir de evin altındaki ahırdaki inekler, karşıdaki mağaza denilen ahşap binanın yanındaki kümesteki tavuk ve civcivleri. Hepsi bu.

Pişmaniye var!! diye birisi otobüsün arkasındaki kapının dibine gelmiş sesleniyor. Babam da aldı bir kutu, hiç yememiştim o pamuk gibi şekerlemeyi daha önceden. Elim yüzüm yapış yapış tabii ki. Annemin ıslattığı mendille yüzümü sertçe , biraz da kızgınlıkla silmesini de hiç unutamam. 

İzmit’in pişmaniyesi o yıllarda da meşhurdu demek ki. İzmit’e gelene kadar bir yerde daha durduk, kahvehane gibi bir yerdi. Tuvalete gitti herkes. Beni de babam kenarda çayırlık bir yerde işetti. Kimse görmez dedi. Çişimi yaptırdıktan sonra, nedense işediğim yere tükürür gibi iki üç kere tu-bismillah diyerek söylendi.

Bolu dağını tırmandıktan sonra akşam yemeği için durduk. Nedense İzmit’ten sonra otobüstekilerin sesi kesildi, sanki herkesin uykusu gelmişti. Yemekten sonra da pek konuşan kalmamıştı otobüste. Herhalde gece yarısını geçmişti ki Ankara’ya geldiğimizi söylediler. Gece otelde kaldık. Galiba Samanpazarı tarafında ,dış yandaki tahta merdiveninden ikinci kata çıtığımız bir otel odası. Açık mavi renkli duvarlı tavanında yanan edison lamba ile aydınlatılan iki yataklı bir odaya 5 kişi yerleştik.

Ne Ankara’yı hatırlıyorum ne de başka bir detayı. Ne zaman otobüs durdu Çorum’da, yolcular hemen leblebi aldı. Şöför herkesi tembihledi. Otobüste yemeyin.
Yemek molalarında bir şeyi farkettim. Şöför tanıdık olmalıydı. Hep saygılı ve içten konuşuyordu. Akrabalarımızdan birimiydi bilmiyorum. Ama ana tarafım ile Ulusoy sülalesi çok yakındı bir birine. Daha sonraki yaşlarımda, büyük dayım başta olmak üzere, ana sülalemden akrabalarımız Ulusoyların otobüs yazıhanelerini işletiyor ya da çalışıyorlardı. Sonraları öğrendim ki bindiğimiz otobüs gibi bir çok otobüsü Görele'de benim sülalem eski Vabis kamyonları o yok denecek olanaklarla karasör imal edip otobüse çeviriyorlarmış. Bunu bir başka yazımda anlatacağım. 

Dayım bazen bize gelirken, otobüste birer tane ikram edilen sakızlardan bir koca kutu sakızı bize verirdi. 

Samsun’u geçmiş, Perşembe’den itibaren Karadeniz’in o bembeyaz kumsalını, her iki üç yüz metrede bir denize akan derelerin denizle birleştiği noktada su kuşlarının, hatta Leyleklerle Pelikanların kumsala yayılmış kara küçük taşların arasında ağızlarında balık karınlarını doyururken görmek herkese keyif vermişti Sahil alabildiğine kumsal, dağ yamaçları yemyeşil, küçük balıkçı barınaklarında balıkçı sandalları yol boyunca bir tablo gibi duruyordu karşımda. Arada bir tepelere çıkıyor, Armelik dağında bir tarafı 300 metrelik uçurum yolda gidiyorduk. Pencereden bakanlar biraz beti benzi atmış, korkudan sesini çıkartamazken, ben arada pek bir şey görmüyordum zaten.

Düzlüğe indiğimizde yine bir yerde durup, bacaklarından bir dala asılmış ,daha yeni kesildiği belli inek etlerinden kestirip herkes bir parça alıyordu.Neresi olduğunu bu gün bile bilemiyorum.

İki gün bir gece süren otobüs yolculuğunun sonunda akşam vaktine yakın Görele’ye, çarşıya vardık. Günlerden Salı olmalıydı. Çarşı kalabalık. Dedem, babaannem, köydeki amcam filan hep beraber bizi karşıladılar. O mis gibi kokan Gorelenin dunyaca mwshur olmasi gereken dondurmasından alan dedem hem saçımı okşuyor, hem de "bir daha alırım bitince, ye! " diyordu. Adamın birisi elinde keser tahta şimşir bir ağaçtan yapılı sandığın içindeki koz helvası olduğunu öğrendiğim, işi bitince tülbentle üzerini örttüğü helvayı keserken, sıradakiler helvayı yarım ekmeğin içine koydurup bir köşede yemeğe gidiyorlardı. 

Bu çarşıda herkes birbirine benziyordu. Kadınların hepsi kırmızılı beyazlı peştamallar, başlarında beyaz tülbent, yaşmak çoğunun sırtında bir küfe, aldıklarını köye taşıyorlardı. Erkeklerin hepsinin başında gri siyah renkli terlik (kasket),beyaz mintan (gömlek) ve ceket. Herkes tanıdık, herkes akraba sanki. Hepsi birden konuşuyor, hepsi birbirine aynı anda yanıt veriyordu sanki. Annemin babası olan dedemin de mağazasına gittik. Fındık alıp sattığından mağazada koca bir kantar vardı. Ben oynarken dedem ’çık bakalım kaç kilo olmuşsun, tartayım seni’ dedi. Yoksa elinde tuttuğu avuç büyüklüğünde bir yaylı aleti gösterip, kulağından asıp bununla mı tartayım diye beni biraz korkutup gülmeye başladı. Babamlar da bir şeyler aldılar ve köye gıcırtılı sesler çıkartan, yol demeye bin şahit lazım gelen taşların üzerinde sanki atlarcasına giden jipin arkasındaki karşılıklı iki tahta sıraya dizilip çıktık köye. Belki köyde bir ay kaldık ama o jipe bu arada en az 5-6 kere köyden inmemize rağmen bir kez de dönüş günü bindik. Hep, herkes gibi yürüyor, ben yorulduğumda, kadınlardan biri beni sepetinin içine koyup öyle gidiyorduk çarşıya….. 

 

 

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com

Yorum yazabilmeniz için Üye olmanız gerekmektedir. Üye Girişi yapmak için tıklayınız.

E-Ticaret Sitemiz ve Sayfa Kısa Yolu

Sosyal Medya Sayfalarımız

Diğer Web Sitelerimiz