Şiirde ilk yıllarım (3)

1978 yılı başında Barış, bir edebiyat dergisi tasarısıyla çıka geldi. Adını da o önermişti: “Devrimci Savaşımda Sanat Emeği”. Yalnızca edebiyata değil, öteki sanatlara da yer verecekti. Derginin yazı işleri müdürü olmamı istedi benden. Yirmi iki yaşındayım, biraz korkağım ama hevesle kabullendim bu görevi. Tehlikeli bir işti o dönem böyle bir görev. Dergideki bir yazıdan yedi buçuk yıl hapsi basıveriyorlardı.

Şiirde ilk yıllarım (3)

....

1978 yılı başında Barış, bir edebiyat dergisi tasarısıyla çıka geldi. Adını da o önermişti: “Devrimci Savaşımda Sanat Emeği”. Yalnızca edebiyata değil, öteki sanatlara da yer verecekti. Derginin yazı işleri müdürü olmamı istedi benden. Yirmi iki yaşındayım, biraz korkağım ama hevesle kabullendim bu görevi. Tehlikeli bir işti o dönem böyle bir görev. Dergideki bir yazıdan yedi buçuk yıl hapsi basıveriyorlardı. Ama 1978 yılı umutlu başlamıştı. Ecevit başbakan olmuştu, korku biraz azalmıştı. Büro olarak önce avukat ve yazar Orhan İyiler’in Ankara caddesi No: 38 Tasvire Han’ın üçüncü katındaki bürosu gösterildi. Bir süre bu odada çalıştık.

Derginin künyesinde, Sahibi: H. Barış Pirhasan, Sorumlu Yönetmen: A. Turgay Fişekçi, Yazı Kurulu: A. Kadir – Asım Bezirci – Orhan Taylan – Ataol Behramoğlu – Barış Pirhasan yazıyordu. Yazı kurulu toplantılarında bu isimlerden A. Kadir bulunmazdı. Buna karşın benim dışımda Ali Taygun, Erdal Alova vardı; zaman içinde sinemacı Erhan Sökmen, karikatürist Engin Ergönültaş, Ankara’dan geldiği zamanlar Yaşar Miraç da yer aldı.

Beş bin basılan ilk sayı geniş ilgi gördü. Bu ilgide Orhan Taylan’ın Türkiye’de 1930’larda yapılan heykellerde Nazi heykelciliği izlerinin olduğunu gösteren yazısı çok etkili olmuştu.

Üçüncü ayın sonunda Klodfarer caddesi 38 numaradaki üç katlı binanın birinci katını tutarak bağımsız bir büroya kavuştuk. Salonun ortasına kendi ellerimizle kocaman bir masa yaptık. Evden getirdiğim bir perdeyi de masa örtüsü olarak kullandık. Yazı kurulumuz artık bu masa çevresinde toplanıyordu.

Derginin üretim süreci tamamen benim üzerimdeydi. Dergimiz Kurt İş Hanının bodrum katındaki Ağaoğlu Yayınevi tesislerinde basılıyordu. Henüz ofset yaygın bir baskı biçimi değildi. Dergi sayfaları kurşun satırlar olarak diziliyor. Sonra iplerle bağlanıp sayfalar oluşturuluyordu. Bir satırda bir harf yanlışı bulmanız, o kurşun satırın yeniden dizilmesini gerektiriyordu. Dergi hazır olduğunda mücellithaneden yukarıya hamallar sırtlarında taşıyor, sonra tuttuğum bir at arabasına yüklüyorlardı. At arabasında arabacının yanına oturup Cağaloğlu Meydanına çıkıyor, Divanyolu’na doğru, şaklayan kırbacın ve asfalt yolda çınlayan dalların çıkardığı seslerin coşkusu içinde büroya geliyordum. Günlerim büro ile matbaa arasında geçip gidiyordu.

Bu arada kızkardeşimin de üniversiteye girmesiyle annem de İstanbul’a taşındı. Fatih Malta’da, Darüşafaka Caddesi, Otlukçu Yokuşunda üç katlı bir evin orta katında annem ve kızkardeşimle birlikte oturmaya başladım.

16 Mart 1978 günü İstanbul Üniversitesi ana kapısı önünde öğrencilerin üzerine bomba atıldı; yedi öğrenci öldü elli kadarı yaralandı. O gün öğrenciler üniversiteyi işgal ettiler. Ben de okula gittim. İkinci sınıf derslerini gördüğümüz amfide sabaha kadar oturduk. Yabancı Diller Yüksekokulu’nda öğrenci olan kızkardeşim de oradaydı. Önce hastaneye gidip yaralılara kan vermiş, sonra da okula dönmüşler.

Fatih’te Asım Bezirci ile yakındı evlerimiz. Sık sık uğruyor, bu dünyanın en çocuksu insanından hayat üstüne öğütler alıyordum.

Çoğu günler Fatih Camisinin geniş avlusundan geçip Şehzadebaşı’na, oradan Beyazıt Meydanı ve Kapalıçarşı’dan Cağaloğlu’na yürüyordum.

Bir sabah çok fazla kar yağmıştı. Fatih’ten Cağaloğlu’na kadar hiç araba görmeden inanılmaz bir sessizlik içinde yürümüştüm ve o sessizlik hiç silinmeden öylece kaldı içimde.

Dergi Yazı Kuruluna kendi şiirlerimin basılmasını ancak 5. sayıda önerme cesareti bulabildim. İki şiirim yayımlandı o sayıda.

Bir gün büroya Asım Bezirci ile birlikte Behçet Necatigil geldi. Tanıştırdı bizi Asım Ağabey. Necatigil, “Okudum şiirlerinizi, sizi tanıyorum,” dedi. Sonra da özür diler gibi, “eskiden dergileri baştan sona okurdum ama artık yaşlandım, yalnızca şiirleri okuyabiliyorum,” dedi.

İlk sayıların düzelti işlerini tek başıma yaptım ama dergide biraz fazla düzelti hatası çıkıyordu. Bu işi Cumhuriyet gazetesinde yapan Refik Durbaş’tan yardım alalım düşüncesi ortaya atıldı.

Refik’le o işten çıktıktan sonra dergi bürosunda yazıları karşılıklı okuduk bir süre. Okuma bitince Aksaray’a kadar yürüyor, buradaki sonsuz genişlikte meyhanelerle dolu alana dalıyorduk. Refik’ten tek bir mezeyle uzun uzun içki içmesini öğrendim o çarşıda.

1978’e ilişkin unutamadığım bir gün de Ataol ile Ludmilla’nın evlilik günüdür.  Gecesinde sınırlı bir arkadaş grubuyla Ayazpaşa’daki Cennet Bahçesi’nin lokantasına gitmiştik. Bir de fotoğrafımız olacak o geceden. Gecede Ali Taygun farklı dillerde konuşma taklitleri yaparak gülmekten öldürmüştü hepimizi.

Önce kendini, “Şimdi de aramızda bulunan Sovyet elçisi konuşacak” diye takdim ediyor, sonra da ancak Rusça bilenlerin Rusça olmadığını anlayabileceği ama Rusça bilmeyen herkesin Rusça olduğuna inanacağı seslerden oluşan bir konuşma yapıyor, konuşmanın içinde de gerçeklik duygusu katmak için Ataol ve Ludmilla isimlerini geçiriyordu. Aynı konuşmaları çeşitli dillerde tekrarladı gece boyunca.

1979’a girildiğinde Ecevit hükümetine duyulan umutlar tükenmiş, her gün sokaklarda vurulan insanların haberleri içimizi ürpertiyordu.

Ataol bir gün büroya elinde bir tomar şiirle geldi. Ahmet Erhan’ın,

 

Çiçekçi bana bir gül ver

Sevgilime değil, bir ölü için

 
diye başlayan şiirini okudu. “Öyle güzel ki, bu şiirleri ben yazmış olmayı isterdim,” dedi.

Büroya gelip gidenlerle bir çok yazar tanımıştım. Kendimi artık edebiyat dünyasının içinde görüyordum. İlk gençliğimden beri hayranlık duyduğum İsmet Özel’in gelişleri beni daha çok mutlu ediyordu. Siyasi düşünceleri değişmiş, başka akımlara kaptırmıştı kendini. Belki de o cephede kendine pek arkadaş bulamadığından sık sık uğruyordu büromuza. Hem güleryüzlü, hem güzel konuşuyor hem de ilginç tartışma konuları atıyordu ortaya.

Bir gün sigara içenlere çıkıştı, siz ne biçim solcusunuz, tütün emperyalizmin bir silahıdır, tütün içerek onun aleti oluyorsunuz gibi şeyler söyledi.

Birkaç gün sonra Galata Köprüsü’nde, uzaktan gördüm onu. Sigarasının dumanını öyle keyifle savuruyordu ki, bir süre hayranlıkla baktım arkasından.

1979 Şubatında okulu bitirince gelecek konusunda da kafamda türlü düşünceler dönmeye başladı. Aslında ne yapacağımı, nasıl bir hayatım olacağını bilemiyordum.

Okulda Ceza Usul Hukuku kürsüsüne bir asistan alınacağı duyurusunu görünce başvurdum. Almanca bilen biri alınacaktı. İkinci sınıftayken bir yıl Goethe Enstitüsünün Alman Lisesindeki kurslarına gitmiş, temel Almanca’yı öğrenmiştim ya da öğrendiğimi sanıyordum.

Kürsü başkanı Prof. Öztekin Tosun da sevdiğim bir hocaydı. Okuldaki en yakından tanıdığım hoca olan Rona Serozan’a gidip durumu anlattım. O da beni Öztekin Tosun’un odasına götürüp tanıştırdı.

Sınavda sekiz on kişi kadardık. Benim önüme 1873 baskısı Almanca bir Ceza Usul Hukuku kitabı koyup rastgele bir sayfasını açıp çevirmemi istediler. Tutuklamayla ilgili bir konuydu ama beceremedim tabii. Daha sınav sonlanmadan Fransızca bilenlerden birinin alındığı açıklandı.

1979 Yazında yaptığım kısa süreli iki yolculuk beni derinden etkiledi. İlki Hacıbektaş Şenliği’ni dergi adına izlemek içindi. Ataol ve lise yıllarımda hayran olduğum Bekir Yıldız’la birlikte geldik. Kalacak fazla bir yer yoktu. Bana lisenin yatakhanesinde bir yer düştü.

Akşamları açıkhavada yapılan semah tötenlerini çok etkileyici buldum. Gençlerden çok çıplak ayaklı kadın ve erkekler ortada semah dönüyorlardı. Sonra şiirler de okundu.

Gündüz de belediyenin sağladığı bir minibüsle bağlar içinde kıvrıla kıvrıla, Kızılırmak kıyısında dura kalka Kapadokya’yı dolaştık.

Sonra da ilk kez gördüğüm Marmara Adasına geldim. Tiyatrodan arkadaşım Özden’in anne ve babası beni çok severlerdi; onların misafiri oldum. Adanın doğası; çınarları, denizi, dağları bana yeni şiirler yazdırdı.

Aynı günlerde Ankara’dan gelen Yaşar Miraç, kâğıt yokluğu nedeniyle kitap basılamadığından, yaratıcı bir çözümle, genç ozanların ilk kitaplarını basacağı Yeni Türkü Şiir Yayınlarını kurduğunu açıkladı. Bulduğu çözüm, hastaneleri dolaşıp röntgen filmlerinin saklandığı renkli kâğıtları toplayıp bunlara el kadar büyüklükte küçük şiir kitapları basmaktı. Bu dizinin beşinci kitabı olarak Aralık 1979’da içinde on üç şiirimin olduğu, 8 x 11,5 cm. boyutlarında, otuz iki sayfalık Karda Işıltılar adlı ilk kitabım yayımlandı. Kapak ve iç sayfalarında Çerkez Karadağ’ın desenlerinin olduğu kitabın arka kapağında ise on sekiz yaşımda Hukuk Fakültesi bahçesinde çekilmiş bir fotoğrafım yer alıyordu.

Kâğıt yokluğu o denli derindi ki, önde gelen yayınevlerinden MAY Yayınları’nın sahibi Mehmet Ali Yalçın, yayıncılar adına Kültür Bakanından kâğıt talebinde bulunurken bakanın odasında kalp krizi geçirip ölmüştü.

Aziz Nesin, bir televizyon programında kâğıt bulmanın zorluklarından söz ederken, bizim kitaplarımızı gösterip, “Bakın kâğıt yokluğundan genç şairler neler yapıyor” demişti.

*

1980’e girerken, dergi çevresindeki hemen herkes ölüm tehdidi altındaydı. Barış, evine telefon eden belirsiz kişilerce ölümle tehdit edilmiş, büroya gelemez olmuştu. Bir süre sonra da birkaç ay kalacağı Almanya’ya gitti.

Öteki yazı kurulu üyelerini de daha az görür olmuştum. Dergi bütünüyle üstüme kalmıştı. Bir de banka kredisi vardı düzenli ödenmesi gereken. Neyse ki bütün ödemelerimizi aksatmadan gerçekleştirdim, dergiyi 1980 Eylülüne dek düzenli yayımladım.

12 Eylül günü Balıkesir’de, ağabeyimdeydim. Bir gün önce pasaport almıştım. Berlin’de bir kültür şenliğine katılacaktım.

Sokağa çıkma yasağı biter bitmez İstanbul’a döndüm. Dergi bürosuna geldim, kapı mühürlenmişti.

Böylece Sanat Emeği dergisi serüveni son buldu. Ancak 1978’de açılmış, sürmekte olan bir davam vardı, derginin 8. sayısında komünizm propagandası yapıldığına dair. Dergide çıkan metin daha önce başka bir davada yargılanıp aklanmıştı. Bu nedenle benim davanın da düşmesi kesindi.

*

Bir iki ay ortalıkta amaçsız dolaştım. Yine ne yapacağımı bilmiyordum. Bir iki avukatlık önerisi oldu, hiç içimden gelmedi.

Ağaoğlu matbaasının sahibi Mustafa Kemal Ağaoğlu, YAZKO’yu (Yazarlar ve Çevirmenler Yayın Üretim Kooperatifi) kurmuştu. Kasım 1980’de Yazko Edebiyat Dergisi yayına başlamıştı. Derginin başında da Nâzım Hikmet’in üvey oğlu Memet Fuat vardı.

Mustafa Kemal, bu dergide birlikte çalışmamı istedi. Memet Fuat’ı ilk görüşüm, Ağaoğlu Matbaasının Kurt İş Hanının bodrum katındaki bürosunda bir masa başında oldu. O denli temiz bir gülümseyişi vardı ki, bir anda yakınlık duyuverdim.

Mustafa Kemal, dergi çalışmaları için Cağaloğlu Meydanı’ndaki Atasaray Han’ın 206 nolu odasını tuttu bize. İki de masa koydu içine. Böylece Memet Fuat’la aynı odada, yan yana iki masada çalışma serüvenimiz başladı. Memet Fuat’tan hem şairler ve şiir üstüne hem de özellikle Nâzım Hikmet üstüne o kadar çok şey dinledim ki, şiir kültürüm neredeyse onun yanında biçimlendi.

12 Eylül baskı döneminin ilk aylarında bütün dergiler, dernekler, partiler kapatılmış olduğundan küçük büromuz bir anda her görüşten aydın ve sanatçının uğrak yeri oldu. Başka bir dönemde bir arada göremeyeceğim çok sayıda yazarla Yazko’da tanıştım. Herkesin herkesle yakın olduğu olağanüstü bir dönemdi. Yazar ve sanatçıların, koşullar uygun olduğunda nasıl bir arada çalışıp yaşayabildiklerini görmek çok hoşuma gidiyordu.

Aynı günlerde Nişantaşı’ndaki Akademi Kitabevi’nin ilk kitaplarını henüz yayımlamamış genç yazarlar için Akademi Kitabevi Ödüllerini düzenlediğini gördüm. Küçük el kitabımın ilk kitap sayılmayacağını düşünerek o güne dek yazdığım şiirleri bir araya getiren dosyamı hazırlayıp gönderdim. Ödüller açıklandığında kuşağımın iki şairi; Ozan Telli ve Murathan Mungan’la birlikte şiir dalında “Başarı Ödülü” kazandığımı öğrendim.

Ödül töreni Cağaloğlu’nda, Gazeteciler Sendikası salonunda yapıldı. Törenin sunucusu Sennur Sezer’di. Sıram gelince sessizce çıkıp ödülümü aldım.

Öykü dalında ödül kazanan Nursel Duruel, İstanbul Radyosunda çalışıyordu. Bir programına davet etti.

Bu arada Yaşar Miraç, Yeni Türkü Şiir Yayınlarını yeni bir düzenle sürdürmeye karar verdi. İlk kitabım Karda Işıltılar, 1981’in Mart ayında Dilek Ulusoy’un (Demirci) desenleriyle yayınevinin ilk yapıtlar dizisinin dördüncü kitabı olarak yayımlandı.

Yaşar Miraç, ilk altı kitabı, kurdeleli, güzel bir paketle, kolundaki sepete doldurup Cağaloğlu’nda epey sattı. Basında da ilk yapıtlar dizisi geniş yer buldu.

Aynı günlerde Yazko, Cağaloğlu Meydanı’ndaki büyük bir binayı kiralayıp burayı kitabevi yaptı. Uğradığımda burada da kitapların iyi satıldığını öğreniyordum. Bir gün benimle tanışmak isteyen bir okurumun telefonunu ilettiler. Funda Çetin adlı bir hukuk fakültesi öğrencisiydi. Buluştuğumuzda kitabımdaki bütün şiirleri ezbere okuyarak şaşkınlık içinde bıraktı beni.

Karda Işıltılar’ın iki bin beş yüz adetlik ilk basımı bir yılda tükenerek sanırım kırk yılı aşan ozanlık yaşantımın en çok satılan kitabı oldu.

1978’de Sanat Emeği dergisi için açılan ve kesin aklanmayla sonuçlanacağını düşündüğüm dava 1980’de Sıkıyönetime devredilmişti. İlk duruşmaya gittim Selimiye Kışlası’na. Sonraki duruşmada da komünizmi basın yoluyla övme suçundan bir buçuk yıl hapse hüküm giydim. Haber 16 Mayıs 1981 günkü Cumhuriyet gazetesinde yayımlanınca çevremden gizleyebilmem olanaksızlaştı. Anneme yutkuna yutkuna durumu açıkladım.

2017

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com