Vazgeçebilmek

Vazgeçebilmek / Mehmet Uhri / Harf Tamircisi / Bilgi Peşinde /Derinden gelen Latin müziklerine takılıp bakındığımı görünce kafenin sahibesi “aradığınız yer burası olmasın? diye sordu. O Pazar sabahı kafenin tahta masa ve sandalyeler ile dolu bahçesinde çayını yudumlayıp gazetesini okuyordu. “Nereyi aradığımı bilmiyorum. Biraz dolaşmak istemiştim” diye yanıtladım.

Vazgeçebilmek

Derinden gelen Latin müziklerine takılıp bakındığımı görünce kafenin sahibesi “aradığınız yer burası olmasın? diye sordu. O Pazar sabahı kafenin tahta masa ve sandalyeler ile dolu bahçesinde çayını yudumlayıp gazetesini okuyordu. “Nereyi aradığımı bilmiyorum. Biraz dolaşmak istemiştim” diye yanıtladım.

Bahara hazırlanıyordu, Ankara. O sabah pussuz güneşli havayı görünce yollara vurmuştum. Denizin olmadığı, göz alabildiğine denizin görülmediği yerlerde hep aynı hisse kapılırdım. Tarifi zor tutsaklık, sıkıntı, gitmek isteyip de gidememe, bir tür yarı açık cezaevi eziyeti, sanki. Gerçi, tatil günleri gidilen alışveriş merkezlerinde de çok kez aynı hisse kapıldığım olmuştur.

“Dinlemeyi arzu ettiğiniz bir müzik varsa yardımcı olalım” dedi kafenin sahibesi. Kapının az ilerisinde duran dolabı gösterdi. Yüzlere “CD” den oluşan koleksiyon vardı, dolapta. “Charlie Haden, Missouri Sky albümü var mı?” diye sordum.

Birkaç dakika sonra istediğim namelerle kahvemi yudumluyor, kitabımı yanıma almadığıma hayıflanıyordum. Kafenin bahçesindeki çam ağacının güneşle yaptığı gölge oyunlarına dalmıştım. Yanımdaki masada üniversiteli olduğunu zannettiğim çift az önce çıktıkları film üzerine yüksek sesle tartışıyorlardı. Kız her fırsatta filmde yaşananlar ile ilişkileri arasında benzerlik kurmaya çabalıyordu. Delikanlı ise durumdan rahatsızlığını hissettirerek “beni bu işe karıştırma, bu filmi görmeyi sen istedin” dedi. Sustular. Tatsızlık çıkacak gibi görünüyordu.  

Arka masada dört kişilik aile oturuyordu. Baba gazeteye, anne ise gazetenin ekine dalmıştı. Çocukların biri biriyle dalaşması olmasa ortalığa sessizlik hakim olacaktı.
Masadaki vazonun içinden yüzünü gösteren frezyanın kokusu geldi, esintiyle beraber. Kesilmiş olmasına rağmen canlı ama ecelini bekler hali vardı, frezyanın. Yine de tahta masalar, sandalyeler, çam ağacının görkemli gövdesi o frezyanın canlılığı kadar gerçek değildi sanki.  

Kanser hastalığı tanısı almış bir hastanın yakınının sözlerini anımsadım. “Desene doktor bey, ağabeyim kesme çiçek gibi oldu. Vazoda tutup suyunu değiştireceksiniz. Gittiği kadar gidecek öyle mi?” demişti. Birilerine kesme çiçek hediye etmekten hep ürktüğümü düşündüm.

Frezyası, masaları, ağacı, müziği insanları ile sanki sahil kasabasında olduğum hissine kapılmıştım. Kafe sahibesini Ankara’nın içinde bu denli sahil ortamı oluşturabildiği için kutladım. Gülümsedi ve kafenin girişindeki “Tenedos Music Shop” yazan tabelalarını gösterdi. Bozcaada’nın mitolojik adını Ankara’da görmek şaşırtıcıydı. Hanımefendi eşiyle beraber Bozcaada tutkunu olduklarını, ada ortamını yapay da olsa beraberlerinde getirdiklerini anlattı.
- Burası bizim adamız. Ancak sera bitkisi gibi narin, köklenemiyor bir türlü. Malum, buraların havası karasal iklim. Bu iklimin insanı da karasal oluyor pek anlamıyorlar adalı olmaktan.
- Bu karasal insan dediğiniz nasıl oluyor?

- Hani denizin kıyısında yürür, bazen açılır gider veya açılıp gideceğini bilirsin de gitmezsin ya. Buraların insanında o yok. Kendini bırakıp açılmayı, uzaktan dışarıdan yaşamayı bilmiyor, aramıyorlar. Olanın çevresinde dolanıp sahipleniyor, vazgeçmeyi de bilmiyorlar. Karasallık böyle bir şey işte.

- Peki ya Bozcaada. Oranın insanları nasıl?
- Oraya zaten vazgeçmişler geliyor. Kendini ana karada bırakıp özgür ruhlarını gezdirmeye çıkaranların mekanı, Bozcaada. Kimse kimseyle uğraşmaz oralarda.

Bir kahve daha rica ettim. Yan masada oğlanla kız az önceki suskunluğu sevgiye dönüştürmüş el ele, yüz yüze bakışıyordu. Yanlarına sokulan tekir kedi kuyruğunu kızın sandalyesine sürtüp ilgi çekmeye çabalıyordu. Arka masada çocukların afacanlıkları ile artan hareketlilik hissediliyordu. En azından gazeteler kenara bırakılmıştı.  

Güneşin buluta girmesi ile esinti hızlandı. Masadaki frezyanın kokusu yine ada esintisi gibi yükseldi sonra kayboldu. Başlayan Nisan yağmurundan kaçıp kapalı alana doluştuk. Bir tek kızla oğlan kaldı dışarıda bir de masalardaki Frezyalar. El ele öylece durdular, yağmurda. O gün, vazgeçebilenler için adaya bahar gelmişti.  

MEHMET UHRİ

 

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com


Yorum yazabilmeniz için Üye olmanız gerekmektedir. Üye Girişi yapmak için tıklayınız.

E-Ticaret Sitemiz ve Sayfa Kısa Yolu

Sosyal Medya Sayfalarımız

Diğer Web Sitelerimiz