Ankara Yürüyüşü 1

Selçuk Esen "İTÜ’lü yıllarımın en önemli olaylarından biri olan 460 km’lik Ankara yürüyüşüne dönmek ve bu yürüyüşü biraz daha detaylı olarak anlatmak istiyorum."

Özel Üniversitelere ve Yüksek Okullara Tepkiler ve ANKARA Yürüyüşü.

İTÜ’lü yıllarımın en önemli olaylarından biri olan 460 km’lik Ankara yürüyüşüne dönmek ve bu yürüyüşü biraz daha detaylı
olarak anlatmak istiyorum.

1965-66 yıllarında ülkede bir özel üniversite furyası başlamıştı.

Herkesin en temel insani hakkı olan eğitim, ticari bir meta haline getirilmiş ve her köşe başında bir üniversite açılmaya başlamıştı. En çok açılmaya çalışılan fakülteler ise mühendislik dalına yönelikti. Hemen herkesin karşı çıktığı bu durum giderek yayılıyor, hiçbir kural tanımadan kanserli hücre gibi büyüyordu.

Bu çakma üniversitelerin öğretim üyelerinin çoğu İTÜ kökenliydi. Bu durum bizi daha da çok sıkıyor, geriyordu, özel okullarda verilen derslere, sınavlara ilişkin öylesi inanılmayacak şeyler anlatılıyordu ki her gün yeni bir olay gündem maddesi oluyordu. 

1960’lı yılların ÎTÜ geleneklerinden birisi de; eylül ayında akademik açılış ile ders yılına başlamaktı. Maçka Maden Fakültesindeki Gazi Mustafa Kemal Salonunda tüm öğretim üyeleri akademisyen cüppeleriyle sahnede olurlar ve protokoller çerçevesinde töreni sürdürürlerdi. Tören de öğrenci Birliği Başkanı da konuşma yapardı.

1967 yılı töreni de bu çerçevede başlayarak devam ediyordu. Ancak öğrenci Birliği Başkanı olarak Haşan Yalçın’ın konuşmasıyla salona bir bomba düşmüş gibi oldu. Tüm sahnedeki akademisyenler bulundukları yeri aceleyle terk etmişler, salonda da büyük bir kargaşa başlamıştı. Ama öte yandan salon alkıştan yıkılıyordu. Olay şuydu; bizler o an sahnede bulunan Makina Fakültesi profesörlerinden birinin, özel okulda verdiği notların çizelgesi ile ITÜ’de verdiği aynı dersin not çizelgesini ele geçirmiştik. Haşan Yalçın bu iki listedeki sonuçları, elindeki listeleri sallayarak okuyordu. ITÜ’de bu dersten geçenlerin sayısı yüz kişide beş kişiyken, özel üniversitede geçenlerin sayısı doksan kişiydi. Bu olay salonda ve tüm üniversite çevrelerinde bomba tesiri yapmış, günlerce konuşulup gazetelerde yazılmıştı ama ÎTÜ’lü öğrencilerin gerilimi bir nebze de olsa inmişti. Özel Üniversiteler açılması konusuna sıcak bakan arkadaşlarımızı da saflarımıza katmıştık. Bu olaydan sonra bir daha akademik açılış yapılmadı. Biz öğrenciler alternatif açılışlar yaptık.

Bu olay İTÜ ve diğer mühendislik üniversiteleri olan Yıldız Akademisi (DMMA), İTÜ Teknik Okulu ve Yıldız’ın gece bölümü ile birlikte yapacağımız uzun Ankara yürüyüşümüzün de mayasını oluşturdu. Tepkilerin giderek daha da büyümesinin nedenleri yalnızca bir eğitim eşitsizliği olmaktan çıkmıştı, özel üniversitelerin öğrencileri bizlerin kaldığı yurtlara da yerleştirilmeye ve kaydedilmeye başlamıştı, öğrenci yurtlarına alınacak öğrenciler, Kredi Yurtlar Kurumu tarafından bir
liste ile belirlenirdi. 

1967 yılı Haziran ayında Kredi Yurtlar Kurumu Genel Müdürlüğü tarafından böyle bir liste İTÜ Yurduna gönderilmişti; alınacak öğrenciler arasında on dört özel yüksekokul öğrencisi bulunduğu böylece anlaşılmıştı. Buna engel olmak için İTÜ Öğrenci Birliği olarak bir bildiri yayımlayarak, bildiriyi Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a ve Milli Eğitim Bakanı’na gönderdik. Yurtlar Kurumunun kararında ısrar etmesi karşısında yurt öğrencileri yurt yönetimine el koydular.

Yurt öğrencileri karşı çıkış gerekçelerini şöyle anlatıyorlardı: "Biz burada canımızı dişimize takıp okumak, öğrenmek için gayret sarf ediyoruz, öte yanda, özel okula senede 6 bin lira aidat ödeyen zengin çocukları uydurma dilekçelerle yurda başvurup ayda 40 lira ödeyerek burada kalma hakkını kazanıyor, böyle olunca da gerçek ihtiyaç sahibi öğrenci dışarıda kalıyor, yatacak yer bulamıyor. Madem bir genç yılda 6 bin lira verip özel okula girebilecek durumdadır, o halde kendi ikamet olanaklarını kendisi temin etmeli, fakir ve olanaksız öğrencilerin haklarına el uzatmamalıdır.”

Gümüşsüyü yurdunun girişi ve koridorları, boykotu belirten dövizlerle donatılmıştı. “Bu yıl ilk hedefimiz, bozuk düzenin en fazla sarkan yanı olan özel okullar olacaktır, özel okullar bir gün devletleştirilecektir"

Türkiye’nin her yanında konuya ilişkin eylemler, üniversitelerde boykotlar yapılıyor, çatışmalar oluyordu. Yıldız Teknik Okulu akşam kısmına devam eden yüz öğrenci, 6 Kasım 1967 Pazartesi gecesi derslere girmediler, boykot kararı aldılar. Benzeri eylemler birçok yerde sert bir biçimde sürüyordu.

Olayların gelişmesini anlatmadan önce, özel okulların bir eğitim kurumu niteliğinden öte bir ticarethane kimliğine bürünerek çoğalmasına ilişkin bir ön bilgiyi aktaracağım. Konunun anlatılması ve anlaşılması açısından bunun yararlı olacağını düşünüyorum.

"Anadolu'da ilk özel okullar, OsmanlI İmparatorluğu döneminde, 1869 yılında çıkarılan Maarlf-i umumiye Nizamnamesi İle kurulmaya başlamıştı. 1920'II yıllara gelindiğinde, lise eğitimi vermek ve misyonerlik faaliyetlerinde bulunmak amacıyla Anadolu'da kurulmuş Amerikan, İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Ermeni ve Rum, 400'e yakın okul vardı." 

Arkadaşımız Dr. Uygur Kocabaşoğlu “Kendi Belgeleriyle Anadolu'daki Amerika" kitabında, 1900 yılının başlarında Anadolu'daki Amerikan okullarında 17 bin 500 öğrencinin öğrenim görmekte olduğunu belirtmektedir. Bu arada iki tane de yüksekokul kurulmuş. Bunlardan İlki 1863'de kurulan, şimdiki adıyla Boğaziçi Üniversitesi olan Robert Koleji’dir. Diğeri ise 1876'da Antep'te kurulan Central Turkey Kolej (Merkezi Türkiye Koleji) idi. 

Ağırlıklı olarak misyonerlik faaliyetlerinde bulunan özel okulların büyük bir kısmı Cumhuriyet ile birlikte faaliyetlerini durdurmuşlar, kalanlar ise cumhuriyetin kontrolü altına girmişlerdir, "ilk özel yüksek okul, 1962 yılında kurulmuş ve 1969 yılına gelindiğinde bu yüksek okulların sayısı, on sekizi mühendislik ve mimarlık, on üçü eczacılık ve diş hekimliği, on beşi ticaret ve gazetecilik ve ikisi de güzel sanatlar yüksekokulu olmak üzere toplam 44'e çıkmıştır. 

Ankara'da ilk özel yüksekokul, Süleyman Demirel'in kardeşi Hacı Ali Demlrel tarafından kurulan zafer Mimarlık ve Mühendislik Yüksek Okulu'dur."

Ankara Yürüyüşü
“Özel Okullar Devletleştirilmelidir!"

İstanbul’da kaynayan kazan ve tepkilerin artmasıyla neler yapılması gerekir arayışları hız kazanmıştı. Mühendislik eğitimi veren üniversite, akademi ve yüksekokul öğrencileri ve örgütleri, Ankara’ya kadar yapılacak bir yürüyüş ile bir kamuoyu yaratmanın gerektiğine karar verdiler. 

Alınan kararla birlikte yapılacaklar sıralandı ve paylaşıldı; her örgüt kendi üstlenebileceğini ortaya koydu. Yürüyüşe katılacak olanların kayıtları alındı. Katılımcı sayısının üç yüz ile sınırlandırılmasının gerektiğine karar verildi. Bir gün içinde üç yüz kişilik sayıya ulaşıldı. Katılacakların konaklama, yemek, yol kıyafeti sorununun çözümünde Çetin Uygur ve ben görev aldık.

İlk olarak konaklama sorununu çözmeye karar verdik. Çetin’le ile birlikte Gazanfer Bilge Otobüs Firmasına giderek özellikle kaloriferli altı otobüs kiraladık. Otobüsler konaklama yerlerine akşam gelecekler ve yürüyüşçüler bu otobüslerde yatacaklardı. Bu sistem Ankara’ya kadar böyle sürecekti. Yol boyunca üç kez otobüsleri kullanmadık. 4. gün Bolu’da ücretini ödeyerek bir otelde kaldık, 7. gün karayollarının tesislerinde masalar üzerinde ve koltuklarda misafir olduk, 10. gün Kızılcahamam’da Belediye Başkanı bizi kaplıcalarda ağırladı. 

Otobüs ve otel ile ilgili çok sorun yaşandı. Temel sorun, bütün gün yürüyen arkadaşların otobüste gecelemelerindeki rahatsızlıktı; aynca biri ‘kaloriferi kapat' derken öteki 'aç' diyordu, biri ayağını çıkarıp rahatlamaya çalışırken, öbürü ‘kokuttun otobüsü, giy şu ayakkabılarını' diyordu. Ancak gece yaşanan bu olumsuzluklar, sabah olunca yerini yürüyüş heyecanına bırakıyor, bütün olup bitenler yürüyüş sırasındaki şakalaşmaların kaynağı olup çıkıyordu. Hele üç günde bir otel vb. yerde uyunmuşsa gün boyu neşe bir başka oluyordu. Bütün bunların dışında yürüyüşü karalamaya çalışanların yalanları da bir başka alay konusu oluyor, herkes gece yaşadıklarından sonra gazetelerinde 'Bunlar otobüslerle gidiyorlar'gibi yazanlara kalayı basıyorlardı.

Yol boyunca yemek sorunu ÎTÜ’nün yemekhanesi aracılığıyla çözülmüştü, özellikle öğle yemeklerimiz paketlenmiş halde konaklama yerimize gelmiş oluyordu. Sabah ve akşam yemek sorunumuz, arkamız sıra gelen bir kamyon dolusu erzakla karşılanıyordu. Erzak kamyonumuz yemekhaneye erzak verenler tarafından doldurulmuştu. Her şey çokca vardı. O kadar ki sabahları yediğimiz tahin pekmezden herkes bıkmıştı.

Kasım ayında yürüyüş yaptığımız için giysilerimizi ona göre ayarlamıştık. Ancak yürüyüş için herkese o günün en iyi yürüyüş ayakkabısı olan; Gıslaved marka 300 spor ayakkabı almıştık. Ayakkabı fabrikasına pazarlık için giden arkadaşlarımıza, fabrika çok ucuz fiyat vererek yürüyüşümüze destek vermişti. Bu spor ayakkabıları, bizi ancak üç gün götürdü. İzmit’e gittiğimizde çoğunluğun pabuçları parçalanmıştı. İzmit’i bilen arkadaşlarımızdan biri, bizi yemeniciler çarşısına götürmüş, arkadaşlarımızın bir bölümü kendilerine yemeni ya da çarık almıştı. Kızılcahamam’dan itibaren yürüyüşümüze katılan ODTÜ’lü arkadaşlarımızın dikkatini en çok bu çarıklar çekmişti. 

Yolda yağmur yağarsa diye naylon torbadan yağmurluk yaptırdık. Eni 1 metre olan plastikten 900 metre aldık ve onu 3 metrelik parçalar halinde kestirip boydan ikiye katladık. Böylece 13 metre boyunda 1 metre enindeki naylonları, yanlardan elektrikli naylon kaynak aletiyle yapıştırtıp birer adam boyu poşet yaptırdık. Kol ve kafa yerlerini yapıştırtmadık açık bıraktık; istenirse kol dışarıya çıkarılabiliyordu. Bu yağmurlukları bir kez kullandık ama çok komik bir olayın içinde kaldık. Yürüyüşü anlatırken bu olaydan da söz edeceğim...

Her şeyi tüm detaylarıyla anlatmamın nedeni, bu zor yolculuğun sıkıntılarını nasıl basit çözümlerle yendiğimizi göstermek istememdir. Ve bütün bunların arkasında koskoca bir öğrenci gençlik vardı. Yürüyüşe katılamayan arkadaşlarımızın yemeklerini her öğün gönüllüce 50 kuruş fazlaya yemeleri vardı. Yolculuk boyunca bu konuyu saptırıp ‘Rusya’dan alınan parayla bu çeşit şeyleri yapıyorlar’ safsatalarına o gün verdikleri cevapları vardı.

‘Özel okullar devletleştirilmelidir” sloganıyla düzenlenen bu yürüyüş, Türkiye’de ilk defa bir kitlesel öğrenci gençlik eylemi niteliği de taşıyordu. Üstelik bu yürüyüşü düzenleyen öğrenci örgütlerinin Türkiye’deki gençlik hareketliliği içindeki yerleri, konunun gündemdeki yeri, ilgiyi artırmıştı. Olay farklı boyutlarda değerlendirilip yorumlanır hale gelmişti. Bizlerin istediği de buydu. Konunun kamuoyunda tartışılır hale gelmesi yürüyüşten önce başlamıştı bile...

Yürüyüşümüzde yer almadan önemli destekler sağlayan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) vardı. Bir aracını acil ihtiyaçlarda kullanmak için yürüyüş boyu bizimle beraber bulundurdu. Eczacılar Odası’ndan alınan, acil durumda kullanılacak ilaç ve ilk yardım malzemelerimiz vardı. Tıp Fakültesi son sınıf öğrencisi arkadaşlarımız vardı. Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) vardı. Zaman zaman yürüyüşümüze eşlik eden sanatçılar, yazarlar da vardı. Gün boyu birlikte yürür sohbet ederdik, akşam onların ayrılması ile o güzel sohbetlerin ve birlikteliğin moraliyle gece boyu çenemiz kapanmazdı. Hatırladıklarımın içinde Fakir Baykurt, Mahmut Makal, DÎSK’ten birçok yönetici ve yaklaştığımız şehirlerin ilerici demokrat unsurları hep kafilemizin misafirleri idi. Bir tek kim yoktu biliyor musunuz; o günün Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) yoktu.

Yürüyüşün ilk günü tüm üniversitelerden gelen en az 5-6 bin kişilik bir kitle bizi Acıbadem köprüsüne kadar uğurlamıştı. Ve yürüyüş her türlü donanımımızla ve inanmışlığımızla üç yüzü aşkın gencimizin katılımıyla başlamıştı. Yürüyüşün belli bir disiplinle sürmesi çok önemliydi. Bunun sorumlusu her gün değişen farklı örgütlerin liderleri oldu. Bunlar Haşan Yalçın, Harun Karadeniz, Çetin Uygur, Taner Çakıroğlu, Sait Bülbül ve Faruk Yalnız idi. Yürüyüş önderi, o günün güzergâhındaki mola yerlerinden yiyip içmeye, yol boyu söylenen marşlara kadar her şeyle ilgilenirdi. Yürüyüş kolunda üç kişiden oluşan bir öncü ekip, beş kişiden oluşan bir artçı ekip vardı. Artçı ekip mola yerlerindeki yemek düzeni ve hastalanan yorulup yolda kalan arkadaşların sorunlarıyla ilgilenirlerdi. Bu ekibin içinde tıp fakültesi öğrencisi arkadaşlarımız da olurdu. Geride kalanları sağlık durumlarına bakarak hemen en yakın hastaneye götürürlerdi; bir bakıma işleri epey zordu, öncü ekip ise yürüyüş düzeni ve trafik sorunlarını çözerdi. Ben genelde artçı ekip içinde olmakla beraber, İstanbul ile koordinasyonu sağlamaya ve eksik gedikleri gidermeye çalıştım. Yol boyunca çıkan acil ödemeleri İTÜÖB saymanı olduğum için ben yapardım. Yürüyüşçüler, erzak kamyonumuzda çay bitmişse hemen marşlar uydurur; çay, ayran isteklerini iletirlerdi.

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com