Atın Gözünde.

“Yakınına git kızım korkma, uzaktan anlayamazsın atları” diye seslendi. Şehrin dışında piknik alanındaydık. Kızımla annemize çiçek topluyorduk. Piknik alanı çevresinde at kiralayan yaşlıca seyis uzaktan böyle seslendi bize. Gerçekten ikimiz de korkarak yaklaşmıştık, ata. Üstüne binmeyi aklımızdan bile geçirmemiştik. Bizim yaşlı seyis atın yularını tutarak yanımıza geldi. Kızıma atın yanaklarını ve burnunun üstünü okşamayı gösterdi. “Bakma sen heybetli olduğuna kedi gibi uysaldır, atlar.

Atın Gözünde

“Yakınına git kızım korkma, uzaktan anlayamazsın atları” diye seslendi. Şehrin dışında piknik alanındaydık. Kızımla annemize çiçek topluyorduk. Piknik alanı çevresinde at kiralayan yaşlıca seyis uzaktan böyle seslendi bize. Gerçekten ikimiz de korkarak yaklaşmıştık, ata. Üstüne binmeyi aklımızdan bile geçirmemiştik. Bizim yaşlı seyis atın yularını tutarak yanımıza geldi. Kızıma atın yanaklarını ve burnunun üstünü okşamayı gösterdi. “Bakma sen heybetli olduğuna kedi gibi uysaldır, atlar. Okşansın, sevilsin ilgilenilsin isterler” dedi. Binmek isteyip istemediğini sordu.

Doğrusu kızım benden cesaretliydi. Biraz sonra atın sırtında piknik alanının çevresinde seyis ile birlikte yürüyorlardı. Atın üstünde mutluluk çığlıkları atıyor, annesine uzaktan el sallıyordu. O yıl sonbahar uzun sürmüştü. Nefis bir pastırma yazı yaşıyorduk. Yürürken laflamaya başladık. Otoriter havası vardı, bizim seyisin. Önce o beni sorguya çekti. Memleketimden, ne iş yaptığımdan hangi semtte oturduğuma kadar ifade verdim. Sonra, Çerkez kökenli olduğunu sülalesinin kuşaklar boyu atçılık ile uğraştığını anlattı. Dedesinin padişahın süvari alayının atlarına baktığından biraz da övünerek söz etti. Bir süre yürüdükten sonra durdu, atın koşumlarını kontrol etti. Sonra kafasına kaldırıp “Saraçhane diye bir semt vardır, İstanbul´da. Adı nereden gelir bilir misin?” diye sordu. “Semti biliyorum ama adının anlamını bilmiyorum” diye yanıtladım.

Sessizce bir süre daha yürüdük. Atlar ve arabalar ile ilgili koşumları yapıp satanlara saraç dendiğini, Saraçhane semtinin eskiden o mesleğin ustaları ile dolu olduğunu anlattı.

Kederli bir ifade ile “insanlar atlardan uzaklaştıkça bu meslek de unutuldu. Asıl mesleğim saraçlıktı ama bir iki dükkan dışında koca İstanbul´da saraç kalmadı. Güneşi gören kar gibi eridi gitti, ata mesleği” dedi.

-         Yine de vazgeçmemişsin atlardan.
-         Nasıl vazgeçeyim beyim. Onlar dünyanın en güzel canlıları. Onlar insana benzemez, dürüst, sadık, insan canlısıdır. Gözünden anlarsın ne hissettiklerini.
-         İnsanlar öyle değil mi?
-         Belki eskiden öyleydi. Ama şimdi herkes kendi gemisini yürütme, kimseye bulaşmama muhtaç olmama sevdasında. İçi dışı bir insan makbul değil artık. Atlar da yok ki hayatlarında onlara dürüstlüğü göstersin.

Gerçekten de eskiden hayatın parçası olan atların ortalıkta hemen hiç kalmadığını fark ederek sordum;
-         Ne oldu bu atlara? Neden artık görünmüyorlar?
-         Bildiğin hikaye. Atlar can dostuydu insanların ama esasında ulaşım aracıydı. Hayat hızlanınca atlar eşlik etmek istemediler bu saçmalığa. Turistik faytonlar dışında at ve ilgili ne varsa gündelik hayattan çıktı, gitti.  
At ile ilgili deyimler geldi aklıma. Doludizgin gitmek, dizginlerinden boşanmak, gemi azıya almak, şaha kalkmak, topuklamak gibi deyimleri günlük hayatta sık kullanıyorduk, ama atları unutmuştuk. Bizimkinin yarasını deşmiştim, biraz öfkeyle sürdürdü sözlerini;     
-         Şimdi varsa yoksa arabalar. Eskiden insanlar atlarının güzelliği, doruluğu ile övünürdü şimdi bu işi arabalar görüyor. Bilmem kaç beygir motor olduğundan tut markasına modeline kadar konuşuluyor, arabalar.
“Zaman değişiyor, uyum göstermek gerekiyor herhalde” diyecek oldum. Yüzüme baktı, gülümsedi, atın gözünü işaret ederek;  
-         Zaman değişiyor diye her şey mi değişti? Kendini kandırıyor insanlar. Eskiden herkes kendi boyuna posuna, huyuna göre at seçer, ona binerdi. Şimdi onun yerini arabalar aldı ama kimse kendine bakmadan her tür araca binebileceğini sanıyor.
-         Nasıl yani?
-         “At binicisine göre kişner” derlerdi eskiden. Şimdi herkes her arabaya binebileceğini sanıyor. Ondan sonra gelsin trafik kazaları.
Bu arada atın sırtındaki kızımdan şen kahkahalar yükseliyordu. Bizim seyis atı işaret ederek;
-         Beyim hiç atın gözüne baktın mı, sen?
-         Ne varmış atın gözünde?
-         Sana öyle bir bakar ki, kendini görürsün. Kendine bakmaktan korkanlar bakmazlar atın gözüne. Gördükleri rahatsız eder onları. Atın hüznü de neşesi de gözüne yansır. Çocuklar daha kolay anlar bunu.
Hafızamı biraz zorladım. Ne yazık ki ben de atın gözüne bakmaya çekinenlerdendim. 
-         Dahası, gözlük takarlar atlara. Hep ileri baksın, hep ileri gitsin diye taktıklarını söylerler ama kendilerinden kurtulmak için yaparlar bunu. Atın gözünde gördükleri rahat bırakmaz onları.  
“Ama hayatın hızlanması da bir gerçek. İnsanlar daha hızlı ulaşım olanaklarını kullanmak istiyor. Hızın yarattığı rüzgardan korunmak için de arabaya gereksinim var. Bunlar hayatın gerçeği” diye üsteleyecek oldum. Güldü. Kızımın attan inmesine yardımcı oldu.
Kızımın elini atın terli sırtında gezdirdi.
-         Neresi hızlanmış hayatın, kendini kandırıyor insanlar. Kalbi aynı atmıyor mu? Her gün aynı kap yemeği yemiyor mu? Daha mı az uyuyor insanlar. Bırak Allah aşkına. Kafalar hızlandı ama bedenler değişmedi. 
-         Yani?
-         Kendilerini kandırıyorlar. Bak, bak şu atın gözüne ve kendini gör. Kafalarda ne olursan ol atın gözünde sen busun, oradaki sensin. İyi bak. Gerisi hikaye.
Sustu, daha konuşmadı, bizim seyis. Bu arada kızım, topladığı yeşil otları ata yedirmeye çabalıyordu. Ne zaman ki annesi için topladığı çiçekleri de yemeğe kalktı, bozuştular. “Yeme onları, onlar annemin” diyerek koşarak yanıma geldi. Teşekkür ettim. Başıyla selamladı. Atın yularından tutarak yanımızdan uzaklaştı.

DR. MEHMET UHRİ

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com

Yorum yazabilmeniz için Üye olmanız gerekmektedir. Üye Girişi yapmak için tıklayınız.

E-Ticaret Sitemiz ve Sayfa Kısa Yolu

Sosyal Medya Sayfalarımız

Diğer Web Sitelerimiz