Son Günah

Bu da oldu!... Son günah da işlendi. Cenkhan Sandıkçıoğlu, Son Günah

SON GÜNAH!..

Bu da oldu!...                   

Son günah da işlendi.

Milyarlarca ton zehirli atık yerine bir katre daha azı denizlere salınsaydı... Kim bilir!..  Belki!.. Milyar kere milyarda bir olasılıkla doğa kendini çevirebilir, sağaltabilir,  insanlık için bir gelecek beklenebilir miydi?..

Acaba?..

Şimdi, milyarkere milyarda bir umut da kayboldu.

Ne olduysa o zaman oldu.

Milyarlarca ton zehirli atıkdan bir katre daha az olmayan atık, katran karası denizlere salındığında, her nasılsa, o ana kadar  denizlerde yaşama mucizesini gösteren son plankton da öldü. Bu, tüm denizlerde yaşayan son canlıydı.

İnsanlar neler olup bittiğini anladıklarında iş işten geçmiş, yapılabilecek bir şey, katlanılabilecek hiç bir özveri kalmamıştı.

Bir katre daha az değil, milyarlarca ton zehirli atık denizlere atıldığında sonuç, hemen kendini gösterdi:

Alaca karanlık olan hava, daha da karardı, zifiri karanlık, göz gözü görmez oldu. İnsanlar havayı soluyamadılar. Oksijen tükenmişti. Bulabilenler, gaz maskelerini taktılar, otomobillerine, uçaklarına, teknelerine koştular; kaçmak, uzaklara ulaşmak, birazcık temiz hava bulabilmek için dağları, denizleri aşmak istediler.  Kontakları açıp marşlara bastılar... Ama motorlar çalışmadı. Motorlar da oksijenle çalışırdı... Bazıları evlerine kaçabildiler... Kapıları, pencereleri kapattılar ama nefes bile alamadılar; sapır sapır yerlere serildiler; öldüler...

Son planktonun yaşamını yitirdiği yöredeki olumsuzluklar, zamansız bir zamanda tüm dünyayı kapladı, insanların tümü, hayvanların hepsi, bitkiler, hiçbiri kalmayacak şekilde öldüler. Dünyada hiç bir canlı kalmadı.

Kentler öldü... Kasabalar öldü... Köyler öldü...

Otlaklardaki yeni doğmuş delişmen kuzular hoplayıp sıçrayamadılar, analarının memelerini ite ite, süt ememediler, meleyemediler. Anaları ölmüş, memeleri kurumuştu, yavru kuzular da öldüler. Kertenkeleler kıvrak devinimleriyle kayadan kayaya koşup atlayamadılar. Afrika ormanlarında, son kalan bir kaç kral aslan o görkemli sesleriyle kükreyemediler, bir deri bir kemik halleriyle oldukları yere çöküverdiler. Deli rüzgarlardan daha deli ve hızlı, uzun bacaklı, zarif çitalar bir adım bile atamadılar. Ne bilgin baykuşlar delici bakışlarını avlalarının üzerine fırlatabildiler, ne güngörmüş, yüz yaşlarındaki kaplumbağalar boyunlarını bağalarının içinden çıkarabildiler. Solucanlar toprağın içinde büzülüp kaldılar. Köstebekler bir daha yer yüzüne çakamadılar. Dünya devleri filler derin uykularından asla uyanamadılar.Yılanlar, kıvrım kıvrım halleriyle, deri değiştiremediler, ölü bir fareyi bile yutamadılar. Tüm börtü böcek; karıncalar, sinekler, örümcekler, bok böcekleri, tırtıllar, peygamber develeri, karafatmalar, çekirgeler, bitler, keneler, pireler, sevimli sevimsiz, yararlı, yararsız, zararlı varlıkların tamamı, hepsi hepsi öldüler. Leşleri ortalıkta kalakaldılar. Çürüyemediler bile...

Ağaçlar ayakta kavrulup kurudular.  Toprağın bağrında saklı tohumlar, çatlayıp yer yüzüne fışkıramadılar. Yeşiller sarardı, kırmızılar soldu, sarılar kül rengi oldular. Güller bir daha tomurcuklanıp açamadılar. Gece sefaları akşamları yapraklarını açıp geceyi karşılayamadılar. Hanımelleri asla, bayıltıcı kokularını yayamadılar, kokmadılar. Kır çiçekleri, nerelerde olurlarsa olsunlar, isterlerse en ulaşılmaz doruklarda, renk renk, gelen bahara ulaşamadılar. Bir kez koklansa bile soluveren manolya çiçekleri zaten çoktan beri yoktular.

Dünya her şeyini; insanlarını, bitkilerini, hayvanlarını, miminnacık mikroplarını bile yitirdi. Onlarla birlikte tüm anlamını:

Ne dünya liderliği, ne zenginliği; ne hazineler; ne altınlar, dolarlar, eurolar, ne yatlar, ne gökdelenler,  ne yoksulluk, ne mutluluk, ne acılar, ne insan kahkahası, ne hıçkırıklar, ne inlemeler, ne ağrılar, sızılar, ne hastalıklar, ne sağlık, ne kuşların cıvıltıları, rüzgarın sesi, ne güneşin sıcaklığı, yağan karın ve buzun soğukluğu, ne terleme, ne üşüme, ne deniz dalgalarının ritmik sesleri, ne atom bombası, ne füzeler, ne silah ve bomba sesleri, ne aşk, ne öpücük, ne cinsellik, ne erkek, ne dişi, ne hayat... ne ölüm... ne hiç bir şey, ne...ne...ne... ve ne zaman kaldı.

Derken...

Zamansız bir zaman sonra şimşeksiz gök gürlemeleri başladı. Hiç kimse, hiçbir yaratık  azgın gök gürültülerinden korkmadılar. Korkacak canlı kalmamıştı... Fırtınalar, boralar, hortumlar yer yüzünü alt üst etti. Dünya devasa bir girdap içinde dönmeye başladı. Bu anaforda  yer gök, denizler bir birine karıştı. Her şey iç içe geçti. Kıvamlı çamur halinde zamansız bir zaman boyunca dünya, hem kendi etrafında ve içinde, hem evrende döndü... döndü... döndü...

... ve birden, zamansız bir  zaman sonra, olmakta olanlar duruverdi ve her yeri mutlak bir sessizlik kapladı. Öylece devam etti gitti. Zamansız bir zaman boyunca...

En sonunda,             

Tıp...tıp...tıp... bir şeyler yer yüzüne düşmeye başladı. Önce yavaş yavaş ve sonra gittikçe artan bir ivme ile... Limitinde, gök yarıldı, bağrında ne var ne yok, yukardakiler; devasa siklonla yükselmiş olanlar, en büyük çağlayandan dökülür gibi, kilometrelerce yollarını aşıp, delice, çılgınca, denizlerin boşluklarına ve her yere inmeye başladı ve devam etti...

Balçık halinde yağanlar dünyayı kapladı. Kilometlelerce derinlikte... Su gibi değil, akıcı olmayan yapış yapış, jölemsi bir şey...

Yine her yer zifiri karanlık.

Yönler kayboldu; Ne taraf alt, ne taraf üst anlamını yitirdi.

Sonra çıldırtıcı bu sezsizlik içinde, tam bir dinginlik başladı:

Soğuk mu yoksa sıcak mı belli olmayan... 

Kimin için soğuk?.. Ne için sıcak?..

Belki milyar kere derece yükseklik için biraz soğuk ama yine milyar kere derece sıcak, belki milyar kere derece düşüklük için sıcak ama yine milyar kere derece soğuk...

Aradan zamansız bir zaman geçti. Sonrasında, kim bilir ne zaman... Milyar kere milyarda bir katre küçüklüğünde değişik bir şey, alttan mı yoksa yukarlardan mı, doğudan mı... yoksa batıdan mı... kuzeyden mi... veya güneyden mi?.. nerelerden geldiği anlaşılmayan bir şey, oluverdi. Katran karası; zifiri mutlak karanlık içinde, sihirli bir şey, mini minicikliğine karşın, tüm karanlığa egemen bir şey... Jölemsi balçık üzerinde çok çok küçük bir yeri ışıldattı... Bu şey ışıktı... Bu şey  umuttu... Hiçbir kıyaslamaya gelmeyen, etrafındaki mutlak karanlığın, ezici yoğunluğuna karşın egemen...

Ve...

Her şey yeniden başladı... Zamansız bir zaman sonra mı yoksa evvel mi, belli olmayan bir zamansız zaman içinde olacaklar için...

CENKHAN SANDIKCIOĞLU

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com