İstanbul’u Alkışlayın!

İstanbul’u anlatmaya kalkmak çok zor olmalı. Deneyeceğim, yazımı size beğendiremezsem, suçu İstanbul’un yüceliğine verin, beğenirseniz İstanbul'u alkışlayın.

İstanbul’u Alkışlayın!

İstanbul’u anlatmaya kalkmak çok zor olmalı. Deneyeceğim, yazımı size beğendiremezsem, suçu İstanbul’un yüceliğine verin, beğenirseniz İstanbul'u alkışlayın.

İstanbul’u anlamak için önce Anadolu'ya sonra da dünyadaki diğer kentlere  bakmak gerekir. 
Birincisinde kültürün köklerini görürsünüz, ikincisinde  İstanbul’un farkını görürsünüz...
 
İstanbul Anadolu’yu anlatan  bir kitabın indeksidir, ''içindekiler'' bölümüdür. İstanbul Anadolu’nun damıtılmış öz suyudur. İstanbul, Anadolu kültür ırmağının deltasıdır. Çok çeşitli kaynaklardan beslenen Anadolu ırmağı, kültür alüvyonlarını deltasına, yani İstanbul’a bırakmıştır. Tarımda Gediz, Çukurova, Nil deltası ne ise, Kültürde de İstanbul o konumdadır.
Neden Anadolu kültürün yuvası, medeniyetlerin beşiği, çeşitli inançların kendini göstermek için boy attığı, koşarak geldiği yer olmuş, İstanbul neden inançların başkenti olmuştur çağlar boyunca?

Anadolu yarımadası çok özel bir yarımadadır. Doğu batı eksenindeki dünyanın tek yarımadası Anadolu yarımadasıdır. Geri kalanların hepsi, kuzey güney ekseninde konuşlanmıştır. En uzun mevsimler bu topraklarda yaşanmaktadır. Datça'da badem ağaçları neredeyse ocak ayı ortasında çiçek açarken, Kars yaylasında ağaçlar çiçeklerini ancak mayıs ayı ortalarında açarlar, ilkbahar Anadolu topraklarında 6 ay boyunca sürer. Göçerler 6 ay boyunca hayvanlarına taze ot yedirir, besler, tüm mevsimler neredeyse bu topraklarda 6 ay  etkisini sürdürür. 

Bu, bitki örtüsünün çeşitliliğini artıran bir ögedir. Dünya üzerindeki bitki çeşidinin %90'ı Anadolu da yetişir. Bu kadar çok bitkinin yetiştiği bu topraklar önce hayvanları cezbetmiştir, beslenme amacındaki hayvan sürüleri, dünyada mevcut hayvan  çeşidinin %90’ının bu topraklarda barınmasını sağlamıştır. İşte insanoğlu, genelde doğudan batıya göç eden insanoğlu, bu topraklara tarih boyunca her yönden gelmiş, göç edip yerleşmiştir.

Anadolu bir göç yolu değil, herkese vatan, yurt olmuş bir topraktır.

Birçok inancın doğum yeri olmasa da, gelişip büyüdüğü ve yayıldığı coğrafya  Anadolu coğrafyasıdır. 
Tanrı kavramı Anadolu’da vücut bulmuştur, yakaranlar yakardıklarına inançlarını yapıtlarıyla göstermiş, en güzel mabetleri yaparak bunu belgelemişlerdir
Anadolu’da çimlenen fikirler İstanbul'da ürün olmuş, ete kemiğe bürünmüştür. Bu kent, insanların  buldukları nedeniyle tanrıya şükran duygularını en iyi ifade edebildikleri kenttir.
Güzel bir eser bırakmak bile inancın gereği olmuş, tanrının onlara bahşettiği güzelliklere yanıt olarak onlar da tanrıya kendi eserlerini vermişlerdir. Sadece dini yapılar değil, tüm sosyal yapıların temelinde bu memnuniyete yanıt vardır İstanbul’da. 

New York bir İstanbul olamaz, ya da İstanbul New York'a benzemez. Dünya üzerinde  İstanbul büyüklüğünde onlarca kent vardır.

İstanbul neredeyse tüm tarih kesitlerinde hep var. Bugün görkemiyle övünen birçok kent daha iki yüz sene önce yerinde yeller esen bir araziden başka bir şey değildi. Avustralya'dan, Amerika'dan bahsetmiyorum. Zaten o  ülkelerdeki kentlerin de böyle bir iddiası yok, ancak yakın çevremize, Avrupa'ya baktığımızda  durum aslında pek de farklı değil. 3-5 yüz yıl öncesine baktığımızda Avrupa’nın birçok başkenti ya da önemli kenti haritalarda yer bulamamış, yani yok. Ya bataklık, ya da köy. Doğanın gereği, doğası gereği İstanbul'u oluşturan ögelerin hiç birine sahip değiller. Ne konumu, ne jeo politik durumu, ne toprak zenginliği o günlerde bu kentleri tarih ya da coğrafya  var sayamamış.

İstanbul ile kıyaslanabilecek, tarihte varlığını belgeleyebilen o kadar az sayıda kent var ki, var olanlar arasında da  İstanbul bunların en başında sayılır olmuş. 6-7 yüz yıl öncesinde bile Paris yok, St. Petersburg yok, Londra yok, Prag yok.... 

Cenova, Roma, Venedik, İskenderiye  Kudüs  var... Ama onlar da belli bir süreçten sonra ortaya çıkmışlar.

Sayda, Sur ve Kartaca İstanbul ile yaşıt. Bu kentler şimdi ortada yok... Ama Istanbul  hala var. Kimileri varmış ancak bir süre sonra önemini yitirmiş, yok olmuş, kimileri ise çok sonraları var olmuş, ama Istanbul her daim var olmuş. Hem de en önde, en önemli kent olarak... Üç imparatorluğa başkent olmak  durup dururken olmamış. Değer görmüş insanoğlu burayı başkent yapmak için. 

İstanbul’u diğer kentlerden ayıran temel  nokta şudur; İstanbul’un önünde örnek alabileceği her hangi bir kent tarihi sürecinde hiç olmamıştır. 

İstanbul  taklit edilmiş şeylerin yığını hiç olmamış tarihinde. Ne ararsan en gelişmiş, en özgün eserler bu kentte var olmuş. Istanbul bir tekrarlar kenti değil. Tekrarı yok, benzeri yok. Gidin Avrupaya bakın belli başlı kentlerine, bir yerde gördüğünüzün hemen benzeri yanındaki kentte mevcut. O kentte başka bir bayrağın olması, başka bir ulusun yaşaması bir şey değiştirmiyor. İstanbul dört koldan gelişip büyümüş, her kültürel güç en güzel eserlerini yaratmış, oluşturmuş bu kentte. Camilere bakın, farklı tarihlerde farklı mimari tarzda biri birinin üzerine eklenmiş, gelişmiş gibi. Sanki bir insanın bebekliği, çocukluğu, gençliği, olgunluk dönemi gibi.. 

Kiliselerimiz farklı mı bundan. Küçük Ayasofya'ya bakın, o muhteşem kubbesi özgün bir mimarinin eseri, ya o muhteşem Ayasofya müzemiz?. Tanrının yarattığı gök kubbe ile yarış edercesine insanoğlunun yarattığı en muhteşem kubbeyi hangi kentin insanı, hangi kültürün çocuğu yapabilmiş bundan 1500 sene önce? 
Dünyada en çok ibadet yerinin olduğu kent İstanbul’dur. Kilisesi, camisi, havrası bu üç ögenin toplu olarak en çoğunun bulunduğu kent İstanbul’dur. 

Yaşayan en eski ibadet merkezleri bu kenttedir. En görkemlileri, en güzelleri de bu kenttedir. 
Diğerleri, diğer ülkelerde bu gün gördükleriniz İstanbul’dakilerin taklitinden öte bile değer taşımaktan uzaktır.

Dönelim Istanbul vitrininin  köklerine, Ayasofya'yı inşa eden mimar  İzidor'a bakıyorsunuz Milet, yani Söke'li, Matematikçi Antemius, Tralles'li yani Aydınlı hemşehrimiz, Mimar Sinan'a bakıyorsunuz, Ağırnas'lı yani Kayserili, Balyan ailesi, sedefkar Mehmet ağa gibi daha yüzlercesi bu kente Anadolu’nun imbiğinden geçirip getirmişlerdir eserlerini.. Bu insanların ortak yönü Anadolu çocuğu olmaları, yani ortak atamız, ortak kültürümüz. Her şeylerini İstanbul’a vermişler. İstanbul işin özüdür.

Bu kentin, İstanbul’un insanları inançlarının esasında ortaktır. Anlayış aynıdır, ibadet farklıdır, mekan farklıdır ama özü aynıdır..
İnancın özü  ''güzel ahlaktır''.. Anadolu insanı dinde zorlamanın olmadığını en iyi bilendir, yaşayandır, uygulayandır.  O yüzden yan yanadır, iç içedir.. 

İmanın takdirini Allaha bırakmıştır, başkasına bu görevi vermemiştir. İnananlar Dinini yaşamaktadır, taklit etmemektedir. Pratiğini en iyi uygulayandır. İnancın hedefi tüm inananlar için insandır.

İnancının  temelinde iyi niyet vardır, dua vardır, ne yapıp ne yapmayacağını bilmek vardır, iyi yaşama hedefi vardır, insanın iyi yaşaması vardır. 

İnsanların bu hedefi bulduğu kenttir İstanbul. O anlamda hakkın ve halkın yapılanlar dolayısıyla hayırla andığı kenttir İstanbul. 
Bu kentin inananlarının hangi inançtan olduğu önemli değildir, inançlarının özü aynıdır. Bakın tarih boyunca yapıtlarına, yaptıklarına, kolayca fark edebilirsiniz aynı özden kaynaklandığını inançlarının.
Önünde örneği olmayan bir kenttir İstanbul, tarih boyunca örnek alabileceği, ilham alabileceği daha yüce daha önde bir kent yoktu İstanbul’un önünde. 

Belki de çağlar boyunca bu özelliğini korumuş tek kenttir İstanbul. Bir Ayasofya'nın örneği yoktu, bir Süleymaniye’nin örneği yoktu. Bu gün benzerlerini başka kentlerde, ülkelerde görmüş olmanız onların  neyi örnek aldığını gösterir. Taklit etmek istemişler yapıtlarıyla bu kenti. 6 minareli Sultanahmet’ten daha çok minarelisini yapmışlar, 7- 8 minareli olan da var ama o Sultanahmet olamamış. Ayasofya’yı taklit etmek istemişler Rönesans döneminde, yapmışlar bile eş görkemlisini, ama verememişler 1500 yıl önceki ruhunu. Tanrıya ibadet eder gibi  koymuş her taşını İzidorus Ayasofya’nın.
İstanbul’u işaret eder bu gördükleriniz ve gözünüzde bir kez daha yücelir İstanbul..
Kapalıçarşı'yı Kapalıçarşı yapan orada neyin satıldığı değildir. Kapalı çarşıyı besleyen etrafındaki binlerce küçük atölyedir. Çarşı bir sergi alanıdır, satış alanıdır. O yüzden, AVM'ler ne kadar fazla açılır olsa da çarşı önemini yitirmez. Her daim dolar, önemini korur.
Tehlike yok mu? Kuşkusuz var. Kapalıçarşı’yı köklerinden ayırırsanız, etrafındaki iş atölyelerini  şu ya da bu gerekçe ile uzaklaştırırsanız, beslenemez olur, özgün üretimler yok olmaya başlar, bu tehlikenin birinci yüzüdür. İkinci yüzü ise girişin suni bir şekilde başka yerlere yönlendirilmesidir. Galataport örneği yeni projeler, limanın hemen girişine büyük alış veriş mağazaları açıp, turistin ayağını kültürel merkezden kesmektir. Alış veriş yapma amacıyla geleni şehri tanıma fırsatı vermeden geri döndürmek bir tehlikedir. Konumuz Galataport ya da Kapalıçarşı değil biliyorum, bunu şu nedenle örnek vermek istedim. Anadolu ile kültürel bağı kesilmiş bir İstanbul  bu günkü İstanbul olmazdı.
Sanırım bu bağı gördükten sonra önce biz İstanbul’u anlayacağız. Kaynağını görüp,  inancın arkasındaki gücü tespit edeceğiz.
İstanbul bir başka kenti taklit etmeye ihtiyaç duyduğu anda kimliğini kaybeder. New York'u New York yapan gökdelenleridir. Bu kentin kimlik kartında başka bir resim vardır, başka bir yüz vardır, bu yüzü bu kimliği yok etmemeliyiz, altında ezmemeliyiz yeni arayışlarla.
İstanbul tanrının yarattığı en güzel kenttir, bu şehirde yaşayan insanlar bunun bilincinde olarak ona şükranlarını  tarih sürecinde Ayasofya ile göstermiştir, Neve Şalom ile göstermiştir, Sultanahmet ile Süleymaniye ile göstermiştir.
Sadece imparatorların, sultanların istemi ile olmamıştır bunlar. Hepsi bir şükran ifadesidir.
 
Bu kente gelen bir süre sonra İstanbullu olmuştur. Bu 2000 sene önce de böyleydi, 500 sene önce de böyleydi, 50 sene önce de böyleydi, şimdiden sonra da kuşkunuz olmasın  bu böyle olacaktır.

Engizisyondan kaçan da, Bosna'dan gelen de, Hitler'in şerrinden canını zor kurtaran da bu kentli olmuştur, inancını da beraberinde getirerek, özgürce, korkmadan yaşamıştır bu kentte. 

Bir Ankaralı dostum anlattı, bilmezdim İstanbul’da Rum olduğunu, bilmezdim İstanbul’da bu kadar çok Musevi olduğunu, bilmezdim bu kadar çok Ermeni'nin bu kentte yaşadığını ve bu insanların benimle aynı düşündüğünü, aynı şeye ağlayıp aynı şeye güldüğünü, bana bu kadar benzeyeceğini hiç aklıma getirmezdim..

Ama asıl beni şaşırtanın bu insanların senin benim kadar Türk olduğunu hiç düşünmezdim tanımadan önce bu farklı inançtaki yurttaşlarımızı.

Benim kadar bu vatanla özdeş ve bana kardeş.....

Son bir örnek vermek istiyorum, Ankaralı dostumu teyit etmek için.
Kurban bayramının  ilk günü Büyükada'da bayram namazı kılmak için gelen cemaatin  ön safında Ermeni yurttaşım Raffi Hermonn duruyor, Raffi, Adalar  belediye meclisi CHP gurubunun üyesi, o gün  izinli olan belediye başkanı yerine  başkan vekili, yanında Musevi cemaatının  liderinin kardeşi bay Haleva, onun yanında belediye başkan yardımcısı.. Saf tutmuşlar camide, hep beraber tanrıya yakarıyorlar...

Müezzinin ezan okuduğunu duyan Hristiyan’ın haç çıkarıp tanrıyı andığı tek kent İstanbul’dur. Bu İstanbul'dur, bunu yapan İstanbulludur.

İstanbul, dünya güzeli Anadolu'nun boynuna, yüce tanrının taktığı eşsiz bir kolyedir.
 
Hakkın ve halkın yapılanlar dolayısıyla hayırla andığı İstanbul'u, Anadolu ve kültürel ilişkileri bağlamında anlatmaya çalıştım.
Beğendiyseniz İstanbul'u alkışlayın…

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com


Yorum yazabilmeniz için Üye olmanız gerekmektedir. Üye Girişi yapmak için tıklayınız.

E-Ticaret Sitemiz ve Sayfa Kısa Yolu

Sosyal Medya Sayfalarımız

Diğer Web Sitelerimiz