Procektörcü

1947 kışı, yan yana bitişik, arkasında kara lahana ekili küçük bahçeleri olan arnavut kaldırım taşlı yolun iki yanına sıralanmış çoğu tek, bazıları eğimden dolayı iki katlı ahşap, kırmızı kiremitli evlerin olduğu bir loş sokak. Onlardan birinde bir oda, bir salon, bir küçük mutfak, alaturka tuvaletli, 35 metrekare evde, bir yatak, bir divan, duvarda asılı geyik resimli bir seccade, iki sandalye, yerde kilim, Terekte iki kupa, bir sahan, iki bakır tabak, bir kenarda güğüm...

PROCEKTÖRCÜ

1947 kışı, yan yana bitişik, arkasında kara lahana ekili küçük bahçeleri olan Arnavut kaldırım taşlı yolun iki yanına sıralanmış çoğu tek, bazıları eğimden dolayı iki katlı ahşap, kırmızı kiremitli evlerin olduğu loş bir sokak. Onlardan birinde bir oda, bir salon, bir küçük mutfak, alaturka tuvaletli, 35 metrekare evde, bir yatak, bir divan, duvarda asılı geyik resimli bir seccade, iki sandalye, yerde kilim, Terekte iki kupa, bir sahan, iki bakır tabak, bir kenarda güğüm, Öküzbaş marka mavi çivit, iki kalıp Hacı Şakir, tahta ayakkabılığın üzerinde koca bir çinko leğen, duvara asılı gaz yağı (idare) lambası. Yatak odasında bir sandık, yatağın altında tahta bavul, beyaz bez torbada 4-5 kilo fındık. Duvarları tel sıva, soluk mavi badana, Kahverengi tavanı ve yürürken gıcırdayan tabanı ahşap. Yakındaki çeşmede su gürül gürül. 

Elektrik henüz alt kata bağlanmamış, Salonun ortasında ayakları griye çalan mermer levhanın üzerinde duran karaya çalan odun sobasındaki ateşin söndüğünden emin olmak için, sobanın altındaki sahandan aldığı külü biraz ıslatıp tepedeki kapağı açıp boca etti içine. 

Paltosunu giydi, kapıya yöneldi, duvarda çiviye asılı Saatli Maarif Takviminin üzerinde Aralık 26, Cuma yazıyordu. Aybaşına 5 gün daha var, dedi içinden. Ayda aldığı 117 liranın 20 lirasını üst kattaki Hasköy tersanesinden emekli İlyas amca ve Binnaz teyzeye veriyordu. Hiç çocukları olmamıştı. Karı koca Tireboluluydu. Kendi hallerinde 55-60 yaşlarında iki ihtiyardı. Binnaz teyze arada bir gelir, bir tas pancar çorbası ile mısır ekmeği bırakır, anneni hatırlarsın! derdi. 

Anasının ördüğü kalın sarımtırak yün çorap ile ayağını potine zor da olsa sokup, ahşap kapıyı çekerken Deniz Yollarının verdiği kalın kara paltonun yakasını kaldırıp adımını dışarı attı. Buz gibi rüzgarın taşıdığı yağmur damlaları yüzüne vuruverdi. 

Kulaksız yokuşundan inerken taş kahvenin buğulanmış camından çıkan soba borusundan savrulan dumanın kokusu geldi burnuna. Kahvenin bitişiğindeki fırından Yarım sıcak ekmeği alıp karşıdaki bakkala girdi. Rizeli bakkal bir parça tahin helvasını uzatmış olduğu ekmeği ikiye kesip, arasına yerleştirdi, gazeteye sarıp verdi. 10 kuruşu verip, paketi paltosunun cebine yerleştirip yoluna devam etti. Yürürken yenmezdi bir şey. Kasımpaşa’ya indiğinde hava iyice kararmış, kenarları koyu yeşil yuvarlak şapka gibi duran sokak lambasının loş ışığı yerdeki su birikintisine vururken Deniz Kuvvetlerinin karargâh binasının önündeki otobüs durağında birkaç kişi daha vardı. 

Rüzgâr uğultusu ile kar soğuğunu taşıyan damlalar, karanlığın içinden çıkıp sokak lambasının koyu sarımtırak ışığının vurduğu su birikintilerine düşüyordu. 

Arka kapıdan otobüsün sahanlığına çıktığında kulaklarının, burnunun buz gibi olduğunu, içinin ürperdiğini hissetti. Otobüsün camları buğulanmıştı. Kapının sağ üst tarafındaki korunaklı koltuğunda oturan 45-50 yaşlarında, beyaz mintanı, siyah ince kravatı, gri ceket ve başında kasket olan ince uzun yüzlü kırçıl bıyıklı biletçiye teker teker paralarını uzatan yolculara, kulağının arkasına yerleştirdiği sabit kalemin arkasına sarılmış silgi türü lastikle dokunduğu bilet koçanından biletleri özenle ve bir o kadar da el çabukluğuyla alıp kesip veriyordu. Beş kuruşu uzatıp biletini aldıktan sonra yolculardan bazıları ile sohbet eden biletçiyi izlemeye başladı. Havanın soğuğu, kar yağmaması, kasım ayında aldığı 4 çeki odunun 2 ay olmadan bittiğinden yakınanları, arada bir çukura giren tekerleklerin otobüsü sallamasının bile konu edildiği sohbete kulak verdi yol boyunca. 

Otobüs Eminönü’ne vardığında o da diğerleri gibi biletçiye hayırlı akşamlar diyerek indi otobüsten. Durağın karşı tarafındaki kıyıya yanaşmış Mavnalardan aldıkları yağ tenekelerini, bakliyat çuvallarını iki büklüm taşıyan hamallar arada bir yoldan geçen arabalara aldırış etmeden karşıya geçerken, Mavna iskelesinin yanında kalabalık bir gurup tahta parçalarını tutuşturup bir yandan ısınırken, alevlerin yalazında birbirilerinin yüzlerini seçebiliyorlardı. 

Galata köprüsünün Marmara’ya bakan yüzündeki Adalar iskelesine geldiğinde Piyango bileti satan uzun Ömer’in çoktan evinin yolunu tuttuğunu, kırçıl sakallı yüzünü, kulaklarını da içine alan yağlı deri kasketi nedeniyle pek seçemediği kalın kayışları ile omuzuna astığı deri gasteliğinin içine koyduğu mecmuaları, sesini yükseltip ‘’Haydi son baskı, Cumhuriyet, Akşam, Ses var, Hayat var, Akbaba yarınkiii….’’ diyerek uzatan Gasteci Zekeriya iskelesinin girişindeki sundurmanın altına sığınıp işini yaparken belli ki o da üşümüştü. 

Kapıdaki biletçiye selamun aleykum diyerek içeri girerken Suvat Vapurunun Ada yolcuları da 19.00 Adalar postasına doğru geliyorlardı. İskele üzerindeki gişelerden biletini alanlar, nedense bu sefer oldukça fazlaydı. İskele girişindeki loş ışığın altına gelenleri kolayca seçebiliyordu. Erkekler başlarında biletçinin kasketine hiç de benzemeyen, siyah, kahverengi, hatta içlerinde başka renklerden de olan Fötür dedikleri şapkayı takmışlar, uzun koyu renkli paltolarını bellerinden kalın aynı kumaştan bir kemer ile sıkmışlardı. Kadınlar da öyle. Onların da başlarında şapka, kimi kenarında çiçek olan renkli şapkalar, altında saçları görünen, boyunlarına fular takmış kadınların ayaklarında parlak deriden topuklu ayakkabılar, hepsinde kalın naylon çoraplar. Aralarında Türkçe olmayan, Çarkçı başı Trabzonlu İsmail ağabeyin söylediğine göre Rumca, Ermenice konuşan Adanın yerlileri soğuktan kaçarcasına telaşlı adımlarla vapura giriyorlar, bunların çoğu giriş katındaki geniş deri koltuklara kuruluyor, bir kısmı ise geminin kıç tarafındaki ayrı kapılı Lüks mevki’ye , masaların etrafına serpilmiş rahat koltuklara paltolarını çıkarıp direklere çakılı askılara asıp yayılıyorlardı. 

Başörtüsü takılı, uzun mantoları ile kocalarının kollarına girmiş vapura gelen, yüzü pek de bir önceki guruptaki kadınlar kadar makyajlı olmayanlar da düzgün temiz kıyafetli memur görünümlü adamlar da vapura girip genellikle birinci mevki’ye oturuyorlardı. 

Akşam izninden geç dönen birkaç bahriye askeri ile, temiz beyaz mintanlarının yakasındaki düğmeyi kapatan, mintanlarının üzerinde yelek biçiminde el örgüsü kısa kollu kazaklı, eski koyu bir ceketi, ütüsüz pantolonun altında çamura bezenmiş potinli, çocukları ve karıları ile pek yakın durmayan, genelde onlardan önde yürüyen adamların aileleri le birlikte oturduğu yer ya baş altında ya da girişin altındaki 2. Mevki üzerinde şiltesi olmayan tahta koltuklu sıralardı. Asker aileleri, Subay, Astsubaylar birinci mevkide, erler, Adalarda iş yapan bahçıvan, bakkal, hamal, tamirci, balıkçı, sütçü, pazarcı, çiçekçi, yoğurtçu esnafı 2. Mevkii de, yaz kış evleri Adada olan çoğunluğu normalde ‘’Gayri müslim ‘’ diye bilinen, Müslüman ahalinin birisine kızdıklarında ise ‘’Kefere’’ dedikleri Rum, Ermeni, Musevi cemaatinden insanlar ve aileleri Lüks mevkii de otururlardı. Fakir Rum, Musevi, Ermeni ahali de birinci ya da ikinci mevkii de yerlerini aldıkları gibi, bazı üst düzey bürokratlar ya da iş adamları da Lüks mevkiinin müdavimleriydi. Hristiyanların bayramı var, ondan gidiyorlar Adaya dedi içinden. Ay sonuna kadar hiçbiri çalışmayacak bunların. Bir de kendi haline baktı. 

Güverteden kaptan köşküne çıkıp Kaptana tekmil verip Kaptanın mutlaka ışıldağı sancaktan başlayarak her beş dakikada bir denizin üzerinde taraması talimatına peki efendim dedikten sonra yukarıdaki ikinci mevkiden geçerek geminin önündeki, bir adam boyunu geçmeyen, bir metre kare alanın etrafını saran branda bezi ve ön tarafta naylon ile kaplı kulübe görünümlü projektör odasına girdi. Dışarda rüzgar azmış, yağmur şiddetlenmiş, rüzgarla birlikte brandanın üzerinde damlalar kamçı gibi şaklamaya başlamıştı. Sancak tarafından yolcuyu aldığına göre Procektörün yönü Sepetçiler kasrı ile Topkapı sarayının uç tarafındaki Sarayburnu istikameti olmalıydı Procektörün yönü. Öyle de yaptı. 

Bu ayki son vardiyasıydı bu hafta sonu. Pazartesi sabahına kadar gemideydi. Yaş 25 olmuştu. Hangi ayda doğduğunu annesine sorduğunda Kiraz ayı değmişti. Altı kardeşin dördüncüsüydü. Köyde sadece iki kardeşi kalmıştı, Askerden sonra ki bahriyeli olarak askerliğinin Eğitimini İzmir poligonda ustalık dönemini de Kasımpaşa’da geçirmiş, neredeyse 3 yıl askerlik yapmıştı. Askerden sonra köyüne gidip anasının babasının elini öpmüş, bir ay sonra tekrar iş bulmak için İstanbul’un yolunu tutmuştu. 

Neredeyse bir yıl olmuştu Deniz yollarında işe başlayalı. İki ay makine dairesinde silici olarak işe başlamış, sonra onu ışıldakçı, yani Procektörcü yapmışlardı. Okuması yazması vardı, ilkokul 4. Sınıftan ayrılmış, köyde inek yayıyordu. 

Yaz aylarında Procektör tutmak bayağı hoşuna gitmişti. Ne zaman Marmara’da lodos başlamış, sis bahar aylarının vaz geçilmezi olmuş, kışın yağmur, tipi, kar gelmiş, o zaman anladı neden onu Procektörcü yaptıklarını. Kolay kolay katlanılmazdı bu işe. 

Suvat vapuru vuuuğğğ!!! sesini çıkartan düdüğünü çalıp köprüden ayrılınca biraz önce yakmış olduğu fenerinin ışığını Procektöre aktarmış, Sarayburnu istikametinden başlayarak Kız kulesi, Haydarpaşa ve Kadıköy’e doğru puslu havayı delen ışığı tutmuştu. 

Kalın paltosu, eldiveni ve iç donu giymesine rağmen rüzgar Procektör odasının bir tarafından girip iliklerini dondurup öte yanından çıkıyordu. 

Kadıköy’den ayrılınca önce Moda burnu sonra Sivri adadan başlayıp kınalıya doğru çevirdi yönünü. Fırtına artmış, karayele dönen rüzgar arkadan gelmesine rağmen gemi bir batıyor, bir çıkıyordu dalganın şiddetinden. 

On beş dakika geçmesine rağmen Ne Sivri ada, ne Kınalı ortalarda görünmüyordu. Hava hem puslu hem de yağmurdan, buluttan dolayı sisliydi. Bir ara Kaptanın sesini duydu. Tara etrafı, kaçırma Kınalıada’yı... diyordu. Körlemesine gidiyordu Kaptan. Birden karşıdan gelen kum kosterini gördü. Nereden çıkmıştı bu Lacivert Beyaz boyalı koster. Kaptanlar düdük çalarak selamlaştı o karanlıkta. Biraz sonra bir düdük sesi daha duydu, o yöne çevirince Procektörü, Deniz yollarının o güzel gemisi, Suvat’ın ikizini, Ülev vapurunu gördü. İskele tarafından yaklaşırken kaptanlar yine selamlaştı karşılıklı düdüklerle. Yarım saat geçti ama hala Kınalıada görünmüyordu. Görüş mesafesi yüz metre ya var ya da yoktu. Kaptan yarım yolla gidiyor, gemi her dalgada biraz daha sallanıyor, sağa sola yatıyordu. Aklından geminin büfesindeki Arnavut İskender’in bu sefer iyi nane sattığını geçirdi içinde 20 nane şekeri olan naylon paket 25 kuruştu. Kilosunu 125 kuruştan alır, bir kilodan 20 paket çıkarırdı. Neredeyse yüz paket satardı bir seferde. 

Sonra aklına babası geldi. Oğlum çalış, bir sene para biriktir, seni evlendireceğim demişti. Her ay maaşından 40-50 lira köye, babasına gönderiyordu. Kapıdaki iki ineğin birisini satıp düğün masrafını karşılayacağım diyordu babası, diğerini de düğünde kesip yiyeceklerdi konu komşu akraba. 

Kınalı’nın iskelesini gördü birdenbire.  Ada sancak tarafında iki yüz metre uzaktaydı. Bu havada iyi gelmişlerdi buraya kadar. Ayakları, eldivenli elleri sanki donmuş, hissizleşmişti. Vapur iskeleye yanaşırken Procektörün aydınlattığı evlerin içindeki karaltıları bir ayna gibi perdeye yansıtıyor, sanki evlerdeki mahremiyeti dışarı sızdırıyordu. Yazın bir gece yine böyle Burgaz’a yanaşırken bir evin içindeki kadının sanki çıplak gibi duran vücut hatlarının perdeye yansımış siluetini görmüş, utanıp hemen Procektörü başka yöne çevirmiş, ama aynı sahneyi gören dini bütün Kaptan’dan da sıkı bir fırça yemişti…

 Vapur iskeleye yanaşınca garson Hüseyin ona 3 şekerli çay getirmiş, içini biraz ısıtmıştı. Büyükada iskelesine vapuru bağladıklarında saat gecenin dokuzu olmuş, yolcular teker teker çıkmış, saat 23.00 seferine kadar önce makine dairesinde ısınmış, sonra hepsini yiyemediği helva ekmeğinin kalanını çayla birlikte bitirmişti…. 

Emekliliği gelmiş, Kıbrıs harekatı daha yeni olmuş, Deniz Yollarında silici olarak makine dairesinde başladığı, uzun yıllar üçüncü çocuğu doğana kadar Procektörcü olarak yaptığı işin ardından makine dairesine çarkçı yardımcısı, sonra serdümen, daha sonra ikinci kaptan olarak devam etmiş, 1963 yılında kaptan olarak Yeni Gemiler olarak bilinen 9 gemiden önce Kuzguncuk, sonra emekli olana kadar 60 ihtilali öncesi polis tarafından üniversite önünde vurulan İhsan Kalmaz’ın adının verildiği gemide çalışmıştı. 

Son seferini Adalara yaptığı zaman 25 sene önce gördüğü yolculardan eser kalmamış, gemiler yenilenmiş, olanaklar artmış ama insan, hatta insanlık kaybolmuştu. 

Uzun uzun çaldı düdüğünü İhsan Kalmaz’ın. 

Çocukları büyümüş, hepsi üniversite okumuş, şimdi onlara gelmişti evlenme sırası…. 

Gözyaşlarını tutamadı, Procektörü tuttuğu gibi dümeni tuttu son kez... 

Baba Procektör değil, Projektör... diyen çocukları geldi aklına. Dili istese de dönmüyordu işte. 

On beş sene daha kaldı İstanbul’da. Sonra döndü köyüne, babasından kalan eve yerleşti, kapının önünde pancar, mısır yetiştirdi, arada bir çarşıya indi, Girebi’siyle bahçede oyalandı, kuzinede hem yemek yapıp hem ısındılar soğuk kış günlerinde.

Duyan akrabaları ile etraftaki köylüler birikmişti köyün imamının ardına. Bir oğlu yetişebilmişti cenazesine. O çok sevdiği torunları da gelemedi son yolculuğuna okullarından dolayı. İstanbul’daki arkadaşları, eski komşuları duymamıştı bile. 

Başındaki taşa yazdılar; PROCEKTÖRCÜ ! 

Deniz Emin Tüfekçi

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com

Yorum yazabilmeniz için Üye olmanız gerekmektedir. Üye Girişi yapmak için tıklayınız.

E-Ticaret Sitemiz ve Sayfa Kısa Yolu

Sosyal Medya Sayfalarımız

Diğer Web Sitelerimiz