Kartal

Kartal / Deniz Emin Tüfekçi / Deniz Mahsülleri / Bilgi Peşinde / Haziran ayı ortaları, kıraç Anadolu’nun dağa yaslanmış bir bölgesinin 50 haneli köyü burası. Bahar geç gelince, yaz da geç kalıyor. Hava güneşli, hem de parlak güneşli, hafif bir yel esiyor dere boyundaki kavakların yapraklarını hışırdatarak.

KARTAL

Haziran ayı ortaları, kıraç Anadolu’nun dağa yaslanmış bir bölgesinin 50 haneli köyü burası. Bahar geç gelince, yaz da geç kalıyor. Hava güneşli, hem de parlak güneşli, hafif bir yel esiyor dere boyundaki kavakların yapraklarını hışırdatarak.

Tek katlı, kırmızı kiremitli, kimi evlerin önü, kiminin arkası küçük bahçeli, içinde ağzı duvarla yükseltilmiş çıkrıklı kuyular olan, yanında kümesi, bahçenin bir ucunda ahırı, kiminde bir, kiminde üç sığırı, ‘Yufka Nene’lerin’’ dışında kimsenin koyununun olmadığı, sokaklarında 3-5 kedi, bir o kadar da çomar köpekleri olan, mezarlık tarafına doğru alçak minareli, yeşil kubbeli, tek odalı, bahçesinde sundurma, iki taş üzerine konmuş uzun tahtadan sedirli, musalla taşı mermerden camisinin ve ilerisinde Selvilerin altında köyün mezarlığı, Köyün altından geçen dağlardaki karın erimesiyle suyu bollaşınca gürül gürül buz gibi suyu yaz, kış akan, okulun orada sığlaşıp yavaşladığı için kadınların kül suyuna bastırıp yıkadığı çamaşırları pakladıkları, billur suyu olan dere, aynı zamanda çocukların da top oynayıp ip atladıkları dere kıyısındaki çimenli yer.

Akşam olunca, otlamaktan gelen ineklerin çan, çıngırak sesi, onlarla beraber gelen köpeklerin, köydeki diğer köpeklere sanki merhaba der gibi havlama sesi, köydekilere, evde pişen yemeklerin yavaş yavaş sofraya kurulması işareti verir gibiydi. Evlerin önündeki yol, bildiğimiz toprak. Şimdilerde yolun kenarları, hatta ortası yeşil otlarla, beyaz, sarı papatya, gelincik gibi çiçeklerle bezenmiş de olsa, bir ay sonra yolda sadece sarı, kahverengi toprak ve toz görüleceğini herkes bilir. 

Atın çektiği iki tekerlekli arabalar köydeki her işi gördüğü gibi, şimdilerde pek azalsa da, eskiden kasabamıza ihtiyacı olanları götürür, getirirdi. Amcalarım,Yusuf ve Enver eskiden kasabaya da atlarıyla giderler, bazen yengemi, bazen çocuklarını terkisine alır, öyle giderdi. Büyük amcam beni de bir kaç kere, hem de ben sevineyim diye dört nala götürmüştü atıyla. Boyum erince, izin alıp ben de biniyordum ata arada bir, köyün dışına çıkmamak kaydıyla. 

Köyümün yaslandığı dağın tepesi koskoca bir kel kayaydı. Kar ilk oraya yağar, sonra ağaçların olduğu yere iner, beyaza boyar, arta kalanı da köyün evlerinin damlarından başlar, sokaklarına yığardı. Kış gelmeden odunu almak için arabayla dağa, ormana doğru gider, atı bir ağaca bağlar, yüz, iki yüz metre yürür, uygun bir ağaç bulununca babam,amcam, bazen de dayımlar hızarla ağaç keser, baltalarla yarar, arabalara kadar aşağı doğru taşır, içine koyar, evin bahçesinde sundurmanın altına dizerdik. Arabadan aşağı atmak da, odunları dizmek de hoşuma giderdi. Kokusu hala burnumda Meşelerin.

Baharın güzel tarafı karların eriyip çiçeklerin açması, Erik ağacı Mayıs gelince gelin gibi olurdu, arıların sesi, derenin şırıltısı kadar, kuşların da gelmesiydi. Bir de ‘’Yufka Nene’nin’’ kuzularının sesi gelirdi ağılın önünden. Analarından hep süt emen kuzuları bir keresinde seveyim derken, babası olacak kızgın koç, fena vurmuştu boynuzunu kalçama. Koçun yanında, yaklaşmayacaksın kuzuya! derdi, babam.

Yazın ortasına doğru buğdaylar olgunlaşır, boyumu geçerdi başaklar. Derede su şırıldayıp akardı ama, toprak çatlamaya başlar, rüzgar esince başaklar bir yana yatarken, toz da evlerin önünden dolana dolana gider geçerdi.
Babam, küçükken vermedi elime orak, biçmek için buğdayları. Ne zaman okuma yazma öğrendim, Sadık öğretmen, ’’Bu yaz sen de babana yardım eder, buğdayları biçersin.’’ demişti.

‘’Yufka nene‘’ benim ona verdiğim isimdi. Buğdaylar derenin aşağısında, Şabanın un değirmeninde öğütülüp eve getirildiğinde, annemin akrabaları, komşular ‘’Yufka Nene’nin ‘’ evinin bahçesinde toplanır, hamuru açar, ortada yakılan ateşin üzerine saç ayağının üzerindeki kara saç üzerine yufkayı koyar, pişirir, pişeni üst üste koyar, yarım çarşaf boyunda bir beze sarıp köşelerinden bağlayıp, düğüm yerinden tutup evlerine götürürlerdi. Anam , ‘’sana kışın yufka tatlısı yapacağım, cevizli..’’ derdi bu yufkalardan. Ben o yüzden neneyi hep ‘’Yufka Nene’’ bildim.

Evimizde kemerli bir ocak vardı, içindeki ateşi her sabah yakar, işi bitince üstünü külle örter, akşam tekrar yakardı anam. Kışın evde hep yanardı ocak. Gündüz odaların kapıları açık durur, misafir gelince kapatılsa da, gidince tekrar ısınması için açılırdı. Evin tahta tavanından aşağı sarkan iki zincirin, ya da kalın ipin, iki ucuna tutturulmuş yuvarlak, silindirik yayık, arada bir annemin ya da babamın iteklemesiyle ileri geri salıncak gibi sallanır,sabah erkenden sağılan ineğin sütünden bir süre sonra uzun saplı tahta kaşıkla tereyağı alınır,kapağı tekrar kapatılıp aşağı indirilir, dik vaziyette dururdu.Sabah, buğday çorbası yanında, ateşin üzerine konan hamurdan yapılan, sıcacık çörek üzerine sürdüğüm tereyağının tadını çok severdim.

Bizim köyü, o şiirde yazdıkları gibi geceleri eşkıya basmasa da, güneş batınca, zifiri karanlık çökerdi köye. Yaz aylarında mehtabın olduğu günlerde biz de gece sokağa çıkar, birisinin bahçesinde oturup sohbet eden büyüklerin, bir süre sonra Hadi eve artık ! demesiyle evin yolunu tutardık.

Ateş böcekleri bize sanki yol gösterirdi geceleri, cır cır öten böcekler cesaret verirdi karanlıkta yürürken, ‘’yalnız değilsin, bak ben buradayım ! ‘’ der gibi. Sustuklarında korkardım, acaba ayı mı geliyor! diye. Çocukluk işte.
Bahçede yaz gelince boy boy yeşillikler çıkar, daha çok, annem fasulye, bakla, domates, salatalık, kabak , patates, soğan, biber, bir de unutmadan yazayım, kuyunun yanında yerde yatan sarı çiçeklerinden çıkmış kocaman bal kabakları, yazın sonunda sapından bıçakla kesilir, bazen duvara iple bağlanır, bazen de samanlığa yerleştirilirdi. O kabakların çekirdeğini kışın kavurup az mı yedim kemerli ocağın başında.

Yazın sonuna doğru, kadınlar erişte, tarhana, dibekte bulgur yaparlardı. Kimse bu işleri tek başına yapmaz, kadınlar kızlar hep beraber olurlardı. Şimdi Hazirana doğru dut zamanı, dutların altına tente açılır, silkelenir dökülen dutlar, ateşin üzerine konan koca çinko leğene doldurulur, uzun tahta kepçelerle köpükleri alınan dutlardan, sonunda tülbentle süzdürülüp pekmez yapılırdı.

Bayramlarımız da güzel olurdu; en yeni elbisemizi, beyaz çorabımızı giyer, bayramlaşmaya, el öpmeye giderdik. Büyükler sabah camiden gelince kapıda karşılar, ellerini öper, bayram harçlığını alır, annem de kahvaltıda çay içeceğiz deyip bizi sevindirirdi. Tahtadan, üzerinde hamur da açılan tekne üzerine konan kalaylı bakır sininin etrafında oturur, kemerli ocağın üzerinden zincirle sarkan çengelin ucundaki kara çaydanlığın fokurdaması ile çayları bardaklara doldurur, bayramın geldiğine sevinirdik. Yerde kilim varsa da zemin tahta olduğu için minderlerin üzerinde hiç üşümezdi ayaklarımız, bacaklarımız.

Akşam transistorlü radyoda Ajas! (Ajans olacak, haber) saati geldiğinde evde çıt çıkmazdı, babam söylenenleri iyi anlamak için, ikide bir dur! dur! Dur!.. diyerek bizim sessiz durmamızı işaret ederdi. 

Kadınlar ne yapsın, kışın boş oturmazlar, üçü  beşi bir araya gelir kazak örerler, kızların çeyiz sandıklarına dantel yetiştirmeye gayret ederlerdi. Benim bir ablam varmış, hiç göremediğim, varlığını ancak ilkokula başladığım zaman duyduğum ablam, benden iki yaş büyük. Doğumdan sonra kadınlar ne yapar.3-5 hafta geçer geçmez, yine her zamanki gibi günlük işlerine dalar. Bir bahar günü doğmuş ablam. Pembe yanaklı olduğu için adını Gülüzar, (Gülizar değil) koymuş dedem. Çok sevdiği bir halası varmış, onun adını koymuş işin doğrusu. Dedem de, büyük amcam da marangozluk işlerinden anlarmış, annem  rahat etsin, bebek de rahat uyusun diye ona beşik yapıp yünden yaptığı yatağı da sermiş içine beşiğinin. Bahçede ateş yakıp beyazları küle bastırıp kazanda çamaşırı kaynattıktan sonra sepete koyup, durulamak için derenin billur sularının olduğu kıyıya gitmişler yıkamaya. Annem, yanında halasının kızı, birisi çamaşırları yüklenmiş, o da bir eline beşiğini almış diğer eliyle göğsüne bastırıp tutuğu bebeğini. Vardıklarında derenin kıyısına, koymuş bebeğini beşiğine, güzel havada biraz da güneş görsün diyerek açmış gül yüzünü bebeğinin gözünü biraz da güneşten saklayarak. Üç dört metre ilerde derenin kıyısındaki taşların üzerine çömelip açmışlar çamaşırları, başlamışlar yıkayıp küllerden arındırmak için suya batırıp çamaşırları çiteleyip durulamaya yarenlik ede ede. Mayıs sonlarında, ya da Haziran başlarında güneşli, pırıl  pırıl bir gün. Arkadaki yalçın kayalıklı dağın gölgesi ovada yavaş yavaş kaybolurken, çamaşırla uğraşanların dikkatini hiç çekmeden tepelerde tur atan iri kanatlı kartallardan biri, gözünü beşikteki bebeğe dikerek, sakince ama aniden dalışa geçerek alçalıp pençelerini bebeğe, yani ablama, beşiğin içinden geçirip kaldırıp götürürken, kanat çırpmalarının sesini derenin sesinden fark edemeyen, ileride kartalın alçaldığını son anda fark edip çığlık çığlığa bağıran komşumuzun sesine de bir anlam veremeyen annem ve halasının kızı Reyhan, ne zaman karşıya doğru iri kanatlarını çırpa çırpa telaşla giden kartalı görmüşler, işte o zaman yakalamak ister gibi koşmaya başlamış derenin içine, derinlere doğru annem, üstü başı sırıl sıklam. Babam tarladan duymuş annemin yürek yakan feryatlarını, koşmuş dayım hemen dereye, atlamış annemi sudan güç bela çıkartmış. Komşu kadın dona kalmış, kartalın kardeşimi pençelerine takıp alıp götürüşünü gördüğünde.

Yıllar sonra söyledi annem, onu teselli etmek için söylenen sözler, güneş altında yakılan gaz lambasının ışığı kadardı. Hiç bir acı bu kadar yok edemezdi bir insanı. Kartal, bebeğini değil, sanki beynini almış, götürmüştü o yalçın kayalıklı dağa. Çok aramışlar, tüfekleri alıp günlerce tırmanmışlar tepelerde, her uçan kuşu takip etmişler, yuvası nerede diye. Bulamasalar da bebeğin kendisini, belki birkaç kemik, birkaç parça sarıldığı beyaz zıbının üstündeki, omzuna kırmızı kurdele ile takılı altınını,saçının telini bile bulmaya razı. Günlerce, aç susuz dolaşmış babam, komşular, akrabalar dağın her yanına baka baka. Kimi kuşlar görmüşler, konduğu yere ancak kuşların çıkabileceği, velhasıl dönmüşler çaresiz, ağlamaktan gözleri kıpkırmızı evdekilerin yanına, elleri boş.

Herkes susmuş, annem susunca. Konuşamamış aylarca kendinden başka kimseyle. Her gün gider dereye, bakarmış beşiğin olduğu yere, ağıt yakarmış saatlerce, herkes duyar, kimse ilişemezmiş ona, o güzeller güzeli kadın bir deri bir kemik kalmış, ’’yavrım, yavrım, ne ettim ben sana kızııım….’’ diye çırpınarak aylarca…

"Seni doğurduğu zaman gözleri yine parlar, öyle güzel eskisi gibi gülümser diye çok umutlandık, olmadı, unutamadı, ne sen, ne kardeşlerin o acıyı alamadı, size sarılırken sadece size değil, emzirirken sadece sizi değil, sanki Gülüzar’ı da sarıyor, sarmalıyor, kokluyor, emziriyordu" derdi anneannem. Gülüzar adını kimse ben çocukken de söylemiyordu. Sanki hiç olmamış gibi, hiç yaşamamış gibi. 

Okula kaydolmak için babamla kasabaya gittik, Okul köyde ancak, Milli Eğitim müdürlüğü kasabada. Masada oturan gözlüklü adam bir babama bir bana bakıp, ‘’ama bu erkek, kız değil ki! ‘’ dedi. Adımı sordu, babam adımı söyledi. Bu işte bir yanlışlık var, önce kızını getir, mecburi kızların okuması, sonra bunu kaydederiz, nüfus kağıdı da lazım, onları da al, öyle gel…’’ dedi. Efendim …filan dedi babam, anlaşıldı ki, dedem kasabada ablamı nüfusa kaydettirmiş, ben doğunca beni nüfusa kaydettirmeyi ya unutmuşlar, ya ihmal etmişler. Nüfusta kanatlanıp giden ablam var ama ben yoktum.  Karışıklık işte oradan geliyordu. İlk kez duydum Gülüzar ablamın adını, babam ne yaptı bilemiyordum ama ikinci sınıfa geldiğimde okula gelen müfettiş bey, elindeki küçük defterde bir isim göstererek , ‘’Gülüzar senin neyin oluyor, sen eve git ablan gelsin okula ..’’dedi…’’Babana da ceza yazdıracağım, bilsin , diye de ekledi.. İlk kez okudum onun adını müfettiş beyin elinde tuttuğu defterinde.

Başım hep yukarıya bakar benim, o Kartal bir gün ablamı, acep bana getirir mi geri diye. Kırk bin köyün hepsi güzeldir muhakkak, benim köyümde her ses var, ağıt da. Mezarlıkta, kenarları işlemeli bir yaşmağın örtüsü altında yeşil boyalı tahta üzerine yazılı,’’ Mezar taşın burada, ama seni Allah aldı..’’ yazısı var. Yolunuz düşer de giderseniz, dereye yakın yerde bulursunuz o işlemeli yaşmak sarılı yeşil tahtayı, bir dua da benden edin.

Deniz Emin Tüfekçi

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com

Yorum yazabilmeniz için Üye olmanız gerekmektedir. Üye Girişi yapmak için tıklayınız.

E-Ticaret Sitemiz ve Sayfa Kısa Yolu

Sosyal Medya Sayfalarımız

Diğer Web Sitelerimiz