Küçük Ayasofya

Küçük Ayasofya'nın Kurtuluş Hikâyesi / Deniz Emin Tüfekçi / Deniz Mahsülleri / Bilgi Peşinde / Bu yazı, Anadolu kültürünün önemli eserlerinden biri olan, İstanbul’un ayakta kalmış en eski binasının hikâyesidir. Bu yazı, yıkılma tehlikesi taşıyan bir binanın bir gurup insanın olağanüstü çabasıyla nasıl kurtarıldığının hikâyesidir. Hikâyenin içinde olan birisi olarak sizlere gözlemlerimi aktarmak istedim.

Küçük Ayasofya'nın Kurtuluş Hikâyesi:

Bu yazı, Anadolu kültürünün önemli eserlerinden biri olan, İstanbul’un ayakta kalmış en eski binasının hikâyesidir. Bu yazı, yıkılma tehlikesi taşıyan bir binanın bir gurup insanın olağanüstü çabasıyla nasıl kurtarıldığının hikâyesidir. Hikâyenin içinde olan birisi olarak sizlere gözlemlerimi aktarmak istedim.

Küçük Ayasofya, milattan sonra 532 yılında, Bizans İmparatorluğu’nun en görkemli döneminde İmparator Jüstinyen tarafından yaptırılan ve Aziz Sergious ve Aziz Bachus'e ithaf edilen bir kilisedir. 1453 yılında Bizans imparatorluğunun Osmanlı orduları tarafından yıkılması ile ele geçirilen İstanbul’da bulunan bir kısım kiliseler camiye çevrilmiş ve Aziz Sergious & Bachus kilisesi de bu furyadan kurtulamamıştır. Adı Küçük Ayasofya olarak değiştirilerek bulunduğu semte de o isim verilmiş olan kilise bu gün İstanbul’da ayakta duran en eski yapıdır.

Sirkeci sahil yolundan gelip Çatladıkapı'dan içeri girince sadece 150 metre uzakta olup, kubbesi sahil yolundan görülebilmektedir.

Hem ofisime yakın olması, hem de diğer turlarımız yanında başta Amerika olmak üzere yurt dışındaki Hristiyan müminlere yönelik dini turlar organize eden bir seyahat acentası olmamız nedeniyle güzel avlusundaki sanatçıların dükkanlarını gezer, sahipleri ile sohbet eder, bazen de cuma namazına giderdim.

1998 yılında olmalı, bir ziyaretim sırasında duvarın birinin diğerlerine göre hafifçe alçaldığını, duvarda derin bir çatlak oluştuğunu, kubbenin çatladığını fark ettim. İlgili İmam durumu ilgililere bildirdiğini söyledi. Kartpostal satma işi asıl işi olduğunu sandığım İmam efendi başka bir bilgi vermiyordu. Ne istiyorsan müftülüğe sor diyordu...

17 Ağustos depreminin ardından tekrar Küçük Ayasofya camisine gittiğimde gördüklerim inanılmazdı. Depremin de etkisiyle Kubbe karpuz gibi çatlamış, güney duvarı keza çatlak yerinden dışarısı görünür olmuş, tedbir olarak ibadete ara verilmiş, her an yıkılacak, çökecek derecede hasar görmüştü.

Görünürde konu ile ilgilenen kimse var mı diye araştırırken Yıldız üniversitesinin bir çalışma yaptığını öğrendim. Zemin mekaniği ile ilgili bir profesör hanım sorunun iki kaynağının olduğunu, hem 10 metre öteden geçen tren rayları kaynaklı sarsıntı, hem de zemindeki çökme tehlikesi nedeniyle binanın ayakta durmasının artık olanaksız olduğunu, bir şekilde çöküp yıkılmasının beklendiğini aktardı.

Tehlike büyüktü, o bina sadece olduğu yere değil, toplumumuzun, Türkiye’nin üzerine yıkılırdı. Tarihi eserleri koruyamadığımız, Hristiyanlığın olduğu kadar İslamiyet’in de önemli ibadet binasını yıktığımız, sahiplenmediğimiz üzerine günlerce, binlerce yıpratıcı yazı, söylem üretilecekti. Haksız da sayılmazlardı.

El alem 300 yıllık binayı tarihi eser statüsüne sokup korurken biz dünyadaki en eski sayılı binalardan birisi olan Küçük Ayasofya eserini koruyamıyor olacaktık.

Konuyu bir sivil toplum hareketi inisiyatifi çerçevesinde yürütmek adına Sultanahmet Rotary kulübü gündemine taşıdım. Bir proje yaparak tarihi binanın yok olmaktan kurtulabilmesi için uğraş vermemizi önerdim. Dönemin başkanı ve yönetim kurulu üyeleri bu girişime gönülden destek verdiler.

Önce Küçük Ayasofya camisi ile ilgili önemini anlatan bir metin hazırlayıp, kulüp üyelerini bilgilendirdik. Bilgi sahibi üyeleri İstanbul'un her ilçesine yayılmış diğer kulüplere göndererek onların toplantılarında konuyu sahiplenmeleri için iki ay boyunca bilgilendirici konuşmalar yaptık. Sevgili Tuluyhan Uğurlu ile konuşup onun ücretsiz konser vermesini sağlayıp Aya İrini müzesinde de bir konser düzenledik. Konser biletleri satışı ve bağışlarla birlikte Yıldız Üniversitesi’nin zemin incelemesi için gerek duyduğu 18.000 TL tutarındaki parayı elde edip ilgili profesöre verdik.

Küçük Ayasofya 1500 yıl sonra nasıl bu hale geldi?

Tarihi Sultanahmet bölgesinde, dönemin İstanbul’unun merkezinde, Çatladıkapı’nın hemen yanında, şehir surlarına bitişik olarak yer alan Küçük Ayasofya binası, 1950 yılına kadar her hangi bir sorun olmadan yerinde, kil zemin üzerinde yerini korumuş, sağlamlığına bir zarar gelmemiştir.

Demokrat parti döneminde 1950’li yıllarda şimdi adı Kennedy Caddesi olan bir Sahil Yolu İnşa edilmiştir. Bu yol, Sirkeci ile Bakırköy arasında, surların denize bakan bölümünde, denizin kayalarla doldurulması sonucu yapılmıştı.  

Sultanahmet Meydanı’nın olduğu tepede toprağın suyu emmesi sonucu oluşan yer altı suları, yolun yapımından önce kolayca denize ulaşabiliyordu. Ama bu sahil yolunun yapılmasından sonra tonlarca iri kayanın deniz ile kara arasına bir baraj gibi yerleştirilmesi sonucu bu yer altı suları denize ulaşamamıştır. Böylece yıllar içinde yolun kara tarafında kil tabakaları arasında milyonlarca metreküp su birikmiş ve büyük yer altı havuzları oluşmuştur. Yani, Küçük Ayasofya’nın da üzerinde oturduğu zeminin altı kil, balçık ve yer altı su deposu haline dönüşmüştür. Eğer bir yolunu bulup su denize ulaşabilseydi ya da kuraklık sonucu su yok olsaydı, 500 metre boyunda, 50 metre eninde bir alanın tamamen çökmesi sonucu yüzlerce bina yer altına göçecek, gömülecek ve yüzlerce kişi hayatını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktı.

Zeminin yumuşaması sonucu cami binası temelinde oynama olmuş ve duvarlar yumuşak zemin nedeniyle çökme tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştı.

Tren rayları nedeniyle tren geçişleri sırasında oluşan sarsıntının da olumsuz etkisi olduğunu Yıldız üniversitesinden gelen heyet belirtmişti.

Şunu söylemek bile mümkün; Küçük Ayasofya tarihi binasını korumaya çalışırken, farkında olmadan Yıldız üniversitesinin tespit etmiş olduğu o zemin problemi sayesinde alınan tedbirler sonucu bölgede büyük bir facianın da önüne geçilmiştir.

Yol yaparken bu tür ayrıntılara dikkat edilmemesi işte böyle tehlikeli sonuçlara yol açmaktadır. Doğal döngünün sürdürülmesi önüne konulan bu tür engeller pek çok tehlikenin yaşanmasına neden olmaktadır. Bu yaşadığımız örnek, denizi doldurma sevdalılarına sanırım iyi bir ders olabilir.

Tehlikenin boyutu ürpertici nitelikteydi. Yıldız üniversitesi tespiti yapmıştı. Çözüm olarak, zemindeki suyun kontrollü olarak boşaltılması gerekiyordu. Hazırlanan raporda, her hangi bir ani çökme olmaması için yer altındaki killerin arasına sıkışmış su balonlarının ve havuzların içine beton dökülmesi ve suyun bu şekilde boşaltılması gerektiği yazılmıştı. Yer altına neredeyse yüz bin metreküp beton, harç dökülmeliydi. Binalar o zaman sağlam bir temele, zemine oturmuş olabilecekti.

Peki, bunun masrafını kim karşılayacak, parasal kaynağı kim bulup, ‘’buyurun harcayın’’ diyecekti?

Sultanahmet Rotary kulübünde yapılan toplantıda gerekli paranın nereden bulunacağı tartışıldı.

Kimi arkadaşlarımız parayı İstanbul Belediyesi’nin vermesini önerdi. Karşı çıkıp, belediyenin kent için harcayacağı kaynağın bu projede kullanılmasının doğru olmadığını söyledim. Prag, Venedik gibi kentlerin restorasyonu için bu iki kentin parayı Unesco gibi kuruluşlardan sağladığını belirttim.

Kimi üyeler, bu bir eski kilise, Fener Rum Patrikhanesinin kaynak sağlaması gerektiğini söyledi, ona da karşı çıkıp, olayın dini değil, kültürel miras olması nedeniyle önemli olduğunu, kaldı ki o kurum da Türkiye cumhuriyetine bağlı bir kurum olarak bu tür bir görevi üstlenmemesi gerektiğini belirttim. Kimileri bu işi Yunanistan halleder, Amerika’daki dini kuruluşlardan yardım alalım, onlar bu gibi kiliselere yardım etmeyi ister dediler. Benzer gerekçelerle onların da uygun aday olmadığını anlattım. Her öneriye hayır demiş olmam, Rotary’nin Türkiye başkanı hanımefendiyi oldukça sinirlendirmiş olacak ki, dayanamadı: “Ne yapalım peki!!!??" dedi.

Bu tür eserleri koruma konusunda Unesco gibi kuruluşları bulmamız gerektiğini söyledim.

World Heritage Foundation ile irtibata geçip konuyu açıklayıcı bir metni gönderdiğimizde işin sonunun nereye varacağını açıkçası kestiremiyorduk.

Yanıt gecikmedi: Gereken beş milyon küsur Euro’nun hangi hesaba gönderilmesi gerektiğini soruyorlardı.

Kuşkusuz çok sevinmiştik. Kimi arkadaşlarımız paranın nasıl harcanması gerektiğini sesli olarak tartışmaya başlayınca, itirazcı ruhum hemen devreye girdi.

Bir Rotary klübünün böyle bir harcama yapma yetkisi de yoktu, o tür bir organizasyonu da yoktu. İşin içine bu gibi kulüplerde para girince neler olurdu neler.

Önerimi getirdim. Parayı bize değil, kentin sahibi İstanbul Belediyesine göndersinler, onlar gereğini yaparlar dedim. Daha önce AKP yönetiminde olduğu için karşı çıkacağımı düşündükleri böyle bir önerinin tarafımdan gelmesi herkesi şaşırtmıştı.

Gerekli görüşmeleri yapan kulüp başkanı ve diğer ilgililer bu konuda bir protokol hazırlayıp paranın Belediyeye verilmesini sağladılar. Kaynağın kullanımı sırasında arkeologların da olması, restorasyonun onların bilgi ve denetiminde olmasını önermiştim.

Ne yazık ki bu denetim yapılmadı. Bina içinde Hristiyanlık döneminde kilise olarak kullanılan binanın iç yüzeyindeki freskler ve kök boya kullanılarak yapılan resimler tamamen kazınıp üstlerine bildik cami içi motifleri yerleştirildi. Tarihi bir eseri kurtarmaya çalışırken gösterdiğimiz duyarlılığı ve özeni, örümcek kafa ürünü fütuhatçılar yok etmekte hiç tereddüt etmeyip önemli bir izi ortadan kaldırmakla öğündüler. Allah’ın bir başka din yoluyla kendisine ulaşmayı önerdiği insanların yaptıklarını din, inanç adına yok etmekten keyif aldılar.

Cuma namazında keyifle seyrediyorum o korunabilmiş binayı. Bölgenin bir gün yerin yirmi metre altına çökmesini de bir şekilde önleyerek yüzlerce insanın ölmesinin, yüzlerce binanın içindekilerle birlikte toprağın altına gömülmesinin önüne geçtik.

Bu keyif bana yetiyor. İçim rahat, yurttaşlık görevimi arkadaşlarımla beraber yerine getirdim. Hepsi çok gayret gösterdiler. Basın da yeterince ilgi gösterdi.

Bir gün gelin Küçük Ayasofya camisini, İstanbul’un en eski binasını görün, gezin. Kubbesini bu gün bile yapmak imkânsız denebilecek kadar zor. Bu kubbenin bir eşi, benzeri yok.

Biz, okumuş, kültürlü kişiler olarak gezmeyi ve öğrenmeyi sevdiğimizi, tarihe ve kültüre meraklı olduğumuzu söyleriz...

Şimdi bir de gelin, Küçük Ayasofya’yı görün derim.

Çevremize, tarihimize, kültürümüze sahip çıkarsak, değerlerimizi korumuş oluruz. Biz küçük bir adım attık ve farkında olmadan yüzlerce kişinin malını, canın kurtardık. Bir kültür mirasının yok olmasını önledik. Paramız yok, ne yapalım deyip kolaycılığa kapılıp, omuz silkip olacakları seyretmedik.

Bu durumu en azından gündeme getirilerek bu kıvılcımının yakılmasında benim de payımın olması beni çok mutlu ediyor.

İçimde hep o keyfi, neşeyi korudum…

Bu dünyaya gelip, çocuk dışında ne yaptın diyeceklere bir yanıtım var artık. Az ya da çok…

Kimsenin ‘Aferin’ demesine ihtiyaç duymuyorsunuz, takdir beklemiyorsunuz. Kimsenin sizden haberdar olmasının da gereği yok. Ama birer Mum olmalıyız, sokak lambası olmalıyız; birilerinin bazı şeyleri görebilmesini sağlamak adına...

Ne kadar çok yurttaşımız böyle yaparsa, o kadar güzel bir toplum oluruz.

Çağrım, güzelleştirebilecek olanlara…

Aydın olmak, kültürlü olmak, sevgi dolu olmak adına.

Küçük Ayasofya'nın Kurtuluş Hikâyesi:

Bu yazı, Anadolu kültürünün önemli eserlerinden biri olan, İstanbul’un ayakta kalmış en eski binasının hikâyesidir. Bu yazı, yıkılma tehlikesi taşıyan bir binanın bir gurup insanın olağanüstü çabasıyla nasıl kurtarıldığının hikâyesidir. Hikâyenin içinde olan birisi olarak sizlere gözlemlerimi aktarmak istedim.

Küçük Ayasofya, milattan sonra 532 yılında, Bizans İmparatorluğu’nun en görkemli döneminde İmparator Jüstinyen tarafından yaptırılan ve Aziz Sergious ve Aziz Bachus'e ithaf edilen bir kilisedir. 1453 yılında Bizans imparatorluğunun Osmanlı orduları tarafından yıkılması ile ele geçirilen İstanbul’da bulunan bir kısım kiliseler camiye çevrilmiş ve Aziz Sergious & Bachus kilisesi de bu furyadan kurtulamamıştır. Adı Küçük Ayasofya olarak değiştirilerek bulunduğu semte de o isim verilmiş olan kilise bu gün İstanbul’da ayakta duran en eski yapıdır.

Sirkeci sahil yolundan gelip Çatladıkapı'dan içeri girince sadece 150 metre uzakta olup, kubbesi sahil yolundan görülebilmektedir.

Hem ofisime yakın olması, hem de diğer turlarımız yanında başta Amerika olmak üzere yurt dışındaki Hristiyan müminlere yönelik dini turlar organize eden bir seyahat acentası olmamız nedeniyle güzel avlusundaki sanatçıların dükkanlarını gezer, sahipleri ile sohbet eder, bazen de cuma namazına giderdim.

1998 yılında olmalı, bir ziyaretim sırasında duvarın birinin diğerlerine göre hafifçe alçaldığını, duvarda derin bir çatlak oluştuğunu, kubbenin çatladığını fark ettim. İlgili İmam durumu ilgililere bildirdiğini söyledi. Kartpostal satma işi asıl işi olduğunu sandığım İmam efendi başka bir bilgi vermiyordu. Ne istiyorsan müftülüğe sor diyordu...

17 Ağustos depreminin ardından tekrar Küçük Ayasofya camisine gittiğimde gördüklerim inanılmazdı. Depremin de etkisiyle Kubbe karpuz gibi çatlamış, güney duvarı keza çatlak yerinden dışarısı görünür olmuş, tedbir olarak ibadete ara verilmiş, her an yıkılacak, çökecek derecede hasar görmüştü.

Görünürde konu ile ilgilenen kimse var mı diye araştırırken Yıldız üniversitesinin bir çalışma yaptığını öğrendim. Zemin mekaniği ile ilgili bir profesör hanım sorunun iki kaynağının olduğunu, hem 10 metre öteden geçen tren rayları kaynaklı sarsıntı, hem de zemindeki çökme tehlikesi nedeniyle binanın ayakta durmasının artık olanaksız olduğunu, bir şekilde çöküp yıkılmasının beklendiğini aktardı.

Tehlike büyüktü, o bina sadece olduğu yere değil, toplumumuzun, Türkiye’nin üzerine yıkılırdı. Tarihi eserleri koruyamadığımız, Hristiyanlığın olduğu kadar İslamiyet’in de önemli ibadet binasını yıktığımız, sahiplenmediğimiz üzerine günlerce, binlerce yıpratıcı yazı, söylem üretilecekti. Haksız da sayılmazlardı.

El alem 300 yıllık binayı tarihi eser statüsüne sokup korurken biz dünyadaki en eski sayılı binalardan birisi olan Küçük Ayasofya eserini koruyamıyor olacaktık.

Konuyu bir sivil toplum hareketi inisiyatifi çerçevesinde yürütmek adına Sultanahmet Rotary kulübü gündemine taşıdım. Bir proje yaparak tarihi binanın yok olmaktan kurtulabilmesi için uğraş vermemizi önerdim. Dönemin başkanı ve yönetim kurulu üyeleri bu girişime gönülden destek verdiler.

Önce Küçük Ayasofya camisi ile ilgili önemini anlatan bir metin hazırlayıp, kulüp üyelerini bilgilendirdik. Bilgi sahibi üyeleri İstanbul'un her ilçesine yayılmış diğer kulüplere göndererek onların toplantılarında konuyu sahiplenmeleri için iki ay boyunca bilgilendirici konuşmalar yaptık. Sevgili Tuluyhan Uğurlu ile konuşup onun ücretsiz konser vermesini sağlayıp Aya İrini müzesinde de bir konser düzenledik. Konser biletleri satışı ve bağışlarla birlikte Yıldız Üniversitesi’nin zemin incelemesi için gerek duyduğu 18.000 TL tutarındaki parayı elde edip ilgili profesöre verdik.

Küçük Ayasofya 1500 yıl sonra nasıl bu hale geldi?

Tarihi Sultanahmet bölgesinde, dönemin İstanbul’unun merkezinde, Çatladıkapı’nın hemen yanında, şehir surlarına bitişik olarak yer alan Küçük Ayasofya binası, 1950 yılına kadar her hangi bir sorun olmadan yerinde, kil zemin üzerinde yerini korumuş, sağlamlığına bir zarar gelmemiştir.

Demokrat parti döneminde 1950’li yıllarda şimdi adı Kennedy Caddesi olan bir Sahil Yolu İnşa edilmiştir. Bu yol, Sirkeci ile Bakırköy arasında, surların denize bakan bölümünde, denizin kayalarla doldurulması sonucu yapılmıştı.  

Sultanahmet Meydanı’nın olduğu tepede toprağın suyu emmesi sonucu oluşan yer altı suları, yolun yapımından önce kolayca denize ulaşabiliyordu. Ama bu sahil yolunun yapılmasından sonra tonlarca iri kayanın deniz ile kara arasına bir baraj gibi yerleştirilmesi sonucu bu yer altı suları denize ulaşamamıştır. Böylece yıllar içinde yolun kara tarafında kil tabakaları arasında milyonlarca metreküp su birikmiş ve büyük yer altı havuzları oluşmuştur. Yani, Küçük Ayasofya’nın da üzerinde oturduğu zeminin altı kil, balçık ve yer altı su deposu haline dönüşmüştür. Eğer bir yolunu bulup su denize ulaşabilseydi ya da kuraklık sonucu su yok olsaydı, 500 metre boyunda, 50 metre eninde bir alanın tamamen çökmesi sonucu yüzlerce bina yer altına göçecek, gömülecek ve yüzlerce kişi hayatını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktı.

Zeminin yumuşaması sonucu cami binası temelinde oynama olmuş ve duvarlar yumuşak zemin nedeniyle çökme tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştı.

Tren rayları nedeniyle tren geçişleri sırasında oluşan sarsıntının da olumsuz etkisi olduğunu Yıldız üniversitesinden gelen heyet belirtmişti.

Şunu söylemek bile mümkün; Küçük Ayasofya tarihi binasını korumaya çalışırken, farkında olmadan Yıldız üniversitesinin tespit etmiş olduğu o zemin problemi sayesinde alınan tedbirler sonucu bölgede büyük bir facianın da önüne geçilmiştir.

Yol yaparken bu tür ayrıntılara dikkat edilmemesi işte böyle tehlikeli sonuçlara yol açmaktadır. Doğal döngünün sürdürülmesi önüne konulan bu tür engeller pek çok tehlikenin yaşanmasına neden olmaktadır. Bu yaşadığımız örnek, denizi doldurma sevdalılarına sanırım iyi bir ders olabilir.

Tehlikenin boyutu ürpertici nitelikteydi. Yıldız üniversitesi tespiti yapmıştı. Çözüm olarak, zemindeki suyun kontrollü olarak boşaltılması gerekiyordu. Hazırlanan raporda, her hangi bir ani çökme olmaması için yer altındaki killerin arasına sıkışmış su balonlarının ve havuzların içine beton dökülmesi ve suyun bu şekilde boşaltılması gerektiği yazılmıştı. Yer altına neredeyse yüz bin metreküp beton, harç dökülmeliydi. Binalar o zaman sağlam bir temele, zemine oturmuş olabilecekti.

Peki, bunun masrafını kim karşılayacak, parasal kaynağı kim bulup, ‘’buyurun harcayın’’ diyecekti?

Sultanahmet Rotary kulübünde yapılan toplantıda gerekli paranın nereden bulunacağı tartışıldı.

Kimi arkadaşlarımız parayı İstanbul Belediyesi’nin vermesini önerdi. Karşı çıkıp, belediyenin kent için harcayacağı kaynağın bu projede kullanılmasının doğru olmadığını söyledim. Prag, Venedik gibi kentlerin restorasyonu için bu iki kentin parayı Unesco gibi kuruluşlardan sağladığını belirttim.

Kimi üyeler, bu bir eski kilise, Fener Rum Patrikhanesinin kaynak sağlaması gerektiğini söyledi, ona da karşı çıkıp, olayın dini değil, kültürel miras olması nedeniyle önemli olduğunu, kaldı ki o kurum da Türkiye cumhuriyetine bağlı bir kurum olarak bu tür bir görevi üstlenmemesi gerektiğini belirttim. Kimileri bu işi Yunanistan halleder, Amerika’daki dini kuruluşlardan yardım alalım, onlar bu gibi kiliselere yardım etmeyi ister dediler. Benzer gerekçelerle onların da uygun aday olmadığını anlattım. Her öneriye hayır demiş olmam, Rotary’nin Türkiye başkanı hanımefendiyi oldukça sinirlendirmiş olacak ki, dayanamadı: “Ne yapalım peki!!!??" dedi.

Bu tür eserleri koruma konusunda Unesco gibi kuruluşları bulmamız gerektiğini söyledim.

World Heritage Foundation ile irtibata geçip konuyu açıklayıcı bir metni gönderdiğimizde işin sonunun nereye varacağını açıkçası kestiremiyorduk.

Yanıt gecikmedi: Gereken beş milyon küsur Euro’nun hangi hesaba gönderilmesi gerektiğini soruyorlardı.

Kuşkusuz çok sevinmiştik. Kimi arkadaşlarımız paranın nasıl harcanması gerektiğini sesli olarak tartışmaya başlayınca, itirazcı ruhum hemen devreye girdi.

Bir Rotary klübünün böyle bir harcama yapma yetkisi de yoktu, o tür bir organizasyonu da yoktu. İşin içine bu gibi kulüplerde para girince neler olurdu neler.

Önerimi getirdim. Parayı bize değil, kentin sahibi İstanbul Belediyesine göndersinler, onlar gereğini yaparlar dedim. Daha önce AKP yönetiminde olduğu için karşı çıkacağımı düşündükleri böyle bir önerinin tarafımdan gelmesi herkesi şaşırtmıştı.

Gerekli görüşmeleri yapan kulüp başkanı ve diğer ilgililer bu konuda bir protokol hazırlayıp paranın Belediyeye verilmesini sağladılar. Kaynağın kullanımı sırasında arkeologların da olması, restorasyonun onların bilgi ve denetiminde olmasını önermiştim.

Ne yazık ki bu denetim yapılmadı. Bina içinde Hristiyanlık döneminde kilise olarak kullanılan binanın iç yüzeyindeki freskler ve kök boya kullanılarak yapılan resimler tamamen kazınıp üstlerine bildik cami içi motifleri yerleştirildi. Tarihi bir eseri kurtarmaya çalışırken gösterdiğimiz duyarlılığı ve özeni, örümcek kafa ürünü fütuhatçılar yok etmekte hiç tereddüt etmeyip önemli bir izi ortadan kaldırmakla öğündüler. Allah’ın bir başka din yoluyla kendisine ulaşmayı önerdiği insanların yaptıklarını din, inanç adına yok etmekten keyif aldılar.

Cuma namazında keyifle seyrediyorum o korunabilmiş binayı. Bölgenin bir gün yerin yirmi metre altına çökmesini de bir şekilde önleyerek yüzlerce insanın ölmesinin, yüzlerce binanın içindekilerle birlikte toprağın altına gömülmesinin önüne geçtik.

Bu keyif bana yetiyor. İçim rahat, yurttaşlık görevimi arkadaşlarımla beraber yerine getirdim. Hepsi çok gayret gösterdiler. Basın da yeterince ilgi gösterdi.

Bir gün gelin Küçük Ayasofya camisini, İstanbul’un en eski binasını görün, gezin. Kubbesini bu gün bile yapmak imkânsız denebilecek kadar zor. Bu kubbenin bir eşi, benzeri yok.

Biz, okumuş, kültürlü kişiler olarak gezmeyi ve öğrenmeyi sevdiğimizi, tarihe ve kültüre meraklı olduğumuzu söyleriz...

Şimdi bir de gelin, Küçük Ayasofya’yı görün derim.

Çevremize, tarihimize, kültürümüze sahip çıkarsak, değerlerimizi korumuş oluruz. Biz küçük bir adım attık ve farkında olmadan yüzlerce kişinin malını, canın kurtardık. Bir kültür mirasının yok olmasını önledik. Paramız yok, ne yapalım deyip kolaycılığa kapılıp, omuz silkip olacakları seyretmedik.

Bu durumu en azından gündeme getirilerek bu kıvılcımının yakılmasında benim de payımın olması beni çok mutlu ediyor.

İçimde hep o keyfi, neşeyi korudum…

Bu dünyaya gelip, çocuk dışında ne yaptın diyeceklere bir yanıtım var artık. Az ya da çok…

Kimsenin ‘Aferin’ demesine ihtiyaç duymuyorsunuz, takdir beklemiyorsunuz. Kimsenin sizden haberdar olmasının da gereği yok. Ama birer Mum olmalıyız, sokak lambası olmalıyız; birilerinin bazı şeyleri görebilmesini sağlamak adına...

Ne kadar çok yurttaşımız böyle yaparsa, o kadar güzel bir toplum oluruz.

Çağrım, güzelleştirebilecek olanlara…

Aydın olmak, kültürlü olmak, sevgi dolu olmak adına.

DENİZ EMİN TÜFEKÇİ

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com


Yorum yazabilmeniz için Üye olmanız gerekmektedir. Üye Girişi yapmak için tıklayınız.

E-Ticaret Sitemiz ve Sayfa Kısa Yolu

Sosyal Medya Sayfalarımız

Diğer Web Sitelerimiz