Limon Fidanı

Limon Fidanı / Cenkhan Sandıkçıoğlu / Düşün / Bilgi Peşinde / Annemlerin odasındaki o fidanı ilk kez ne zaman görmüştüm, tam olarak anımsamıyorum. Sanırım, babamın ölümünden altı ay kadar evveldi. Annem, odalarından bir şey getirmemi istemişti. Her halde ilk görüşüm o gün olmalıydı

Limon Fidanı

Annemlerin odasındaki o fidanı ilk kez ne zaman görmüştüm, tam olarak anımsamıyorum. Sanırım, babamın ölümünden altı ay kadar evveldi. Annem, odalarından bir şey getirmemi istemişti. Her halde ilk görüşüm o gün olmalıydı. Annemlerin karyolasının tam karşısında, pencerenin hemen yanında, tüm gün güneş alan bir konumda. Büyük bir saksı içine dikilmiş bir ağaçcık. Süs bitkisi olmadığı belli. Gövdesi ve dalları ince ince ama odunsu görünümlü. Dallarında az yapraklar ve birinde küçük bir meyve. Yakından baktığımda anlamıştım; daldaki, küçük bir limondu. İlk kez bir limon fidanı görüyordum. Her zaman manavdan aldığımız limonun böyle bir ağaçta yetiştiğini bilmiyordum. Çok hoşuma gitmiş, çok sevinmiştim. Bundan sonra limona para vermeyeceğiz, kendimiz yetiştireceğiz.

Bu odaya girmem hoş karşılanmazdı. Bu açıkça yasaklanmamıştı ama annemin gülen yüzünün az da olsa asılmasını istemezdim. O hep gülümserdi fakat yine de bu gümlümsemesinin üzerinde bir bulut var gibi gelirdi bana. Ne olursa olsun kalkmayan bir bulut...  

Annem, yapılmasını istemediği şeyleri açıkça söylemezdi.  Gülümsemesinin üzerindeki bulut biraz daha kararır, soran ve yasaklayan bakışlarıyla bana her şeyi anlatırdı.

Çok seyrek, annem mutfakta, elleri hamurlu veya yağlı ise veya bir başka nedenle, gitme olanağına sahip değilse, odasından bir şey getirmemi istediğinde, hem de nasıl heyecanla, koşup giderdim o odaya.  

İçeri girer girmez, evimizin başka yerinde hiç koklamadığım bir koku beni tutsak ederdi. Bu, ismini hala bilmediğim öyle bir kokuydu ki... Oraya özeldi. Başka bir yerde duyamazdım. Annem ve babam hariç. Beni kucakladıklarında, odalarına girmişim gibi veya odalarına girdiğimde, kucaklanmış gibi olurdum. Bu sihirli koku ve odanın gizemli havası, oradan ayrılmamı engellerdi. Annemin istediği , her ne ise, bulunması çok kolay olsa bile, sanki arıyormuş gibi, olabildiğince, oyalanıp dururdum.

Annemin ve babamın yatakları, kırmızı atlastan, üzeri şimle işli, yatak örtüsü ile örtülmüş  ve en küçük bir kırışıklık bile kalmayacak şekilde, özenle düzeltilmiş olurdu. Pencerelerde, ayni kumaştan, ağır perdeler. Hafifçe açılmış. İki yanda, pencere kenarlarına tutturulmuş sarı piriç kolluklara, kalın, kırmızı ve simli kordonlarla tutturulmuş. Annemin tuvalet masasının üzerinde çeşitli renklerdeki şişeler. Fırçalar ve makyaj malzemeleri. Karyolanun tam karşısındaki pencerenin diğer yanındaki köşede,  maroken bir koltuk. Önünde pufu ile.. Babam ayaklarını rahatça uzatsın diye. Karyolanın ayak ucunda, içine pijamaların konulduğu bir bohça. Yatak örtüsü kumaşından... Burayı hiç dağınık görmedim. Ne zaman girersem gireyim hep düzgün, hep toplu. Babamlar yatarlarken hiç girmezdim zaten. 

Ama beni asıl ilgilendiren, babamın kitaplarının bulunduğu kitaplıktaki ansiklopedilerdi. Bunların içinden hemen  yedinci cildi alıp, bombeleşmiş ve artık bulunması kolay hale gelmiş bir sayfayı açardım. Bu gün bile aklımda. 965ci sayfa. Kadın vücudunun anlatıldığı, ayrıntısına girildiği ve açık açık, çizgilerle, şekillerle gösterildiği, 965 ci sayfa... Sayfada, çırılçıplak kadın vücudu çizimi... Büyük, sayfa boyunca... Vücudun her organından çıkan çizgiler, o organın ne olduğu yazılı.   İyice, her ayrıntıyı; girintileri, çıkıntıları, kıvrımları, tümsekleri, ayrı ayrı ve tekrar tekrar, derin bir merakla incelerdim. Bir de, ayni cildin arka kalın kapağında, ince yağlı kağıtlara basılmış, renkli insan; kadın ve erkek vücutları vardı. Bu çıplak vücutların üzerlerindeki, çok ince kağıtlar kaldırıldığında, karşıma, insan vücudunun deri altı çıkardı. Kat kat zar gibi kağıtları kaldırdıkça vücudun derinliklerine; iç organlara girilirdi. Mide, bağırsaklar, karaciğer, dalak v.b... Bunlar pek hoşuma gitmezdi. Burada fazla oyalanmadan, yine 965. sayfaya dönerdim. Kadın vücudunun girinti ve çıkıntılarına ve kıvrımlarına ve de çok da ayrıntılı olmayan, karın bölgesinin birazcık altına... Büyük bir ilgi ve merakla orada takılıp kalırdım. Ta ki... annem gelip beni o durumda yakalayıncaya kadar. O zaman ne yapacağımı şaşırır kıpkırmızı olurdum. Bir şeyler anlatmaya çalışırdım. " şey... anne... öğretmen ödev vermişti de..." diye. Annem ise sesini çıkarmaz, akşam babam eve geldiğinde, onunla birlikte bakabileceğimizi söylerdi.

Annem, babama aşık olup, anneanemin ve dedemin karşı çıkmasına rağmen, babamla evlenmeyi kabul ettiğini ama iki yıl aradan sonra babamın tayini çıkıp da Antalya'dan çok uzaklara, ta İstanbul'a gitme zorunluğu ortaya çıkınca, üstelik bir de ben doğunca, babamı bırakması olanaksız olduğundan, memleketinden; anne ve babasından ayrılıp uzaklara gitmenin, kendisi için ne kadar zor olduğunu anlatıp dururdu. O zamanlar Antalya ile İstabul arasındaki yol tam üç gün sürermiş. Bu kadar uzun bir yolculuğu göze alamayan ne babam ve annem, ne de anneannem ve dedem, birbirlerine gidip gelebilirlermiş. O kadar yıl içinde, bu durum, ancak iki kez gerçekleşebilmiş. Bunlardan sonuncuyu, beş yaşındayken olanını, zorlukla anımsıyorum. Dedemlere gitmemiz çok neşeli olmuştu da, bir ay sonraki İstanbul'a dönüşü tam bir felaketti. Annem ile anneannem birbirlerinden zor ayrılabilmişlerdi. Annem üç günlük yol boyunca ağlayıp durmuş, İstabul'a vardığımızda, tam bir hafta kendisine gelememişti.

Annem, ailesinden ve memleketinden ayrılık burukluğunu; Sıla hasretini hep içinde taşıdı. Sanıyorum, gülümsemesinin üzerindeki bulut da bu sebeptendi. Ben büyüyüp dokuz on yaşlarıma geldiğimde bile, bu sıla hasreti, hallerinde buram buram kokardı. Babamın eve getirdiği meyveler içinde mandalin veya portakal varsa, onları kese  kağıdından özenle çıkarıp, ellerine alıp, önce her birini iyice, içine çeke çeke koklar sonra güzelce yıkayıp diğer meyvelerden ayrı, bir cam kaseye koyar ve yemek masasının tam ortasına, sanki mistik bir tören yapar gibi yerleştirirdi. Önce diğer meyveler yenir en son mandalin ve portakallara sıra geldiğinde, onları düzgünce ve nazikçe soyma işini hep annem yapardı. Soyulan kabuklar sobanın üzerine konur ve buradan yükselen hoş kokular, bir tütsü olup, odayı kapladığında, annem, dalgınlaşır, kendisinden geçer, bir süre öylece kalırdı.

Güneye yaptığı her teftiş seyahatinde, annem,  "bana memleketimin kokusu" nu getir diye babama söyler ama ne istediğini açıklamazdı. Babam ise bir türlü denk getirememişti. Bazen bir şişe parfüm, bir eşarp veya kazak, kimi zaman da bir kutu çikolatada, annem, "memleket kokusu" nu bulamazdı. Pek belli etmek istemese de, gelen hediyelere karısının fazla sevinmediğini hemen anlardı babam. Bunun kırgınlığı, annemde bir kaç gün sürer sonra her şey eski haline dönerdi.

Babam, anneme de sormazdı ne istediğini. Annem de söylemezdi ki...  Önemli olan babamın bulup getirmesiydi, "memleketi kokulu" hediyeyi. Aksi halde tüm sihir bozulacak, gelen hediyenin hiç bir önemi kalmayacaktı.

Anılarımda sisler, bulutlar arasında, anımsamakta zorlanıyorum...  Annem mi istemişti yoksa babam mı kendiliğinden alıp getirmişti o limon fidanını?..  Geldiğini   görmemiştim. O gün annemin odasına girip fark ettiğimde, hemen anneme koşmuş, "Anne!.. Odanızdaki limon fidanını gördüm. Bundan sonra artık bakkaldan limon olmayacağız, değil mi?.." diye ona sormuştum. Annemin gözleri ışıl ışıldı. Sevinçle ellerimi tutarak, "Kokladın mı oğlum... Kokladın mı.. Memleketim kokuyor" diyerek, defalarca ellerimi öpüp, boynuma sarılmıştı. Annemi hiç bu kadar coşkulu görmemiştim, o güne kadar. Bundan sonrası da hep öyle oldu. Gülümsemesi üzerindeki bulut dağılıp gitmişti. İçten ve sevecen gülümsemesi, hatta kahkahaları babama ve bana bir kat daha mutluluk armağan etmişti. Annem, en sonunda, "memleketin kokusu" na kavuşmuştu. Her fırsatta bana sarılır, " Baban sonunda getirecek hediyeyi buldu. Limon fidanı bana memleketimin kokusunu getirdi. Evim memleketim oldu. Bu fidanda, memleketimi, annemi, babamı kokluyorum" diye, bıkmadan usanmadan yinelerdi.

Babam  ölüverdi. Limon fidanının gelmesinden 6 ay kadar sonra. Mutlu günlerimizin tadını tam çıkaramadan. Şoke olduk. Hiç bir hastalığı yoktu. Bir kış gecesi, baş ağrısıyla uyandı. Hemen hastaneye kaldırıldı ve ertesi gün öldü.

Annem, babamın ölümünü büyük bir dayanıklılıkla karşıladı.  Dedemler İstanbul'a gelmek istediler ama o kabul etmedi. Acılı ve dayanılması zor günleri, dimdik ayakta, ağlamadan ve hiç kimseden yardım almadan geçirdi. Babamdan kalan dul ve yetim aylığıyla geçinmesini bildi. Beni okuttu, adam etti. 

Limon fidanı odalarında durdu hep ve  her yıl sadece bir limon verdi. Annem o limonu kullanmadı. Kocasından kalan değerli bir armağan olarak, üzerini mumla kapladı, tuvalet masasının üzerinde cam bir kaseye koydu. Kase içindeki mumlu limon sayısı, babamın ölmesinin üzerinden kaç yıl geçtiğini  anımsatıyordu bize. Aradan geçen yıllarda, annemin bu alışkanlığı değişmedi. Her yıl bir limon… Cam kase artık limonları alamaz olunca, ikinci bir cam kasede biriktirilmeye başlandı...

Cılız limon fidanı hiç değişmedi. Hep  ilk günkü gibi küçük ve incecik gövdeli ve dallı. Annem ne kadar özen gösterirse göstersin; toprağına koyduğu doğal gübreler, toprağı havalandırmalar, uygunca suyunu vermeler bir yarar sağlamadı. Ama solmadı da... Her yıl bir meyve vermeye devam etti.

Devlet memuru olup, evlendikten sonra, bir sahil kasabasına tayinim çıkınca, zor da olsa, annemi, bizimle birlikte gelmeye ikna ettik. Gittiğimiz kasabanın ılıman iklimi, bulutsuz gök yüzünde devamlı parlayan güneş, annemin neşesini, biraz olsun. yerine getirdi. Limon fidanı, odasının, güneş alan bir köşesine  konmuştu. Fakat annem artık, eski alışkanlığının aksine, odasında fazla kalmıyor, sık sık bahçeye çıkıp, çiçeklerin bakımı ile ilgileniyordu. Babamın ölümünden sonra tekrar ortaya çıkmış olan, gülümsemesinin üzerindeki bulut, biraz da olsa, dağılır gibi olmuştu.

Kasabaya gelişimizin birinci son baharına girdiğimiz günlerde, annemin, bahçenin bol güneş alan kuz bir köşesinde bir şeyler yaptığını fark ettim. Burayı, iyice, otlardan temizledi. Tırmıkladı. Yeterince koyun gübresi koydu. Hiç acele etmiyordu. Yavaş yavaş yaptı her şeyi. Ne yaptığı sorduğumda, "yapınca görürsün"  diye yanıt verince, fazla üstelemedim.

Bir kaç gün sonra, akşam üzeri, işten eve döndüğümde, beni kapıda karşılayan annem elimden tuttu, bahçenin o köşesine; Hazırladığı yere götürdü. Buraya bir fidan dikilmişti. Dikkat ettim; Bu, babamın Antalya'dan getirdiği limon fidanıydı. Annemin yüzüne baktım, çok mutlu görünüyordu. Sevecen ve içten gülümsemesi geri gelmişti.

Ellerimi dudaklarına götürdü. Öptü. " Oğlum!.. Babanın ölümü ile hem kendimi hem limon fidanını cezalandırmışım.  Baban, fidanı getirdiğinde, ilk fırsatta bahçeye dikmeyi düşünmüştüm ama babanı kaybedince, bütün benliğimle bu fidana sarıldım, kaybetmekten korktum. Limon fidanı bir türlü gelişemedi. İnat ettim odamdan ayırmadım. O da inat etti, yılda bir limondan fazlasını vermedi. Bu haksızlığı ortadan kaldırmak istedim. Buraya diktim." dedi.

Annem, o günden sonra, , adeta kutsal bir görevi yerine getirmiş gibi rahatladı. Olabildiğince odasının dışında vakit geçiriyordu. Daha çok da bahçede ve fidanının yanında. Günler geçip ilkbahar geldiğinde, limon fidanında bir değişim, gelişme gözlemledik. Sanki yeniden doğdu. Yeni sürgünler verdi, dalları ve yaprakları çoğaldı ve gövdesiyle birlikte kalınlaştı. Baharın son günlerinde, dalların üzeri yüzlerce tomurcukla kaplandı ve bunlar daha sonra, küçük küçük, beyaz çiçekler açtılar. Tüm bahçeyi, diğer çiçek kokularından çok farklı ve harika, baskın, bir koku kaplamıştı. Şimdi, fidan eski halinin hemen hemen iki misli olmuştu. Çiçeklerin yaprakları döküldü, altlarından küçük küçük yumrular ortaya çıktı. Yaz günleri biterken, bu tomurcuklar küçük küçük birer limona benzediler. Ve gittikçe büyüdüler, sonunda,  sonbaharın sonralarında, her biri gerçek birer limon oldular.

Yılların küçük, cılız limon fidanımız sanki geçmiş günlerin acısını çıkarır gibi, bir yıldan kısa bir zaman içinde gerçek bir ağaç olmuştu. Kışa girerken ilk limonumuzu dalından kopardık, kullandık. Artık, annemin eski, mistik tavırları da geride kalmış, yatak odasındaki cam kaseler ortadan kalkmıştı. Bakkaldan limon almamıza gerek kalmamıştı. Limon ağacımızda yeterli limonumuz vardı. Sonraki yıllarda limon ağacımız daha da büyüdü, her yıl daha çok meyve vermeye başladı. Komşularımıza bile yeter hale geldi.

Kızımızın doğumu annemi daha da mutlu etti ve  böyle geçen bir kaç yılın sonunda, yine bir kış gecesi, annem rahatsızlandı, hastaneye kaldırdık. Tıpkı babam gibi, o gecenin sabahında öldü.

Hastaneden eve dönüp, bahçeye girdiğimde, limon fidanına yöneldim. Yanına gidip onunla konuşacaktım. Kendisini öksüz hissetmemesini, bundan sonra, annemin yerine kendisine benim bakacağımı, annemi aratmayacağımı, söyleyecektim. Ama başımı kaldırıp ona baktığımda, yerimde mıhlanıp kalakaldım. Bir adım atamadım. Gözlerime inanamadım. Limon ağacının tüm yaprakları ve dallarındaki limonların hepsi yere dökülmüşlerdi. Annemin limon fidanı bir gecede, annemin öldüğü saatlerde, kurumuştu. 

Cenkhan Sandıkçıoğlu

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com

Yorum yazabilmeniz için Üye olmanız gerekmektedir. Üye Girişi yapmak için tıklayınız.

Sosyal Medya Sayfalarımız

E-Ticaret Sitemiz ve Sayfa Kısa Yolu

Diğer Web Sitelerimiz