Mimozalar şahitti onlara

Önce eve dönsem bir güzel keyif yapsam diye geçirdi içinden. Sonra derin bir nefes aldı “bu hava kaçırılmaz bir çılgınlık yap” dedi kendi kendine. Ne zaman böyle düşünse “Büyükada” gelirdi aklına ve tam da mimozaların açtığı zamandı. Oranın sakinliği, güzelliği ve kokusu baharda bir başka oluyordu.

Mimozalar şahitti onlara…

Sevim doktordan yeni çıkmıştı. Rutin kontrolleriydi. Tahlillerinin sonucu da neyse ki iyiydi. Belirsizliği hiç sevmediği için beklemek korkutuyordu onu. Sonuçlarını alana kadar, kafasında bir sürü hikâye yazdı. Dışarıda birkaç işi vardı. Onları da hallederse bütün gün ona aitti. Önce eve dönsem bir güzel keyif yapsam diye geçirdi içinden. Sonra derin bir nefes aldı “bu hava kaçırılmaz bir çılgınlık yap” dedi kendi kendine. Ne zaman böyle düşünse “Büyükada” gelirdi aklına ve tam da mimozaların açtığı zamandı. Oranın sakinliği, güzelliği ve kokusu baharda bir başka oluyordu. Yazları kalmaya giderlerdi yazlık olarak ev kiralanırdı. Tüm çocukluğu ve gençliğinin en güzel anıları oradaydı.  Derin bir iç çekti ve işte vapurdaydı. Simidini ve çayını alıp havadar bir yere oturdu. Nefes alıyordu ya. kıymetini bilecekti. Vapur hareket ettiğinde çoktan geçmişe dönmüştü. Eve haber vermediğini hatırlayıp hemen telefon etti. İçi rahatlamıştı.

Ekrem’i hatırladı birden. Zorla bebekleriyle oynattığı çocukluk arkadaşıydı. Kış aylarında çok görüşemezlerdi ama adaya gelmeden telefon trafiği başlardı. Hatta okul karneleri adaya taşınır, notlar karşılaştırılırdı. Yaz ödevleri adada birlikte yapılırdı. Ben büyüdüğümde doktor, avukat olacağım söylemleri oyunlara konu olurdu. Zaman geçtikçe ders çalışmaları minik kaçamaklara, dönüştü. İlk elele tutuşmalar, ilk yakınlaşmalar…ortak sırlar derken her anı birlikte yaşadıkları bir hayatları vardı artık.

Bisikletle ada turları, âşıklar tepesinde mola, dondurmacıda mola, midyecide mola; molalar ve konuşmalar hiç bitmiyordu. Hele o mimozaların kokusu yok mu? Sanki bütün sırlarına şahitlik ediyordu. Hatta bir gün buluştuklarında Ekrem Sevim’e  “ bu kokuyu nerede duyarsan bil ki ben senin yanındayım ve ellerini tutuyor olacağım.” demiş ve “Sakın unutma bunu” diye de tembihlemişti. Yüksekokulun ikinci sınıfındayken Ekrem babasını kaybedince ada tatilleri bitmişti.  Artık kışın da görüşüyorlardı ama yaz tatili gibi olmuyordu. Ekrem aileye katkı için işe başlamıştı. Gece okul gündüz iş biraz yorucuydu. “Olsun okul bitine bitecek” tesellisiydi. Sevim ile de fırsat buldukça görüşüyorlardı. Bir türlü anlatamıyordu derdini Sevim’e. Sevim farkındaydı olanların ama Ekrem’in çocukça sıkılması hoşuna gidiyor, onu konuşturmaya çalışıyordu.

Ekrem duygularını açtı nihayet bir gün. “İki sinema biletim var bana eşlik edermisin? Biraz konuşuruz özledim seni” diye çağırdı Sevim’i. Filmin ardından bir Kafe’de oturdular filmi ve tayinlerinin son haberleri üzerine sohbete dalmışlardı ki birden laf arasında Sevim’in gözlerinin içine taa derinlere bakarak “evlenelim” dedi. Neden ayrı yaşıyoruz ki. Ben sensiz bir hayat düşünemiyorum. Seni seviyorum. Var mısın hayatı birlikte tamamlamaya… Sevim konu nasıl buraya geldi şaşkınlığından kurtulur kurtulmaz çok mutlu olduğunu yüreğinin coşkusunu fark etti. Bu teklifi ne zamandır bekliyordu. “Varım” dedi Ekrem’in ellerini tutarak. Yine onlara masalarındaki mimozalar şahitlik ediyordu. Ekrem Hâkim olmuştu, tayin bekliyordu. Sevim de Öğretmen. Evlenirlerse eş durumu ile aynı yerde olabilirlerdi. Birbirlerini de seviyorlardı. Bu düşünce onları çok mutlu ediyordu. Tayinleri çıkmıştı. Kars yeni yaşamlarına şahitlik edecek, hayat birlikte akıp gidecekti. Sayılı gün çabuk geçer diyorlardı. Birbirlerinin acısına, tatlısına ortak olacaklardı. Kışın başında görev yerlerinde olmaları gerekiyordu.

Ekrem’in amcası istedi Sevim’i. Nikâh ve güzel bir tatil ardından Büyükada Splendid otelde ortak anıları için bir gece kaldılar. Tabii ki mimozaların muhteşem kokusu onlara çok iyi geldi. En çok bunu özleyeceklerdi.

Yaz sonuna doğru Kars’a geldiler. Bir iki gün merkezde bir otele yerleştiler. Biraz şehri tanıyıp, köye geçeceklerdi. Ani harabelerini, çıldır gölünü, Kars müzesini daha birçok yeri dolaştılar. Sevim İstanbul’dan gelirken çantasına bir iki dal mimoza atmıştı. Sıkıldıkça eline alıyor sanki geride bıraktıklarına dokunuyordu.

Köye gittiklerinde önce muhtarı ziyaret ettiler. Muhtar çok mutlu oldu. Hemen karısına haber uçurdu çay ve yiyecek bir şeyler getirmesini istedi. Ekrem itiraz etse de “sen buraları daha bilemedin, misafirsin hele bir yerleş sonra sen yaparsın çayı” dediler ihtiyar heyetiyle birlikte. İstanbul – Kars devlet işleri derken akşam oldu. Muhtar ilk gece evlerinde misafir etti onları. Sabah köyü dolaşıp ev bakacaklar oradan da okula ve kaymakamlığa geçeceklerdi. Serince ama güneşli bir sabaha horoz ve kuş sesleri ile uyandılar. Kahvaltı bahçede hazırlandı. Bahçe önünden kim geçerse merhaba dedi yeni gelenlere… Bahçe içinde tek katlı iki odası olan küçük bir ev kiraladılar. Ve öğleden sonra boyanmak üzere planlandı köylülerce. Genç evlilere göre lükstü bu ev, tuvaleti ve mutfağı içindeydi çünkü.

Okula gittiler el ele… Küçük ama bir o kadar sevimliydi okul. Hele okulun civarında dışarıda koşuşturan minik çocuklar, oları görünce nasılda etrafını sarıverdiler. Hepsi ayrı soruyorlardı. Okulda yapılacak çok işi olduğunu fark etti Sevim. Eksikleri tek tek yazdı. Hepsini hemen tamamlayamazdı ama notunu şimdiden almalıyım diye düşündü. Son zamanlara hayatları birden değiştiği için onlarda kararsız ve şaşkındılar.

Bunu fark eden muhtarın karısı Emine Teyze Sevim’e yardım etmek için kendini öne atmıştı. Her işin içindeydi ve onu zor durduruyorlardı.  Eşyaların gelmesi, yerleşmesi, evin hazır olması bir iki gün içinde çözüldü Emine Hanım sayesinde. Pembe beyaz tenli balıketinde küçücük bir kadındı ama eteği belinde derlerdi böylesine yani her işe hazırdı. İki oğlu vardı. Biri askerdi. Altı ayı kalmıştı gelecekti, yolunu bekliyordu oğlunun sözlüsüyle birlikte… Diğeri ise köyün öbür tarafında oturuyordu. Evlenmiş iki de çocuğu olmuştu. Torunlarla oyalanıyordu şimdilik. “Geçmiyor bu aylar dedi Emine Teyze laf arasında, bırakın çalışayım iyi geliyor bana”

Sevim vapurun iskeleye yanaşması ile kendine geldi. Anılar diye düşündü ne güzeldi o anlar. Sevgiyle yaşamaktı özlenen, ayrılıklar olmasaydı. Yüreği daraldı birden şimdi sırasımıydı hatırlamanın. Neden geldi ki bu adaya… Sıkıntıyla vapurdan indi ve çok yürüyemedi sanki. Sahildeki çay bahçesine oturdu. Martı çığlıkları vapur ve motor seslerine karışıyordu. Çayını söyledi. Bir yudum içti, gözleri denize üstünde takılı kaldı. Hatırlamak istiyordu şimdi her şeyi.

Tekrar geri döndü anılara… Evin badanası yapılırken okul da boyanmış, odunlar kesilmiş, soba temizlenmişti. Kışa ve yeni öğretim yılına hazırdı kendince taze öğretmen Sevim. Ekrem’de kasabada işine gitmiş odasını görmüş yerleşmişti. Herşey güzeldi bu tatlı sonbahar havasında. Herkes buraların kışı yaman olur aman dikkatli olun diyordu.

Okul açılana kadar köy halkıyla muhabbet epey ilerlemişti. Misafirlikler, kapıdan geçerken uğramalar… Genç evliler fırsat buldukça uzun yürüyüşlere çıkıyorlardı köyde… Kimin de ayak üstü konuşuyor. Kiminde bahçe de çay içiyorlardı. Bazen yürümeye eşlik ediyordu köy halkı. Çok içte samimi insanlardı. Her evin bir hikâyesi vardı. Hepsi kendince önemliydi. Kimi mahsulü satamamış, kimi askere evladını yollamış. Kimi sevdiğine varamamış, kiminin dizi ağrıyor pazara gidemiyordu. Sevim ile Ekrem bak karşıdan gelen Fatma Teyze, söyle bakalım ne anlatacak diye sorup birbirlerini adeta imtihan ediyorlardı.

Neyse ki Ekim ayı geldi ve okullar açıldı da Ekrem’i sıkıştıran bu sınavlar sona erdi. Tek derslik olan okul bu sene birinci sınıfı okutacak ve çevre köylerden gelenlerle kırk öğrenci okula başlayacaktı. Çocuklar sıraya girmiş muhtar ve aileler gelmiş bahçede ilk gün hem İstiklâl marşını okumak hem de çocuklarına ilk gün eşlik etmek için bekliyorlardı.

İstiklâl Marşı okundu, çocuklar sınıfa girdiler, aileler dağıldı. Kapıda bir kız çocuğu vardı. Yaşı biraz büyüktü diğerlerinden. Sevim’in yanına geldi. Sesi zor duyuluyordu. “Ben de geleyim mi? Hiç ses etmem dinlerim seni diye sordu. Boncuk mavisi gözleri simsiyah saçları ve minicik burnuyla çok sevimliydi. Biraz da iç acıtıyordu. Çok mahzun duruyordu. “Olur” dedi Sevim “gel” en arkada otur.

Teneffüste adının Ayşe olduğunu, ilkokulu bitirdiğini, okumak istediğini ama annesinin onu kasabaya göndermediğini, babasız olduğu için korktuğunu, okumak istediğini bir solukta anlattı. Sevim’in bu durum çok hoşuna gitmişti. Ayşe’ yi biraz tanımak için ona “ Bak.. ne diyeceğim. Sen her gün gel, bana sınıfta ders anlatırken yardım edersin. Sobaya odun atarsın, beslenmede sütleri küçüklere dağıtmak senin görevin olsun.” dedi Ayşe, Sevim ne derse yapıyordu. Okuldan birlikte çıkıyorlar, eve kadar konuşarak birlikte gidiyorlardı. Sevim ona okuması için kitap veriyordu. Sonrada üzerine konuşuyorlardı. Pırıl pırıl akıllı bir kızdı. Okuması gerekiyor diye düşündü. Yazgısı annesi gibi olmamalıydı. Ayşe’nin Babası, üçüncü kuşak amca çocuğuydu, annesinden yirmi yaş büyüktü. Şehre yolcu taşıdığı Minibüsü vardı. Annesi babasıyla evlendiğinde onbeş yaşındaydı. Bir kış çığın altında kaldı. Bulamadılar ölüsünü… Annesi de bir daha evlenmemişti, ama başta muhtarın hanım ve köy halkı onlara sahip çıkmış, yardımlarla yaşıyorlardı.

Sevim önce Ekrem ile konuşup,sabahları işe giderken, Ayşe’yi kasabadaki okula bırakmaya razı ettikten sonra, annesini ikna etmek kalmıştı. Muhtarın hanımı ve köyün teyzeleri işin içine girince Ayşe’nin annesi Sultan Hanım razı oldu. Biraz geçte olsa ortaokula başladı Ayşe. Evin kızı gibiydi, istediği gibi girip çıkıyor, bazen yemek yapıyor, bazen birlikte yiyor sohbet ediyorlardı. Her şey güzeldi de; Ayşe’nin varlığı evde çocuk isteğini de uyandırmaya başlamıştı. Daha erken, bir İstanbul’a dönelim de diyen Sevim gün saymaya başlamıştı bile… Beklenen kara kış gelmişti. Havalar soğumaya başlamıştı. Hem de hiç alışık olmadıkları biçimde. Bir gün Sevim, okulda fenalaşınca bütün köyün kadınları başına toplandı. Hepsinin ortak kararı hamile olduğuydu.

Ekrem havalara uçtu bu habere, daha doktora bile gidilmemişti. Hafta sonuna doğru gidildiğinde hamilelik kesinleşti ama biraz durumu kritikti. Fazla hareket etmemesi bir süre yatması gerekiyordu. Hatta ilerleyen zamanlarda da dikkatli olmalıydı. Ekrem ve Ayşe, Sevim’e her konuda yardım ediyorlardı. Hep yanındaydılar. Ama okul, çocuklar önemliydi. Rapor almak istemedi ilk iş, ilk görev. Ne raporu bu şimdi derdi insanlar. Hava şartları, gelip giderken onu zorladı. Önce rahatsızlandı söylemedi, sonra da kanama başladı. Köyde tek minibüs vardı Oda arızalıydı. Zor yetiştiler hastaneye. Doktora haber verildi,  hemen hastaneye yatırıldı ama yapılan her şey onları çaresizliklerini hatırlattı. Bebeklerini kaybetmişlerdi. Sabah, gecenin karanlığını her zaman örtmüyordu. Sessizliğin içinde kocaman bir yangın. Elini, başını nereye yaslayacağını bilemeden oturdu Ekrem. Sevim’in iyi olmasını beklerken. Gün aydınlanıyordu ama yürekler karanlık kaldı.  Sevim’den çok Ekrem ağladı. Günler geceler hiç konuşmadı yemek yemedi. Sevim kahroldu. Bir gün ona “sana söylemiştim gitme demiştim. Şimdi git okulda yaşa istersen, bebeğimiz yok artık bir daha da olmayacak “ demişti. Sevim kahroldu. Konuşmuyorlar, aynı yerde durmamaya çalışıyorlardı. Bu durum en çok onları anne-babası yerine koyan Ayşeyi üzüyordu. Son günlerde Ekrem öksürmeye başlamıştı. Çeşitli bahaneler üretiyor doktora gitmiyordu. Bir gece ateşlendi. Sabaha kadar Sevim başında bekledi. Ekrem’de sabaha kadar “dikkat et Sevim” diye inledi. Durum dayanılmaz bir hal almıştı. Çocukluğundan beri hiç böyle bir şey yaşamamışlardı ilişkilerinde. Tatsız geçen koca kışı, ne köy halkı ne de Ayşe düzeltememişti. Yaz gelip okullar kapandığında Sevim İstanbul’a dönüş biletini almıştı bile. Çünkü Ekrem kendi ile savaş halindeydi ve “bir müddet görüşmeyelim yapamıyorum” demişti.

Bu söz çok ağrına gitti Sevim’in. Herkes ile vedalaştı. Biliyordu ki dönmeyecekti. Gerekli işlemleri yaptı İstanbul’a dönünce. Ayrı yaşıyorlardı. Sevim özel bir okulda öğretmenlik buldu.  Evde özel olarak Türkçe dersi de veriyordu. Galata da küçük bir evi vardı annesinin, onu da yanına alarak evini orada kurdu. Okula rahat gidiyordu yol derdi yoktu. Annesinin emekli maaşı da onun bütçesine destek oluyordu. Ekrem’in olmaması dışında sıkıntısı yoktu. Öğrencilerine adamıştı kendini. Dersten boş kalan zamanlarda öğrencileri ile tiyatro ve konsere gidiyordu. Onları sanatla tanıştırmak görevi olmuştu.

Ayşe’den bir gün telefon geldi. “ Ne olur gel. Seni çok özlüyorum. Okulu da istemiyorum. Her gittiğimde seni hatırlatıyor bana” diyordu. Okula yeni öğretmen atanmış. Düzen kurulmuştu ama Sevim’in düzeninin yeniden yazmıştı Kars. Oysa ne umutlarla gitmişlerdi. Sevim panikle okuması ve meslek sahibi olması gerektiğini, ekonomik özgürlüğünü eline almasını, kimseye muhtaç olmamak için çalışması gerektiğini anlattı uzun uzun Ayşe’ ye ve sonunda da bir teklifte bulunda “Yanıma gel istersen, annen de gelebilir” Bir ay sonra Ayşe ve annesi Sultan Hanım, Sevim’in yanındaydılar. Haberler ise kötüydü. Ekrem de köyden ayrılmıştı ve kimseye haber bile vermeden kaybolmuştu ortadan. Kimse nerede olduğunu ve ne yaptığını bilmiyordu. Önce endişelendi Sevim. Ama onun kendi seçimi kendi yolunu bulmalı, yardım isteyene kadar beklemeliyim diye düşündü. Nasıl özlemişti aslında onunla konuşmayı, sıcaklığını, sesini, nefes alışını, umuttu içinde yeşerttiği yıllardır. Mimozalar şahitti sevgilerine onun için evi hep mimoza kokardı. Çünkü onunla nefes alabiliyordu.

Ayşe lise son sınıfa geçmişti. Çok da başarılıydı. Ayşe’nin annesi, evin annesi olmuştu. Evi çekip çeviriyor. Yemek yapıyordu. Arada bir kızlara “çok harcadınız bir hafta idare etmeliyiz” hadi bakalım diyordu. Sevim de Ayşe gibi kızıydı onun. Her zaman yumuşacık ve sevecen oldu. Yaşam zaten yoruyordu kızlarını. Yuvaları huzurlu olsun, sıkıntılar evin dışında kalsın diye çok uğraş veriyordu. Mutluydular ama sohbetler hep yarımdı. Ekrem yoktu. Konuşulan ilgi duyulan erkekler vardı tabii. Özellikle Ayşe okulda Metin adında bir çocuktan hoşlanıyordu. Ayşe o kadar mütevazı yetişmişti ki güzelliğinin bile farkında değildi. Akıllı sözünün arkasında duran, sevgiyle yaklaşan özgürlüğünün bilincindeydi. Ama Metin konusunda, o kadar popülerdi ki okulda bana konuşmaya sıra gelmiyor diyordu.   Oysa yanılıyordu bahar yaklaşırken okul orkestrasının konserine Ayşe’yi davet etmişti. Sonrada arkadaşlıkları güçlenerek ilerledi.

Ayşe bir gün okuldan geldiğinde “bugün akşam kahvaltısı benden” hazırlanın dedi. Güzel bir kahvaltı masası hazırladı. Sevim yumurta olmadan bu masa işe yaramaz dedi ki mutfaktan yağda kırılmış yumurtanın muhteşem kokusu geldi içeriye.. Dört bayan oturdular keyifle.. Evet dedi Sevim “hadi bakalım Ayşe kardeş anlat sıkıntını bekliyoruz merakla” Ayşe şaşırdı “nereden anladın” diye sordu. “Eeee yıllardır birlikteyiz. Birlikte büyüdük. Bırak da bilelim artık. Ne zaman bir derdin olsa akşam kahvaltı ediyoruz. Epey alıştırdın bizi” diye cevap verdi. Ayşe Metin’i anlattı. Hoşlandığını ama her sevginin bir sonu olduğunu, hayatını parçalamak istemediğini, annesi ve Sevim’in acılarını yaşamaktan korktuğunu belirtti. İlişki ve gelecek korkuları ortak konularıydı.

Sevim “korkularında haklısın” dedi. “Ama yaşamadan hep seyirci olarak kalacaksın. Bu sana zamanla daha çok acı verecek. Bugün benim yaşadığım gibi.. Ekrem’le kalsaydım konuşmaya çalışsaydım. Ayrı özlem çekmektense birlikte atlatırdık belki. Aşkı yaşamaktan korkma sadece beraberinde getireceklerine hazır olmalısın. İnan ki arkanda o zaman bir şey bırakmıyorsun. Kendine haksızlık etme, kimse kimsenin örneği olamaz, yaşananlar herkesin kendine özeldir.” diye devam etti. “Metin senin yaşamındaki yol arkadaşın olabilir, belki yollarınız ayrıda olabilir ama kendine bir şans ver denemeden bilemeyeceksin. Hep soracaksın kendine?”

Son karar birlikte hareket ederek yürümekti. Şimdi hem yüksek okulda hem de yaşamda birlikteydiler.

Sevim’inde karşısına birçok kişi çıkmış, ama Sevim onlara hiç umut vermemişti. Onun umutları hep yeşildi. Çayını yudumlarken derin bir iç çekti. Yıllar hızla geçiyordu. Olayların üstünden on yıl geçmiş, Kars tüm güzelliğine rağmen orada yaşanan acılarıyla hatırlanır olmuştu. Neredesin Ekrem dedi. Tüm yaptıkları, kırgınlıkları bugün adada silinmişti adeta. Sensiz geçen her günüm boşluk diyordu. Mimoza ağaçlarını, her yaz geldikleri evi görmek için yerinden kalktı ve yukarı doğru yürümeye başladı. Eski köşkü gördüğünde annesi ve babasını bahçede ağacın altında sabah kahvelerini içerken gördü bir an. Onların sohbetleri çok hoşuna giderdi. Sabahları geç aşağı iner, camdan onların seslerini gülüşmelerini dinlerdi sessizce. Ekrem gelirdi sabah bahçeye bazen” Hadi, sahile inelim, simit alıp, çay içelim” derdi. Simit ile çayı sevmese de Ekrem’in hatırına giderdi. Giderdi ama çok nazlı inerdi aşağıya. Ekrem ona “hadi Sevim daha ne kadar bekleyeceğim seni simitleri martılar yedi bitirdi” derdi. Ne kadar gerçek ses diye düşündü Sevim, bir anda Ekrem’in nefesini ensesinde hissederken… Gözlerini kapadı. Bu duyguyu unutmuştu. Ama şimdi kaybetmek istemiyordu. Bir an öylece kaldı. Yavaşça ardına dönecekti ki bir kol onu sardı sarmaladı. Kalbi duracaktı sanki. Nefesi kesildi. “ Allah’ım bu bir rüya ise uyanmak istemiyorum” dedi.

Bir müddet birlikte boş olan eski köşke doğru baktılar. Ekrem “yüzüne bakmaya cesaretim olsaydı, karşına daha erken çıkardım. Seni öyle çok özledim ki…beni affet demeye bile cesaretim kalmadı. Yüzüme bakmadan, git dersen hemen gider yok olurum. Ama artık daha fazla sensiz yapamayacağım. Bana, bize bir şans daha ver ne olur” diyordu.

Sevim gözlerini açtı ve Ekrem’e döndü. Sadece “ mimozalar seni bana getirdi. Hani bana demiştin ya nerde duyarsan bu kokuyu orada ben olacağım.” diye. Hayatımdan bu koku hiç çıkmadı. Hep benimleydi. Döneceğini biliyordum ama geç kalacaksın diye çok korktum. Sen beni affet yanında kalmalıydım. Öyle çok özledim ki seni.” diyerek daha sıkı sarıldı. Bir müddet öylece kaldılar. Ekrem Sevim’in elini tutup “Hadi gel, ikinci süprize hazırlan, biraz daha yürümeliyiz.” dedi. Sevim’in dizlerinin bağı çözülmüş, hayal ile gerçek arasında ayılmaya çalışıyor, Ekrem’in elini sıkı sıkı tutuyordu. Ekrem sürekli birşeyler anlatıyordu. Hiç ayrılmamış, hiç aradan yıllar geçmiş gibi değildi. Tam eve haber vermeliyim derken Ayşe, Metin ve Sultan’ı ve annesini Splendid otelin önünde görünce çok şaşırdı. Gözyaşları yerini mutluluk kahkahalarına bıraktı.

Ekrem akşam yemekte başına gelenleri tek tek anlattı. Aslında ona yardım eden Kars’ta Muhtarın eşi Emine Teyzeydi. Bir sabah onu işe bitkin giderken görünce, “bana bak Ekrem oğlum, gel hele içeri bu soğukta konuşamam seninle dışarıda, çay koydum taze ekmekte var. Hem laflarız hem de diyeceklerim var sana” Ekrem sıkıntıyla girmişti eve. Ev sıcacıktı. O kadar çok şevkate ihtiyacı vardı ki uzun uzun konuştular. Ağladı Ekrem başı önünde. Bıraksan canını teslim edecekti oracıkta. Emine hanım sırtını sıvazladı.“ Bak oğul dedi, acı tek yaşanmaz, paylaşınca azalır, hem kendine hem de gencecik kıza acı çektiriyorsun. O anneliğin acısını kiminle paylaşsın. Toparla kendini ve evine, eşine sevdiğine sahip çık.” Yapamam” dedi Ekrem “benim yüzümden oldu o gün onun yanında gitmeliydim. Yalnız bıraktım. Yüzüne bakamam Sevim’in, Bekle dedim ona Okula geç kaldım diye beklemedi.Çok suçladım.Çok incittim onu. Buralardan gitmek istiyorum. Tayinim için tanıdıklara söyledim. Çıkar bu aralar. Sevim de yok. Ben de yok olmak istiyorum.”  diyordu.  Emine Hanım “köyün öbür yakasında oturan oğlumda bir müddet kal, gitti deriz haber vermeden. Sevim’den haber gelirse ben sana hemen iletirim.” dedi ve iletti de yıllarca sağ olsun…

Ekrem’in tayini Ankara Nallıhan’a çıkmıştı. Sessizce gitti. İlk zamanlar çok zor geçti. Sonra Emine Teyze’den gelen haberlerle rahatlamaya başlamıştı. Bir ara İstanbul’a gelmiş Sevim’i görmüştü uzaktan. Ama yanına gidememişti İstanbul’daki eve o yokken gelmiş ev halkıyla hasret gidermişti. Aslında sürpriz program farklıydı ama Sevim ve onun Mimoza özlemi programı değiştirdi. İyi de oldu. Onlar şimdi mutlu sohbetlerinde gülüyorlar.. Yarım kalan sevdaları ve yalnızlıkları tamamlamak üzere bir aradalar.

Yaşam aslında çok kısa, anılar ise bir o kadar uzun… Geçen her an, aldığımız her nefes, attığımız her kahkaha, göz pınarımızdan dökülen her damla, hatalarımız bile çok değerli… Yanımızda elimizi tutan sevdalar, dostlar, arkadaşlar, hayatımıza yol açar, yol olur, ses olup sessizliğimizi bozar, ruhumuza müzik olup, akıtır bütün güzelliğini, gülümsetir sevgiyle yüzümüzü…

Kim olursa olsun aşkınıza sahip çıkın, zamana çok güvenmeyin, Sevgiler- İyi akşamlar

Sevilay Aksel

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com

Yorum yazabilmeniz için Üye olmanız gerekmektedir. Üye Girişi yapmak için tıklayınız.

E-Ticaret Sitemiz ve Sayfa Kısa Yolu

Sosyal Medya Sayfalarımız

Diğer Web Sitelerimiz