Bir Yörük Tanıdım

Hayli yaşlıydı ve ilerlemiş yaşına karşın ilk kez hastaneye geliyordu. Toroslar’ da göçebe yaşayan, yazları yaylaya çıkıp kışları ovada geçiren, hayvancılık ile hayatını sürdüren aşirettendi.

Bir yörük tanıdım
Hayli yaşlıydı ve ilerlemiş yaşına karşın ilk kez hastaneye geliyordu. Toroslar’ da göçebe yaşayan, yazları yaylaya çıkıp kışları ovada geçiren, hayvancılık ile hayatını sürdüren aşirettendi.

Sağlık sorunları nedeniyle “yeşil kart” çıkartması için başvurduğunda sağlıklı nüfus bilgisinin dahi olmadığını öğrenmiştik. Doğada yaşayan vahşi ama özgür canlılar gibiydi. Değil üzerine kayıtlı bir mülk sahibi olmak nüfus kağıdı sahibi olma gereksinimi bile duymamıştı. Üstelik bizlerin yaşadığı hayat hakkında hayli bilgisi vardı. Şehirlerde hayatın farklı olduğunu biliyor ve sanki özellikle kaçıyordu.

- Bey amca, yaşlanmışsın artık. Bedenin yorgun görünüyor. Bütün bu hastalıklar da onun için çıkıyor. Şu göçebeliği bıraksan, şehirde bir ev tutup otursan artık.
- Senin söylediğin olacak şey mi doktor? Ben sizlerin yaşadığı hayatı neyleyim.
- Nedir seni şehirden kaçmaya iten?
- Bak doktor senin hayatın önceden kurulmuş saat gibi. Dün, bugün ve yarın hepsi iç içe ve ne zaman nerede ne olacağını biliyorsun. Büyüyeceksin, okullar bitireceksin. Doktor olacaksın. Belki para kazanacaksın. Malın mülkün olacak. Ailen çocukların olacak. Onların hayatlarını da planlayacaksın.
- Evet ama ne kötülük var bunda?
- Hayatlar kurtaracaksın ama kurtardığının ne olduğunun çoğu kez farkında bile olmayacaksın. Hayatı sanki eline alıp şekillendirebilirmişsin gibi yaşayacaksın. Ondan sonra da “ne kötülük var bunda?” deyip şaşıracaksın.
Şaşırmış cevap verememiştim. Ama o gözlerimin içine bakarak konuşmasını sürdürdü.

- Bak doktor. Benim seninki gibi bir hayatım hiç olmadı. Sen nüfus kağıdı gibi, tapu gibi, diploma gibi ya da şehirdeki diğer insanların sana verdiği değer gibi hayatın dışında bir şeylere kayıtlısın. Ben ise bunların hiçbirine kayıtlı değilim. Ben doğaya kayıtlıyım. O istediği sürece ve onun istediği şartlarda yaşamaya çabalarım. Varlığımı görebilmek için doğaya bakarım. Hislerime sığınırım. Yaylanın serinliğinde güneşin içime işleyen sıcaklığında ya da rüzgarın uğultusunda kendimi bulurum. Hissettiklerimle var oldum. Öyle sağda solda kağıtta sepette değil, hayat benim içimdeydi, doktor.

- Yani?

- Yani sizler var olduğunuzu hissetmek için kendinize bakmak yerine, birbirinize bakarsınız. Doğadan geldiğinizi unutup ondan kaçar hatta korkarsınız. Varlığınızı başka insanlar üzerinde aradınız yetmedi, kafa kağıdı, tapu gibi dışınızdaki şeylerde ararsınız. Söyler misin bana doktor; ikimiz de bu dünyada yaşadığımıza göre hangimizin hayatı daha gerçek?
- Bilmem? Hiç böyle düşünmemiştim.
- Ben sana söyleyeyim. Ne senin ki tam gerçek, ne benim ki. İkimizin hayatını toplasak belki bir hayat eder.
Üzerinde çalıştığım, bozukluklarına baktığım bedenlerin içinde bir de hayat olduğunu o güne kadar hiç düşünmemiştim. Hayatın önceden kurgulanan, son derece nesnel dayanakları olan, bize sunulmuş bir tercihler silsilesi olduğunu düşünürdüm. Hatta önceden kestirilebildiği ölçüde hayatın daha kolay olduğuna inanırdım. Yaş ilerledikçe üzerimizde taşıdıklarımızın ağırlığının giderek arttığından, sanki bir çırpıda çözülecekmiş gibi görünen pek çok eski hesabın, sorunun yükünü yıllardır üzerimizde taşımanın gerçek yaşam yorgunluğu olduğundan yakınan emektar şefimizi hatırladım. Bizimki kolumu tutup kendine doğru çekti.  

- Siz şehirliler için hayat, kenarında durduğunuz kocaman denizdir ve ara sıra ayağınızı sokup çıkarıp hakkında çok şey bilirmiş gibi konuşur durursunuz. Kimi gün dalgalı, kimi gün sakin, kimi gün sıcak ya da soğuk. Bunları birbirinizle paylaşmayı da iyi bilirsiniz. Denizin ortasında yüzmeye, batmamaya çalışanları ise anlamakta zorlanırız. “Kenarında durmak varken riske girmek nedendir?” sorusu çoğu kez sormaya bile çekindiğiniz bir sorudur. Bazen benim gibi çatlak hastanın biri çıkıp size bu soruyu hatırlatıverir. Ne edeceksen et ve beni bırak doktor bey, ben buralarda yapamam.
Tedavisini düzenleyip taburcu ettik. O günden sonra bir daha görmedik. Haber de almadık. Yaşanmayanların bir kayıp ya da erteleme olduğunu, mutlaka yaşanılıp bitirilmesi gereken seçimlerimiz olması gerektiğini düşünen çok insan tanıdım. Sanırım ben de bunlardan biriyim.

Yaşlı bir Yörük bana yaşananların yanı sıra hissettiklerimin de hayata ait olduğunu ve bazen hayatın ta kendisi olduğunu öğretti. Hissettiklerimi gizleyerek, paylaşmayarak, unutmaya çalışarak hayatın önemli bir yanını ıskalamakta olduğumu, kenarında güvenle yaşadığım hayatın içinde ancak hissettiklerim ile var olduğumu göçebe bir Yörük’ten öğrendim. Bir Yörük tanıdım. Sanırım o da beni tanıdı…

Mehmet Uhri

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com

Yorum yazabilmeniz için Üye olmanız gerekmektedir. Üye Girişi yapmak için tıklayınız.

E-Ticaret Sitemiz ve Sayfa Kısa Yolu

Sosyal Medya Sayfalarımız

Diğer Web Sitelerimiz