Hatay I

Bazı şehirler eski dostlar gibidir; bir süre görmeyince özlersiniz ve her görüşmenizde yeni yönlerini, farklı güzelliklerini keşfedersiniz. İşte Hatay benim için tam da öyle bir şehir. Çoktandır gitmiyordum, vesile oldu bir arkadaş grubuyla geçtiğimiz Kasım ayında tekrar Hatay’a gitme fırsatım oldu.

Hatay I

Bazı şehirler eski dostlar gibidir; bir süre görmeyince özlersiniz ve her görüşmenizde yeni yönlerini, farklı güzelliklerini keşfedersiniz. İşte Hatay benim için tam da öyle bir şehir. Çoktandır gitmiyordum, vesile oldu bir arkadaş grubuyla geçtiğimiz Kasım ayında tekrar Hatay’a gitme fırsatım oldu. 

Günün ilk uçağıyla, bir buçuk saat kadar süren, kısa bir uçuştan sonra Hatay’a vardık. Çantalarımızı alıp havaalanından çıktığımızda, kapıda, iki gün boyunca bizi
gezdirecek olan, güler yüzlü, kaptanımız Cumhur aracının başında bekliyordu. Hava bahar günlerini aratmayacak kadar güzeldi. İşte böyle başladı Hatay gezimiz. İlk günkü programda, görülmesi gereken ama şehir merkezinden uzaktaki yerler vardı. İşte bu yüzden havaalanından çıktıktan sonra Hatay’ın Akdeniz’e yakın bir ilçesi olan Samandağ’a doğru yollandık. Şehrin en büyük ilçesi olan Antakya’nın merkezine girmeden, otobanı takip ederek Samandağ’a vardık. Yol boyunca gördüğümüz manzara diğer Anadolu kentlerinden farklı değildi doğrusu; yeni yerleşim yerleri, kentin özgün dokusuyla alakası olmayan birbirinin kopyası zevksiz yeni yapılarla dolmuş.

Kahvaltı için Antakyalı dostumuz Jozef’in önerisine uyarak, Samandağ’ın 4 km uzağındaki, halen Türkiye’de yaşayan tek Ermeni köyü olma özelliğini sürdüren Vakıflı köyünde, Gümüş restoranda yer ayırtmıştık. Çok isabetli bir iş yapmışız;
birbirinden lezzetli organik meyvelerden yapılmış reçeller, mis gibi domates ve salatalık, sayısını hatırlamadığım kadar çok peynir çeşidi, değişik yöresel zeytinler, yine organik köy yumurtası ve mis gibi kokan taze ekmek kahvaltıdan çok bir şölen gibiydi. Belki kahvaltıdan da doyumsuz olan köyün en yaşlılarından Panos amcanın bize eşlik etmesi ve köyün geçmişini anlatmasıydı. 

Kâh hüzünlendik, kâh neşelendik onun sohbetiyle. Oraları vatan bilmiş binlerce kişiden şimdi kala kala otuz kadar hane kalmış. Ya Fransa’ya ya Kanada’ya en olmadı yeni nesil İstanbul’a göç etmiş. Bu olağanüstü güzel dokuyu ve bu benzersiz kültürü kaybetmişiz zaman içinde. Panos amca yaşlı, yorgun ve titrek sesiyle ve yöresel Ermenicesiyle bize Sarı Gelin türküsünü söyleyince derin bir acı kapladı içimi. Yine Panos amcadan, Köyün tek kilisesi olan Surp Asdvadzadzin’in (Aziz Meryem Ana) 1997 yılında yapılan bir restorasyonla bugünkü halini aldığını öğreniyoruz. Kiliseyi gezmek mümkün ancak içeride fotoğraf çektirmiyorlar. Etrafta biraz yürüyünce, birbirinden epeyce uzakta az sayıda ama son derece bakımlı evler görüyoruz. Bu insanlar, toprağına saygılı ve çalışkan insanlar. Ekim yapacak alanları sınırlı da olsa, organik tarım yaparak çok başarılı ihracat rakamlarına ulaşmışlar. Ayrıca Vakıfl ı Köyü Kooperatifi Kadınlar Kolu ürettikleri el emeği organik reçellerle bölgede nam salmışlar. Hatta gelen turistler sayesinde yurtdışında bile tanınıp ihracat yapmaya başlamışlar. Vakıfl ı köyünden birkaç kilometre ötede Musa Dağı eteklerinde bir vadide kurulmuş olan Hıdırbey köyüne doğru yollandık. Panos amca da bizimle gelmek istedi. Bu köyü ziyaret etmekteki amacımız mitolojik bir öyküsünü bildiğimiz Musa Ağacını görmekti.

Öyküye göre Hz. Hızır ile Hz. Musa Samandağ’da buluşur. Hz. Musa daha sonra kendi adı verilecek olan dağa doğru tırmanmaya başlar. Bugün Musa Ağacının olduğu yere geldiğinde artık çok susamıştır. Asasını yere diker ve hemen yanındaki dereden su içmeye gider. Su içip geri döndüğünde ise bir bakar ki, asa bir Çınar filizi haline gelmiş ve yeşermeye başlamıştır. İşte bu öykü nedeniyle ağaca Musa Ağacı dağa da Musa Dağı denir.


Ağaç gerçekten çok görkemlidir ve yaşının binin üzerinde olduğu tahmin edilmektedir. Köy sanki bu ağacı merkez alarak büyümüş. Ağacın tam yanı başında akan derenin yanına kurulmuş çayevlerinin çayını çok güzel olduğunu öğreniyoruz Panos amcadan. Onunla sohbeti biraz daha uzatmak için çay önerisini geri çevirmedik. Musa Ağacı da listeden silindikten sonra yolda Panos amcayı indirip Kapısuyu üzerinden kısaca Titus Tüneli diye bilinen açık hava müzesine doğru yola koyulduk. Denize hâkim bir noktada Dor Tapınağı diye bilinen kalıntılara rastladık. Dağın yamacında ise bir kaya mezarı ve onun da üzerinde bir lahit gördük. Bunlar hakkında ne yazık ki bilimsel bilgilere ulaşamadım. Ancak tapınağın bulunduğu yerden Akdeniz’e doğru bakmak gerçekten çok etkileyiciydi. Çok sert esen rüzgâra rağmen nefesimizi tutup öylece denizi seyrettik. Samandağ ya da Çevlik Plajı olarak bilinen bu sahil 14 km uzunluğuyla Türkiye’nin en uzun plajlarından. Bu olağanüstü güzel sahilin bir başka özelliği de Lübnan’da doğan Orontes ya da Türkçe adıyla Asi Nehri burada denize dökülüyor.

Dağdan inip deniz kıyısına varınca o sert esen rüzgâr tatlı bir melteme dönüştü. Ve sonunda Titus Tüneli açık hava müzesine ulaştık. Tünel, Seleucia Pieria adlı antik şehrin aşağı kısmında bulunuyor. Şehir M.Ö. 300 yılında I. Selevkos Nikator tarafından Antakya’nın liman şehri olsun diye kurulmuş. Ne yazık ki bir zamanlar çok görkemli olan bu şehrin olduğu alan çok iyi korunmamış. Daha doğrusu şehri ortaya çıkartacak kazılar yapılmamış. Bu sit alanını yerli yabancı turistler ücret ödeyerek geziyor ancak yürüyüş güzergâhınızda kendi tarlası olduğunu söyleyen köylülerin doğal sabun, zeytin ve meyve satması oldukça ilginç. Titus Flavious Vespasianus tarafından yapımına başlanılan ve 100 yıl kadar sürdüğü söylenen tünel bir mühendislik harikası. Tünelden başka görülebilecek tek şey ise Pieria'daki Seleukeia antik kentinin en önemli kalıntılarından birisi olan tamamen kayaya oyulmuş bir mezar alanı olan 12 gözlü olan 12 odalı Beşikli Mağara Bu açık hava müzesini gezdikten sonra deniz kıyısında lokantaların olduğu eski liman bölgesine gittik. Mevsim nedeniyle bizden başka pek kimse yoktu etrafta. Bir soluklandıktan sonra tekrar yolakoyulduk.

Samandağ sahilinde, Hz. Hızır ve Hz. Musa’nın buluştuğuna inanılan yerde yapılmış türbeyi de ziyaret etmeyi ihmal etmedik. Samandağ ilçesinde etnik olarak Araplar, Ermeniler ve Türkmenler yaşıyor. Dinsel olarak Nusayriler (Arap Alevi’si) çoğunlukta, doğal olarak onların inançları bölgedeki kültür yapısını da etkilemiş. Bölgede Hristiyanlar da olunca Hz. Musa İle Hz. Hızır’ın karşılaşmaları kaçınılmaz oluyor. Günün son programında, Antakya’ya dönüşyolumuzdan biraz saparak, Antakya ile Samandağ arasındaki bir dağın tepesinde bulunan Aziz Simon manastırına gittik. Daha önce Hatay’a defalarca gelmiştim ama o ya da bu nedenle bir türlü bu manastırı gezme fırsatım olmamıştı. Esas neden dağa çıkacak yolun kötü olmasıydı.

Ama artık yollar yapılmış fakat bu sit alanı için değil rüzgâr değirmenleri için. MS. 6 yy ’da yapıldığı bilinen manastır, 40 yıl bir taşın üstünde yaşadığına inanılan Aziz Simon’a adanmış.

 

 

 

 

 

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com

Yorum yazabilmeniz için Üye olmanız gerekmektedir. Üye Girişi yapmak için tıklayınız.
Hep gitmek istemiştim ama kısmet olmadı gidip görmüş gibi hissettim çoksa sağol
14.04.2020 11:26 Yanıtla