Bir yerde küçük olacağına

Enstitüye yeni gelmiş köy çocuklarıydık. Kesin kayıtlarımız yapılmış, şubelere ayrılmıştık. Benden çok kısa bir süre önce ve sonra gelenlerle 45–50 kişilik 1-B şubesini oluşturmuştuk. Enstitünün yemekhane yanından başlayıp sıra ile dizilmiş üç pavyonundan ikinci pavyonda ders görüyorduk. Pavyon olarak tanıyıp bildiğimiz o tek derslikli yapılar bizden önceki abla ve ağabeylerimiz tarafından yapılmıştı.

BİR YERDE KÜÇÜK OLACAĞINA

Yukardan Bakınca Yapılar Çekice benziyordu
Enstitüye yeni gelmiş köy çocuklarıydık. Kesin kayıtlarımız yapılmış, şubelere ayrılmıştık. Benden çok kısa bir süre önce ve sonra gelenlerle 45–50 kişilik 1-B şubesini oluşturmuştuk. Enstitünün yemekhane yanından başlayıp sıra ile dizilmiş üç pavyonundan ikinci pavyonda ders görüyorduk. Pavyon olarak tanıyıp bildiğimiz o tek derslikli yapılar bizden önceki abla ve ağabeylerimiz tarafından yapılmıştı. Birkaç deprem yaşardıkları halde yine de ayakta kalabilmişlerdi. Onlar müteahhitlerin değil, usta öğrenci ellerinin yarattığı yapıtlardı. Kuzeydoğu yönünde girişleri olan pavyonların giriş kapıları üstünde küçük bir kurulukları vardı.  Yağmurlu havalarda içeri girerken kapı önlerindekiler ıslanmasınlar diyeydi; ama kuşbakışı olarak bakıldığında yapılan bir çekice benziyordu. Bu yapılar bizi karalamak isteyen art niyetli kişiler için bulunmaz bir kozdu. “ Orağı yok ama çekici var; yakında çekicin yanı başına bir de orak yaparlar” deniliyordu.

Eski Yeni Tabure Kavgası
Şubeler 45–50 kişilikti. Daha yeni olduğumuzdan giysi birliği sağlanamamıştı. Dörder kişilik masalarda ve taburelerde oturuyorduk. Masa ve taburelerin hepsi öğrencilerin alın teri ve göz nuruyla atölyelerde yapılmış araç ve gereçlerdi. Yarım koni biçiminde ve üstlerinden el girecek şekilde  ( tutmak için) oyulmuş yerleri de vardı. Ancak kimileri yeni, kimileri ise eskiydi. Eski tabureler laçka olduğu için sallanıyor; ama yeniler üstlerine oturunca bile kaya gibi sağlam duruyorlardı. Bu nedenle de kimse eski taburelerde oturmak istemiyordu. Teneffüslerde eski tabureler ile yeni tabureler kaşla göz arasında yer değiştiriyor, çoğu kişiler masalarına yeni tabureler bulup götürüyorlardı.  Enstitümüze öğrenci olarak gelenlerin önemli bir kısmı mahkeme kararı ile yaş küçültüp öğrenci olabilen kişilerdi. İçlerinde geldiği günden beri sakal traşı olanlar vardı. Ben 1-B sınıfının en küçük öğrencisiydim. Susurluk’un Yağcı köyünden Muhsin Demirdal ise sınıfın en iri yapılı öğrencisiydi. Sınıfımızda ona yakın olanlar ve aralarında güneş tutanlar da vardı.  Benim ayni masa grubunda oturduğum Manyas’ın Kızık köyünden Hüseyin Arslan bunlardan biriydi. Hüseyin’le Muhsin birbirleriyle belki hiç güreş tutmadılar ama başkalarıyla güreşirken birbirlerini çok iyi ölçtüler ve tarttılar. Yani kafalarında birbirlerinin gücü hakkında bir ölçü oluşturdular.

Hüseyin’in taburesi yeniydi. Teneffüse çıkarken bana :” Şefik, taburemi sakın kimseye verme, sakın ola ki dikkatsizlik edip de kimseye kaptırma!” dedi. Hüseyin öyle der de ben tabureyi kimseye kaptırır mıyım? Efenin, eşkıyanın feriştahı, hatta Amerika gelse o tabureyi vermezdim. Yirmi dakikalık teneffüste ben dışarı çıkmıyor, tabureyi bekliyordum. Az sonra biri gelip tabureyi almak istedi. Baktım sınıfın en irisi Muhsin Demirdal! Ben hemen tabureye yapıştım. “ O Hüseyin’in taburesi alamazsın” dedim. Ama karşımda ızbandut gibi biri vardı. Bana iki tokat attı ve tabureyi alıp gitmek istedi. Ben tabureye kene gibi yapışmıştım. Muhsin tabure ile beni de kaldırıp masasına götürdü. Bana birkaç tokat ta orada atıp yere düşürdü, sonra da tekmeledi. Muhsin’in bana yaptıklarını tüm sınıf görüyor ama hiç kimse ona engel olmuyordu. Ben hep içimden şöyle geçiriyordum: “ Hüseyin bir gelsin de sen gününü görürsün.”diyordum. Hüseyin geldi, ben hemen koşup olan biteni ayrıntısıyla Hüseyin’e anlattım. Muhsin’in tabureyi almak istediğini, benimde kendisine taburenin Hüseyin’in olduğunu, almaması için tüm gücümle uğraştığımı Muhsin’in tabure ile birlikte masasına beni de götürüp feci şekilde dövdüğünü, yere atarak tekmelediğini söyledim. İçimden de hep: “Hüseyin şimdi seni bir güzel dövsün de gör!” diye geçiriyordum. Ama iş hiç de benim düşündüğüm ve istediğim gibi olmadı. Amerika ile Rusya’nın birbirlerine zırtarmadığı gibi onlar da birbirlerine zırtarmadılar.

Ben, bana emanet edilen bir eşyayı başkasına vermediğim için acımasızca dövüldüm: ama onlar birbirlerine  kötü bir söz bile söylemediler. Benim yediğim dayak da bana kar değilse bile acı bir yadigâr olarak kaldı. Eğer bir yerde küçük olursan hep ezilir, hep itilir ve çoğu kez de tekmelenirsin. O nedenle ben : “ Bir yerde  ( veya evde) küçük olacağına, dağda domuz ol daha iyi!” demek istemiyorum; ama ben öyle demek istemesem de maalesef işler böyle oluyor.

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com

Yorum yazabilmeniz için Üye olmanız gerekmektedir. Üye Girişi yapmak için tıklayınız.

Diğer Web Sitelerimiz