Ankara Yürüyüşü 2

Selçuk Esen / Ankara Yürüyüşü 2 / Yürüyüş güzergâhı boyunca geçtiğimiz; İzmit, Adapazarı, Bolu'da yöre halkını da yanımıza almaya gayret ederek, mitingler yapıp amacımızı anlattık. Her üç şehrimizde de oldukça kalabalık mitingler yaptık; hiçbir mitingimize katılım 2 bin kişiden az olmadı.

ANKARA YÜRÜYÜŞÜ-2

Yürüyüş Boyunca Yaptığımız Mitingler

Yürüyüş güzergâhı boyunca geçtiğimiz; İzmit, Adapazarı, Bolu'da yöre halkını da yanımıza almaya gayret ederek, mitingler yapıp amacımızı anlattık. Her üç şehrimizde de oldukça kalabalık mitingler yaptık; hiçbir mitingimize katılım 2 bin kişiden az olmadı. Bu mitinglerin hepsi izin alınarak yapıldı, katılımcıların büyük bir bölümünün yöre öğretmen ve öğrencilerinden olduğu belliydi. Mitinglerin hiçbirinde olay yaşanmadı. Adapazarı'nda sorun olabileceğini düşünerek tedirginlik yaşamıştık ancak sorunsuz geçti. Şehre girerken birkaç kişinin yuhalamasına cevap verilmeyince onlar da susup, dinleyicimiz oldu. Adapazarı'na girerken yaşlıca bir annenin bizleri görünce, 'Gelenler komünist komünist deyip durdunuz, bunlar da bizim gibi insanmış' demesini hiç unutamam.

Yürüyüş kolu Adapazarı çıkışında
İzmit‘ten 10 Kasım sabahı erkenden Adapazarı’na doğru yola koyulduk. İzmit’in çıkışında yol üstündeki bir ilkokulun bahçesinde, Atatürk’ün 29. ölüm yıl dönümü anmasını yapan öğrencilerle birlikte olmayı planlamış, programımızı ona göre hazırlamış, dağıtmak için yanımıza birçok kırtasiye malzemesi ve kitap almıştık. Anma gününde Atatürk’e ilişkin küçük bir konuşma da yaptık ve onlara aldığımız armağanları dağıtarak yola devam ettik. O gün çocukların bizi uğurlarken arkamızdan seslenişleri hâlâ kulaklarımdadır. Bilgi, ilgi ve sevgi paylaşmıştık onlarla.
 
Yürüyüşün Zorlukları ve Yol Hikâyeleri
Yürüyüş süresince birçok arkadaşımız hiç istememelerine karşın sağlık nedenleriyle yürüyüşten ayrılmak zorunda kaldılar. İnatlaşıp geri dönmeyeceklerini söyleyenleri hem doktorumuz hem de yürüyüş liderlerimiz ikna etmekte zorlanmıştı. Bu konuda bazen çok tuhaf durumlarla karşılaşıyorduk. Yürüyüşün 4. günü Adapazarı yolundaydık, bir arkadaşımızın eksik olduğu bilgisi artçı ekibe bildirildi. Ben ve iki arkadaşım geriye doğru yürüyerek aramaya başladık. Kayıp arkadaşımız Maden Fakültesinden Mao Faruk’tu. 1,5 metre boyunda, tombul yapılı biriydi, yüz olarak Mao’ya benzetildiği için “Mao Faruk” derdik.

Epeyce geriye döndüğümüz halde bulamamıştık. Ne yapmamız gerektiğini konuşurken derince yol kenarı çukurundan bir inleme sesi duyduk ve koşarak oraya vardık. Faruk yan yatmışacı içinde bize bakarken birden ağlamaya başladı. 'Ne olur beni böyle bulduğunuzu arkadaşlarıma söylemeyin’ diyordu. Bu arada sağlık arabası da ardımız sıra gelmiş, bizi görmüştü. 'Faruk, seni geriye, hastaneye göndereceğiz. Kendini iyi hissedersen tekrar dönersin’ deyip ikna ettik. Ancak giderken "Arkadaşlarıma selamımı söyleyin. Ankara'ya benim için ulaşsınlar. Vatan sağ olsun" demesiyle hepimiz onun durumunu unutup, gülmeye başladık. O da farkına vardı sözlerine güldüğümüzün, yüzünde biraz tebessümlü biraz acılı bir ifadeyle ayrıldı bizden. Ancak Mao Faruk’un sözleri, Ankara’ya kadar konuşulup gülündü. Şunu belirtmeliyim; bunu kafileye ben söylemedim.

Yürüyüş İzmit’te çok zayiat verdi. O kadar uzun yürüyüşe alışık olmayanların çoğunun ayaklarının altı kabarmış soyulmuştu; yürümek isteseler bile yürüyemezlerdi. Geri dönmek zorunda kaldılar. Sayılarını tam hatırlamıyorum ancak kırk kişi kadar vardı. İzmit’ten alınan çarık ve yemenilerin yürüyüşçü arkadaşlarımıza çok yararı oldu. Kendi paralarıyla aldıkları bu çarıklarla Ankara’ya kadar yürüyen çok arkadaşımız oldu.
 
Yol boyunca herkes birbirini daha çok tanıdı ve dostluklarkurdu. Çokça devrimci marşlar, molalarda saz eşliğinde herkesin katıldığı türküler söylüyorduk. En sevilen ve en çok söylenen marşımız, 
“Gün doğdu hep uyandık, siperlere dayandık.
Bağımsızlık uğruna da alkanlara boyandık, 

Yolumuz devrim yolu, gelin kardeşler gelin, 
Yurdumuza yanki dolmuş, vurun kardeşler vurun...”
idi.

Bu ve benzeri marş ve türkülerin dışında bazı muzip arkadaşlarca farklı şeyler söyleniyor ve bunlar kimilerince öfkeyle kimilerincegülümseme ile karşılanıyordu. Bunlardan birini unutmam mümkün değil. Bu meretin sözleri şöyleydi: *Rafta da vardı 99 şişe, 99 şişeden biri yere düşerse, rafta kalır 98 şişe. Rafta da vardı 98 şişe, 98 şişeden biri yere düşerse, rafta da kalır 97 şişe. Rafta da vardı 97 şişe....  Bu sayının sona ermesi bir yana 80’lere bile varmaz, söylemeyenlerden, ‘Başlarım sizin şişelerinizden' bağırtıları kopardı.
 
Bolu dağını aşmaya çalışırken otobüs yolcularını ürküten ve şaşırtan bir anımla, yol boyuna ilişkin anılarıma artık son vermek istiyorum. Bolu dağını tırmanmaya başlamadan önce dağın eteğindeki bir geniş düzlükte ITÜ Gümüşsuyundaki yemekhaneye et veren kasabımız bir inek kesmiş ve aşçılarımız, kazanla pilav pişirmiş bize ikramda bulunmuştu. Herkes için hoş bir sürpriz olan bu yemek sonrasında dağı tırmanmaya başlamıştık ama yemek sonrası bir ağırlık çökmüş tempomuz düşmüştü. Geç kalmıştık, gece bastırmış, ortalığı sis kaplamıştı. Hafif de olsa bir yağmur yağıyordu. Herkes bizim Çetin Uygur'la hazırlattığımız yağmurlukları söylene söylene giymişti. Yolun, araçların karşıdan geldiği sol tarafından tek sıra yürünüyordu. Fenerli öncülerimiz güvenliğe çok dikkat ediyorlar ve otobüsleri dikkatli geçmeye davet ediyorlardı. Kafile 200 metre kadar uzunlukta idi.

Ancak özellikle otobüsler kafilenin ortasında duruyor ve kapıdan inenler yürüyüş koluna şaşkınlıkla bakıp kahkahalarla tekrar otobüslerine binip bizlere camlardan gülücükler saçıp, el sallıyorlardı. Biz artçılar ne olduğunu anlamaya çalışıyor ve bir anlam veremiyorduk. Sonunda şoförlerden birinden durumu öğrendik. Bizim naylon yağmurluklar otobüslerin farları vurunca parlıyor ve yürüyen şişe gibi görünüp birçok yolcuya besmele çektiriyormuş. O gece Bolu dağının inişindeki lüks bir çayevinde çay içmek istedik. Ancak üzerlerinde bu ilginç yağmurluklarıyla içeri giren her beş yürüyüşçüye karşı, içerdekilerden on beş kişi dışarı çıkmaya çalışıyordu. Meğer çayevinde bulunanlar o kıyafetle bir sürü insanı içeri girerken görünce korkmuş, kaçmaya başlamışlar. Çayevinin sahibi de durumu anlayıncaya kadar bizim arkadaşlara karşı koymaya çalışmış, işin içyüzünü öğrenince de gülerek dışarı çıkanları geri çağırmıştı. Ama pek geri dönen olmadı. Hepimiz çaylarımızı içtik, çıkarken çay paralarını ödemeye gittiğimde çayevinin sahibi, ‘ Abi sizden para alırsak ayıp olmaz mı?’ deyip bizden para almadı. 

Bolu dağının bitimindeki iyi bir otelde yer ayırtmıştık o gece; en zorlu günümüzün sonunda, orada mışıl mışıl uyuyup dinlendik. Böyle küçük hikâyeler yürüyüş sonrası sohbetlerimizin kahkaha kısmını oluşturdu yıllarca. Baştan sona yürüyen yüz kırk arkadaşımız, Kızılcahamam’da yürüyüşümüze katılan Ankara ve Orta Doğu Teknik üniversitelerinden arkadaşlarımızla birlikte Ankara halkının da katılımıyla, Ankara’ya çok görkemli bir şekilde en az 10 bin kişiyle girdik. 

Bu araya Kızılcahamam’daki kaplıca sefamızı sokuşturmak istiyorum. Kızılcahamam Belediye Başkanı, bize kaplıcalarda yatacak yer ayırtmıştı, o gece yorgunluk atmak için girdikleri sıcak sudan bir türlü çıkmayı bilmeyenlerin ertesi gün yola çıkacak halleri kalmamıştı. Ve yürüyüşün en büyük kaybını o gün verdik; 20'den fazla arkadaşımızı geri göndermiştik. Ne var ki Ankara’dan gelen katılımcıların verdiği destek sayesinde bunu çok da sorun etmemiştik. Sayımız daha da artmıştı. Yorgun argındık ama  mutluyduk. 

Mitingimizi yaptık ve otobüslerimize binerek İstanbul yoluna düştük. Bolu dağı, İstanbul dönüşünde bize gene yapacağını yapmıştı; yolları kapatacak yoğunluktaki kar yağışı, ‘otobüslerinize yol vermem' diyordu sanki. Yürüyüş boyunca kullandığımız battaniyeleri, otobüslerin lastiklerinin altına sererek Bolu dağının ve kar’ın inadını kırıp yolumuza devam ettik. 

Bu eylemimizin sonunda, kamuoyu da parlamento da kımıldadı. Üç-dört yıl sonra özel üniversiteler mevcut devlet üniversitelerinin bünyesine alındı.

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com