Eskişehir notları

Eskişehir hep gitmek istediğimiz, ama bir türlü öncelik vermediğimiz şehirlerden biriydi. Anılarım olmayan bir şehir; bense bu aralar daha ziyade çocukken yaşadığım yerlere yeniden gitmek istiyorum. Ama ani bir kararla “hadi” dedik ve tren biletimizi aldık. Seyahat bloglarından okuduğumuz kadarıyla bir gün yetecek de artacaktı Eskişehir’i gezip görmeye. Biz hedefi biraz daha kısıtladık, sadece Odunpazarı ve Adalar bölgesi dedik ve sabah gidip akşam dönmeye karar verdik.

Eskişehir notları

İlk defa bir gezi yazısı yazacağım. Ufak tecrübeleri uzun uzun, detaylarıyla anlatma huyum o kadar gelişkin ki, bu yazı çok sıkıcı olabilir. Ama zaten asıl amacım kendim için kayıt tutmak. Onun için sıkılacaklar kusura bakmasın.

Eskişehir hep gitmek istediğimiz, ama bir türlü öncelik vermediğimiz şehirlerden biriydi. Anılarım olmayan bir şehir; bense bu aralar daha ziyade çocukken yaşadığım yerlere yeniden gitmek istiyorum. Ama ani bir kararla “hadi” dedik ve tren biletimizi aldık. Seyahat bloglarından okuduğumuz kadarıyla bir gün yetecek de artacaktı Eskişehir’i gezip görmeye. Biz hedefi biraz daha kısıtladık, sadece Odunpazarı ve Adalar bölgesi dedik ve sabah gidip akşam dönmeye karar verdik. Önce söyleyeyim, bu gezinin birinci izlenimi “Eskişehir’e bir gün yetmez, iki gün belki, sadece merkezle sınırlı kalmak kaydıyla”. Eğer “geçip bakmak” değil de “gezip görmek” isterseniz.

Hızlı tren konusunda tecrübemiz yoktu. Aslına bakarsanız yıllardır memlekette trene binmediğimizi itiraf etmeliyim. (Züppelik değil, iş seyahatlerinde hiç bir şirket böyle bir opsiyon sunmaz. Özel gezilerimizde ise zaman hep çok kısıtlıydı yıllarca.) Tren çok konforluydu. Seyahate başlarken bizi mutlu eden ilk şey bu oldu. Geniş, ferah koltuklar, temiz pak ortam ve hemen başlayan yiyecek içecek servisi iyi geldi. Ramazan ayı ve memleketin malum halleri nedeniyle çantamıza bir şeyler koymuştuk ama gerek kalmadı. Hızlı tren, bazen hızı saatte 200 km ve üstünde, özellikle tünellerde; ama bazen de 60-65 km/saat. İki hızlı tren bir nevi. Keyifli bir yolculuk yaptık ve iki buçuk saatte Eskişehir’e vardık. Zarif, temiz bir tren garına iniverdik; memnuniyet verici ikinci şey. Yolculuğu anlatmaya Pendik garından söz etmeden başladım, zira etmemek lazım. Trene binene kadar gözlerinizi kapayın. Unutun Pendik Garını.

Gar Adalar bölgesine yakın. Ancak biz ilk olarak Odunpazarı’na gitmek istedik, taksiyle 10 dakika. Taksi şoförümüz bizi “yukarıdan aşağı doğru gezersiniz” diyerek Kurşunlu Camii Külliyesi’nin girişine bıraktı.

Pek çok şehirde “Kurşunlu Camii” olarak adlandırılan bir camii bulmak mümkün, zira kurşun, Klasik Osmanlı Mimarisinde tonoz ve kubbelerinin üstünün kaplanmasında kullanılan başlıca malzemeymiş. Ayrıca sadece Osmanlı Mimarisine özel olmayıp çeşitli uygarlıkların yüzyıllarca kullandığı bir üst örtü kaplamasıymış. (Bu arada “tonoz” şu minik kubbe gibi kemer üstü yuvarlaklara deniyor.) Gümüş ile birlikte çıkarılırmış ve 16. yüzyıla kadar Balkanlar’daki gümüş madenlerinden gelirmiş. 16. yüzyıldan sonra Amerika’dan ucuz gümüş akışı başlayınca Balkanlar’daki bu ocaklar karlı olmaktan çıkmış ve kurşun tedariği de zorlaşmış. Daha sonra zaman zaman ithal kurşun kullanılmış. Günümüzde de kubbelerinde kurşun kullanılan camiler var. (Kurşun anladığım kadarıyla yeni yapılan camilerde mevcut yapı malzemeleri arasında seçeneklerden biri, ama kurşunlu camilere özenenler için de sanırım çinko seçeneği var. Kendi gibi görünüşü de ucuz.)

Kurşunlu Camii ve Külliyesi, 16. yüzyıl yapısı. Vezir Çoban Mustafa Paşa tarafından 1517 yılında yapılmış. “Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde bulunan vakıf kaydına göre, Büyük Kervansaray hariç, külliye içinde bulunan binaların tamamı vezir Çoban Mustafa Paşa tarafından 1517-1525 yılları arasında inşa ettirilmiş ve muhtemelen 1525 yılında tamamlanmış. Kurşunlu Külliyesi’nin mimarı muhtemelen, Mimar Sinan’dan önce mimarbaşı olan, Acem Ali’dir. Gerçek adı Alaeddin Ali Bey olan Acem Ali klasik Osmanlı mimarlığında adı bilinen ilk mimarbaşıdır (1519-1537). Külliye; cami, şadırvan, zâviye (medrese), talimhane, harem, imâret, Mevlevî şeyhlerine ait türbe ve iki kervansaraydan oluşmaktadır.” Kaynak: http://www.odunpazari.bel.tr/odunpazaribelediyesi-9-kursunlu_kulliyesi Bu alıntıya bir not eklersek, zaviye’in ilk başta hangi tarikata ait olduğu bilinmiyor, ama daha sonra pek çok başka zaviye de olduğu gibi Mevleviler’e devredilmiş.

Kurşunlu Camii Külliyesi’ni gezmemiz, Camii hariç iki saat gerektirdi. Külliyede her mekan yeni bir işlevle ya müze, ya atölye olarak hizmet veriyor. Bu gezinin ikinci önemli izlenimi şu : “Eskişehir’in her köşesinde müze var”. Şehrin tarihine, kültürüne, ekonomisine şahitlik eden bu ufak ama başarılı müzeler – ki biz pek azını gezebildik – sadece gezenler için değil bence yaşayanlar için de çok önemli. “Kent bilinci” denilen şeyin nasıl oluşturulabileceğinin örneği. Gezdiğimiz her müzede görevliler değil, projeyi bilen ve paylaşmak isteyen “ilgili”ler bulduk.

İlk olarak hemen girişteki “Sıcak Cam Üfleme” atölyesine girdik. Atölyede çalışan iki sanatçıyı izledik bir süre. Karşısında “Cam Sanatları Merkezi” vardı; bu da bir atölye ve aynı zamanda ürünlerin satış mekanı. Burada da üç sanatçıyı işlerinin başında gözlemledik. Kimisi üniversiteden yetişmiş, kimisi işi burada öğrenmişti. Çalışırken bir yandan da bize ellerindeki işi, süreci anlattılar. Sağolsunlar.

Her iki atölye de, Külliye’deki diğer birimler gibi, Odunpazarı Belediyesi’nin projeleri. Bu atölyeler hem eğitim (sertifikalı), meslek kazandırma hizmeti veriyor hem de sanatçılara ve meraklılara çalışma imkanı sunuyor.

İlk molamızı külliyenin yemyeşil, bakımlı bahçesinde verdik. Arkasından Osman Yaşar Tanaçan Fotoğraf Müzesi. Tanaçan’ın biyografisini aşağıda bulacaksınız. Benim gibi çocukluğunu memleketin dört bir yanında geçirenler için tanıdık bir profil, şehirlere özellik katan, heyecan ve misyon sahibi o insanlardan. Sadece fotoğrafçılığa gönül vermemiş, bir şehrin fotoğrafçılıkla tanışmasına, fotoğrafçılık eğitimine gönül vermiş. Sonra da tüm arşivini ve fotoğraf makinesi koleksiyonunu bu proje için Odunpazarı Belediyesi’ne sunmuş.

Külliyede elbette bir de Lületaşı Müzesi var. Eskişehir’in simgesi lületaşından yapılan eserlerin en niteliklilerinin bir kısmı bu müzede sergileniyor. Çeşitli festival ve yarışmalardan, “Uluslararası Beyaz Altın Festivali” gibi, seçilen eserler bunlar. Galerinin bir yanında bu eserler sergilenirken diğer yanında “dükkanlar” dizili. Lületaşı zanaatkarlarının dükkanları, bir kaçı da farklı sanat dallarına ait. Ancak çoğunun Odunpazarı’nda ayrı dükkanları da var. Burası ticari olarak önemli değil, sembolik bir alan. Ama bundan daha önemli bir konu var ki bu kadar yatırıma, emeğe, tarihe rağmen bu dükkanlardaki ve genel olarak pazardaki ürünler insanda heyecan uyandırmıyor. Müzede örneklerini görüğümüz nitelikli işler piyasaya bir nebze olsun yansımamış izlenimi edindik. Bunu yazıda tekrar ele almak istiyorum.

İki emekli olarak, sıcağın da etkisiyle çabuk yorulduk, Lületaşı Müzesi’nden sonra uzun bir molaya karar verdik ve kendimizi Odunpazarı kafelerinden birine attık. Çiğ börek/çay ve telefon şarjı faslı için. Eskişehir’in üniversiteli kenti olmasından kaynaklandığını düşündüğüm bir özelliği var. Şarj aparatı ve uzatma kablosu “kahve yanındaki su” gibi standart bir hizmet bileşeni, üstelik açık havada otursanız da! Molamız bittiğinde aşağıya inerken yolumuzun üstündeki iki müzeyi resmen görmemeye çalıştık. Zira artık biraz sokaklarda dolaşmak istiyorduk. Kurşunlu Camii’ni gezmeyi de namaz sonrasına bıraktık, indiğimiz yokuşu sonra tekrar çıkmayı göze alarak.

Odunpazarı evleri dendiğinde aklınıza bir iki sokak gelmesin. Koca bir bölge restore edilmiş. Restorasyonu yorumlayabilecek bilgiye sahip değilim ama sanki renklilik biraz vurgulanmış gibi. Bir de internetteki fotoğrafların fazlasıyla filtreli, bu renkliliği daha da abartan tarzda olduğunu belirtmek isterim. Odunpazarı internette gördüğünüz fotoğraflardan daha normal renklerde bir 19. yy Osmanlı Mahallesi. Detaylı bilgiye buradan ve şuradan ulaşabilirsiniz. Her bina, otel, kafe, dükkan, atölye ya da müze işlevini görüyor. Hemen hemen eşit dağılım diyebiliriz. Bu da dolaşımı oldukça yavaşlatan bir keyif yaşatıyor. Dükkanlar iki türlü, sadece satıcı olanlar ya da zanaatkar atölyeleri barındıranlar. Doğal olarak ya lületaşı ya da şehrin bir diğer alameti farikası olan cam işçiliği üzerine.

Bir kaç hediyelik aldık ama fazla heyecan duyamadık ürünler karşısında. Hepsi birbirine benzer, ama bu benzerliğin “piyasa işi” ortak paydasında olduğu bir durum söz konusu. Atölyelerdeki bir kaç kişiyle sohbetimizde bu durumun onların da sorunu olduğunu gördük. Kısa sohbetlerimizden şunu anladık, lületaşını ya da camı şekillendirmek konusunda yaratıcı birikim mevcutken, bunu işlevsel tasarıma çevirmek, bir bütün içinde bu öğeleri kullanmak ek maliyet meselesi. Pazara hakim olan tüccarların sundukları kalıpların (“kalıp” burada kavramsal anlamda değil, fiziksel) dışına çıkmak zor. Tüccarlar kalıpları üreticilere getiriyor ve bunları talep ediyor. Eğer farklı bir kalıp için tasarım ve üretim maliyetine katlanıp biraz daha üst bir fiyata satmayı göze alırsanız ve o kalıp da piyasada tutarsa, tüccarlar zaten onu da daha ekonomik imal ettirip sizin telifinizin çöpe gitmesine neden oluyor. Bu alanda elbette yapılabilecekler vardır. Üniversitenin ve belediye yönetiminin bunu bir sorun olarak gördüğü takdirde çözebilecek yöntemler geliştirmesi mümkün. (Lületaşının geleneksel olarak en çok kullanıldığı, taşın koku emici özelliği nedeniyle ciddi bir dış pazarı da olan pipo üretimi bu yazdıklarımın dışında.) (Bir not daha, çok ucuza bulabileceğiniz bazı ürünler sıkıştırılmış lüle taşı tozundan üretilen, el emeği olmayan işler.)

Atlıhan El Sanatları Çarşısı çok hoş bir mekan, ürünler açısından aynı özellikleri barındırıyor. 1850 yılında adına uygun amaçla atlı yolcular için yapılmış. 20. yüzyılda harabe haline gelmiş, bir çok bölümü yanmış ya da yıkılmış. Han, Odunpazarı Evleri Yaşatma Projesi kapsamında 2006 yılında, orijinal mimarisi göz önünde bulundurularak Odunpazarı Belediyesi tarafından yeniden inşa ettirilmiş.

Yukarı çıkmadan önce Eskişehir Ticaret ve Sanayi Odası müzesi tabelasını görüp, çabucak gezelim dedik. Taze bir müzeydi, Mayıs 2017’de açılmış. Pek iyi etmişiz ama çabucak gezmek ne mümkün? Beş minik odalı bir yerde bir saatten fazla kaldık. Her şeye heyecanlanıp fotoğrafladık. Müsebbibi müze görevlisi arkadaş. Bizi girişte “yakaladı”, müzedeki her bir objeyi, ki anlatmasa önünden geçivereceğiz, şehrin kültürü, ekonomisi açısından önemiyle anlattı. Eskişehir’li, İzmir’de Üniversiteyi bitirmiş (Arkeoloji), hem müzenin hem de kendi görevinin amacına sahip çıkan, işini seven ve iyi yapan bir genç adam. Biz Eskişehir’in üretim ve ticaret tarihini bu kadar iyi ne okusak anlayamazdık.

En çok da Eskişehir’in meşhur Kalabak suyunun hikayesi hoşumuza gitti. Gezimiz sırasında bol bol da içtik.

Sonra başa döndük. Yokuşu çıkarak Kurşunlu Camii’nin kendisini görmeye gittik. Kesme taştan yapılı, Klasik Dönem, kare nizam, tek kubbeli, sivri kemerli yapının mermer sütun başlarını,kalem işi süslemelerini görmemiz gerektiğini okumuştuk. Havanın bozmaya başlamasıyla doğal ışığın azalması ve içeride ışıklandırmanın kapalı olması, hem görüşümüzü hem de fotoğraflarımızı biraz engellese de muradımıza erdik.

Eskişehir’in bir de sürprizli havası varmış. Odunpazarı’ndan Adalar’a gitmeye karar verdiğimizde sabah 28 derece olan hava 20’lere inmiş, sert bir rüzgar ve hafif hafif yağmur başlamıştı. Bu bir saat kadar sürdü. Sonra bulutlu da olsa sıcaklık kıvama geldi ve yağmur da kesildi ama o arada epey üşüdük.

Taksi bizi Doktorlar Caddesi’nin merkezinde bıraktı. Burası zaten Adalar’ın yanı. Ya da iç içeler. Kendimizi Porsuk nehrinin kıyısındaki hepsi birbirinden güzel kafelerden birine attık ve geç ama sıkı bir öğle yemeği yedik. İkinci telefon şarjı burada yapıldı. Adalar enfes bir bölge. Doğası güzel, içinden nehir geçen şehirler güzeldir derler ama bu başka bir güzel, insanlar güzel, yaşam şekli güzel. Venedik benzetmesi hoş ama abes, zira burası şehir sakinlerinin bugünü yaşadıkları capcanlı bir alan. Çok özlediğim, çocukluğumda “piyasaya” çıkmak dediğimiz o hat boru yürüyüşlerini izledik. Nehir boyunca aileler, çocuk arabaları, sevgililer, nehir kenarında oturan gençler, çocuklar. Biz de piyasaya çıktık, meşhur heykellerin ve zarif çiçek düzenlemelerinin yanı sıra. Bot turuna çıkamadığımıza çok üzüldüm.

Artık vaktimiz azaldığından Doktorlar Caddesi ve Barlar Sokağı’nı hızlıca turlayarak Haller’de mola verdik. Doktorlar Caddesi, Tunalı Hilmi’nin eski halleri diyebileceğiniz sevimlilikte bir alışveriş caddesi. Burada fark ettik ki Eskişehir’in çok sayıda yerel markası var, özellikle de gençlere yönelik. Şehrin bu en büyük alışveriş caddesinde malum küresel markalar (en azından şimdilik) üzerinize üzerinize gelmiyorlar.

Haller Gençlik Merkezi’ne bayıldık. Eski sebze halinin restore edilmesi ile geliştirilmiş bu alanda Şehir Tiyatroları Tepebaşı Sahnesi, kitapçılar, kafeler, barlar ve hediyelik eşya dükkanları yer alıyor. Eskişehir’de son çayımızı burada içtik ve dönüş yolumuza koyulduk.

Eskişehir’e oldukça sakin bir zamanında gitmiş olduk. Yaz, Ramazan, bayram arifesi ile birleşince olabilecek en tenha halinde gördük şehri. Barlar sokağının ya da Haller’in canlı hallerine şahit olamadık ama diğer yerler açısından iyi oldu. Zira Adalar oldukça küçük bir alan ve o kadar canlıydı ki daha kalabalık halini zor hayal ettik.

Etkileyici bir şehir Eskişehir. Doğasıyla, mimarisiyle, müzeleri, el sanatları, parkları, hayat doluluğuyla ve insanlarıyla. Kısa bir geziden romantik sonuçlar çıkarmak doğru değil elbette ama akşam olup gara giderken eşimle hayretimizi birbirimize itiraf ettik. Kime ne sorduysak, danıştıysak alışık olmadığımız bir pozitif karşılama gördük. “Turiste yardım” mantığıyla değil, zira o mantıkta aynı zamanda bir menfaat meselesi de vardır, bu çok doğal bir tavır gibi geldi. Öyleki bir süre sonra hiç harita navigasyon kullanmadığımızı, tabelalara bakmadığımızı, en basit şeyleri bile sormaya başladığımızı fark ettik. Anlayacağınız iyice istismar ettik bir anlamda!

Eskişehir bu anlattıklarımdan ibaret değil. Gezemediğimiz onca park, müzede aklımız kaldı. Tramvaya, bota binemedik. Bir daha ki sefere.

Bu yazıda yer alan fotoğraflar dışında Odunpazarı ve Adalar bölgesi fotoğraflarını içeren iki panoyu şu adreslerde bulabilirsiniz:
https://tr.pinterest.com/nazantubay/010-eski%C5%9Fehir/

 

 

Rıza Güzey'in notu: 
Sevgili Nazan Tuğbay'ın kendi sitesine ve diğer yazılarına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:
https://kendimeaitbiroda.wordpress.com/

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com


E-Ticaret Sitelerimiz

Güncel Haber Sitelerimiz

Bilgi ve Kültür Sitelerimiz

ANA SAYFA