Hafız'ın kabri

Hafızannemi kaybedeli 32 yıl oluyor, bugünlerde yıldönümü. Peş peşe iki damadını kaybettikten sonra vadesini kısaltmak için çok çabaladı. Onu, son iki günü hariç hüzünlü bir şekilde hatırlamadık; değişik ve güçlü bir kadındı, arkasında hayat dolu anılar bıraktı. Onun anısına yazmak istedim.

Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış

Hafızannemi kaybedeli 32 yıl oluyor, bugünlerde yıldönümü. Peş peşe iki damadını kaybettikten sonra vadesini kısaltmak için çok çabaladı. Onu, son iki günü hariç hüzünlü bir şekilde hatırlamadık; değişik ve güçlü bir kadındı, arkasında hayat dolu anılar bıraktı. Onun anısına yazmak istedim.

Fotoğrafta dedemle poz vermişler; tarih 1924 – 1925 arası olmalı. Referans, teyzem – en büyük kızları , 1925’de doğmuş.

Hafızannem, henüz babam hayatta iken, 1978 sanırım, bir gece beni uyandırdı. “Kağıt kalem al, ilham geldi” dedi. Odasına gittim, Gelincik sigaralarımızı yaktık – sigara içmek için zaten sık sık odasına giderdim – o söyledi ben yazdım.

Dedemle Eski Türkçe yazışırlardı, yazısı bana dantel gibi gelirdi. Yeni alfabede okuyup yazmayı, üç tane kız çocuğu büyütürken, akşam kurslarına giderek öğrenmişti; alışveriş listesi yazar, gazeteleri okuyabilirdi. Ama yeni harflerle yazısını beğenmezdi. “Vasiyetim olacak.” dedi. Güzel yazılmalıydı. Vasiyet bir şiire benziyordu ve bana tanıdık geliyordu.

Şiiri kareli defter kağıdına yazdım, okudu onayladı. “Mezar taşıma bunu yazsınlar” dedi. Bir münasip zamanda babama vermemi istedi. Kızları dalgaya düşebilirdi, ama babam atlamazdı. Ben de şahit olacaktım.

Dediği gibi yaptım; yazıya aldığım şiiri babama verirken “tanıdık bu ama ben bilemedim” dedim. Babam bildi, aradı buldu bana da gösterdi. Hafızanneme gece gelen ilhamın ürünü Yahya Kemal’in “Rindlerin Ölümü” nün biraz farklısı idi. Ne hatırlıyorsa onu yazdırmıştı belli ki. Hafızannemin versiyonu mezar taşında yazılı; babamın kısa hayatında bu göreve zamanı olmadı, görevi ben yerine getirdim. Şiirin orijinali şöyledir:

Rindlerin Ölümü
Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;
Yeniden hergün açarmış kanayan rengiyle,
Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle.

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhardan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.

Hafızanneme şiirinin Yahya Kemal’e ait olduğunu hiç söylemedik. Muhtemelen hissediyordu ama kendi yazdığına inanmak istiyordu.

Mezar taşı geldiğinde ustanın şiiri sığdırabilmek için taşı verdiğimiz ölçüden yüksek tuttuğunu gördük. Yapacak bir şey yoktu. Hepimiz içimizden “buna sevinirdi” diyerek anneannemi dedemin yanına daha uzun bir taş ile teslim ettik. Böyle ayrıcalıklardan hoşlanırdı. Hala ziyaretine gittiğimde iki demet çiçek götürür, birini dedemin diğerini anneannemin tarafına koyarken dedemin demetinden bir tane çalıp diğer tarafa eklerim. Bundan ikisinin de memnun olacağını düşünerek.

Anneannem, hafızdı, dindardı, moderndi, adaletten yanaydı, eşitlikten çok haz etmez adil bir dünyada ayrıcalıklı olmayı tercih ederdi. Çok çalışkan ve becerikliydi, dirençliydi, gözlemciydi. Titizdi. Tez canlıydı. Hayatı severdi.

Yazıyı burada bitirmek istedim, ama olmadı.
Ünye’de doğmuş, evlenip Samsun’a gitmişti. Hafız olmasına rağmen örtünmemişti, babası ve kocası da ondan böyle bir talepte bulunmamıştı. Ancak ilk torunu olduğunda sokağa çıkarken eşarp takmaya başlamış, bunu da artık anneanne olmanın bir işareti olarak seçmişti.

Miras hakkını erkek kardeşine bağışlamak zorunda kalmış, “koca eline” bakmak ona zor gelmiş, bu nedenle kızlarının meslek sahibi olması için büyük çaba göstermişti. Bu açıdan kendini hep başarılı hissetti. Okumak ona göre ibadet kadar önemliydi. Hatta o ibadet edecek ve ben okuyacaktım, iş bölümü bu şekildeydi.

Yine de dua etmeyi, namaz kılmayı, dinin şartlarını bana öğretti. Yıllar sonra ateist olduğumu düşünmeye başladığım gençlik yıllarında bile, günü bu düşünceyle yaşar, gece yatarken anneannemin öğrettiği duaları okurdum. Babama “dinsiz” derdi; ancak en çok ona güvenir, adalet ve merhametinden dolayı diğer damatlarından ayrı tutardı.

Politikaya meraklıydı. Ajans dinler, gazeteleri mutlaka okurdu. Önce Demokrat ve sonra da Adalet Partiliydi. Demirel’e hayrandı. Adnan Menderes’i astıklarında gecelerce okuduğu anlatılırdı. Ortaokul yıllarımda Denizleri astıklarında eve geldiğimde anneannemi yine okurken buldum.

Ayrıcalıklardan hoşlandığı gibi insanları da itinayla ayırırdı. Dört torunu içerisinde her yaptığı onaylanan ben, Hafızannemi çok sevmeme rağmen, diğer torunları aynı şeyleri yaptıklarında neden suçlandıklarını hiç anlamaz ve kınardım. Sigara içmem suç değildi, erkek arkadaşım olabilirdi, kısa etek giyebilirdim, v.b. Bayram harçlığım farklı bir skaladan olurdu. Bütün nimetlerinden yararlanmama rağmen kuzenlerim arasında hep kendimi kötü hissettim bu ayrıcalıklar nedeniyle.

İnsan ayırmasının bana eğlenceli gelen bir göstergesi ikrama yansıyanıydı. Annem okulda olduğu için komşuları idare eden, bulunduğumuz kasaba ve şehirlerin “kadın”larını ağırlayan oydu. Servis yaparken koyduğu su böreğinin diliminden anlaşılırdı kimi sevdiği kimi sevmediği. İçerdeki sohbeti sevmez ya da dedikodu yapılırsa mutfağa kaçar, sonra haydi son çaylar diyerek geri gelirdi.

Yemekler de ikiye ayrılırdı; onun ustalıkla yaptığı zor işler ve başkalarının da yapabildiği basit yemekler. Mutfak konusuna girersem yazıyı hiç bitiremem; hadi derler ya Edirne’den Ardahan’a, gittiğimiz her yerde onun yemekleri konuşulurdu. Bu konuda hiç mütevazi değildi. Son günlerine kadar mutfağı kimselere bırakmadı.

Hayat doluydu. Renkli babet ayakkabılar giyer, ileriye dönük stoklardı. Dantel kombinezonlar, iğne oyası işlemeli namaz örtüleri, renkli eşarplar ve kupon kumaşlardan oluşan bir “sandığı” vardı. İnce naylon çorap giyerdi, hiç kaçık çorap görmedim ayağında. Ben bağımsızlığımı ilan edene kadar hafta içi iki gün Türk filmlerine birlikte giderdik. Bunun dışında bizimle her yere gelir, sinema, konser, tiyatroya, özellikle Devekuşu Kabare’ye bayılırdı. İkimiz çok seyahat ederdik, aşağıdaki resim 1962 tarihli, o sıralar Erbaa’da olmalıyız. Oysa resimdeki binaya bakınca – o tarihlerde ya Samsun ya da İstanbul’da olmalı – teyzemlerden birine yaz tatiline gitmiş olmalıyız.

Çok güzel sesi ve makam bilgisi vardı. Sanırım bizim ailede güzel ses kotası onunla doldu, bir daha izini süremedik. Gençliğinde “Bülbül Hafız” dediklerini kendisi söylemez, çevresindekilerin söylemesi için gerekli ortamı hazırlardı. Mezar taşına aktarmaya çalıştığı gibi.

Rıza Güzey'in notu: 
Sevgili Nazan Tuğbay'ın kendi sitesine ve diğer yazılarına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:
https://kendimeaitbiroda.wordpress.com/

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com


Yorum yazabilmeniz için Üye olmanız gerekmektedir. Üye Girişi yapmak için tıklayınız.

Sosyal Medya Sayfalarımız

E-Ticaret Sitemiz ve Sayfa Kısa Yolu

Diğer Web Sitelerimiz