Mehmet ve İsmail Ulubak

BİR ZAMANLAR BİGADİÇ (2) “MEHMET VE İSMAİL ULUBAK” OĞUZ ŞENOL Artık yavaş yavaş evimize yerleşmiş ve Bigadiç’i tanımaya başlamıştık. Yılın sekiz ayı kar altında olan Karlıova’dan sonra, Bigadiç bize Kuşadası gibi gelmişti. Ancak evimizin eksikleri çoktu.

BİR ZAMANLAR BİGADİÇ (2)

“MEHMET VE İSMAİL ULUBAK”

OĞUZ ŞENOL

Artık yavaş yavaş evimize yerleşmiş ve Bigadiç’i tanımaya başlamıştık. Yılın sekiz ayı kar altında olan Karlıova’dan sonra, Bigadiç bize Kuşadası gibi gelmişti. Ancak evimizin eksikleri çoktu. Öncelikle buzdolabı ve televizyon gerekliydi. Eğer taksitle olursa, ikisini birden alabilirdik. Sorduk, soruşturduk “Ulubak’lara git” dediler…

Tarif edilen adrese Yeşilli Cami’nin yanında bakınırken, dükkan kapısının önünde oturan Hulusi Kentmen benzeri babacan bir ses duydum. “Çarşambadan inen dağ köylüler gibi ne bakınıyon” diyiverdi. Ardından devam etti “Gel bakalım Veteriner bey, Bigadiç’imize hoş geldiniz. Ben Mehmet Ulubak”   

Böylece Ulubak’ların en büyüğü ile tanışmıştık. Mehmet abi beni dükkana davet etti. İçeride bulunanları sırayla tanıttı “Bu biladerim İsmail, bu oğlum Mustafa, bu da Servet. Biladerin oğlu, yeğenim”                                                 

Sonrasında sohbet su gibi aktı gitti. Mehmet abi ne kadar konuşkansa, İsmail abi o kadar suskundu. Nadiren söze karışıyordu. Ben önceden bilgi edinmiş olsamda, Mehmet abi yumurta tavukçuluğunun Bigadiç için çok önemli olduğunu, birçok evde 300-500 tavuk beslendiğini, daha bir-iki yıl öncesine kadar Türkiye yumurta piyasasının Bigadiç’ten belirlendiğini anlattı. Sonunda da “Sana çok iş düşüyor Veteriner bey” dedi.                                                                                          

Aslında her şeyi biliyordum. Bigadiç’e gelmeden önce her şeyi araştırmıştım. Ancak bu şirin ilçemiz yumurta tavukçuluğunda parlak günleri geride bırakmış ve çöküş sürecine çoktan girmişti. Bunun nedenleri başka bir yazımızın konusu olacak.                         
Ben ıkına sıkına asıl konuya girdim. ”Evin bazı eksikleri var. Onun için gelmiştim” dedim. Mehmet abi “Bizde olan ne varsa al git” dedi. ”Ama abi taksit” diyecek oldum. ”Ne zaman paran olursa o zaman ödersin” diye kesti sözümü.  

Biz konuşurken bir kişi girdi içeriye. Elinde kese gibi bir şey vardı. Selam verdikten sonra hemen başladı söze “Bize yine gurbet yolu göründü, bu çıkın size emanet Mehmet abi” dedikten sonra ortadaki sehbanın üzerine bıraktı. Mehmet abi Servet’e seslendi “Enkini eberu”. Sonraları bunun “Şunu bana getir” anlamına geldiğini öğrenecektim. Servet çıkını aldı ve Mehmet abinin önüne bıraktı. Mehmet abi çıkını yavaşça çözdüğünde içinin yüklü miktarda altın, bilezik ve gerdanlıkla dolu olduğunu gördüm. Şu anda hangi köy olduğunu tam hatırlamıyorum ama, Yağcılar’dan yukarı köylerden birisi olduğuna eminim. Galiba Kalafat’tı. Mehmet abi bir kağıda adamın ismini ve köyünü yazdıktan sonra çıkını düğüm etti ve yine Servet’e “Kasaya koyun” dedi. Adam veda edip gitti.                                                          

Ben dayanamayıp sordum “Şimdi ne olacak ?” Uzun süredir suskun kalan İsmail abi girdi söze “Ne olsun, adam ne zaman Almanya’dan döner gelirse, alacak emanetini” Büyük bir şaşkınlık yaşamıştım. Böylesi bir güven duygusunun  Anadolu’nun bir ilçesinde,Bigadiç’te hala yaşıyor olması ne güzel, ne kadar anlamlıydı. ”Böyle insanlar yaşadıkça,bu ülke yıkılmaz” diye geçirdim içimden…Bigadiç’i daha bir sevmeye başlamıştım.                   

Daha sonraları Mehmet abiyle uzun uzun sohbetlerimiz oldu. Bigadiç’le ilgili yazdığım şiirlerde, yazılarda ondan aldığım bilgilerin çok büyük payı vardır.

Bu kez yazım biraz uzun olacak ama, kesinlikle İsmail Ulubak’tan da söz etmem gerekecek. İsmail abi tanıdığım en naif, en yardımsever insanlardan birisidir. Gerçek bir eğitim savaşçısıydı. Köylerden kopup gelen yoksul aile çocuklarının kaldığı yurt, yaşamının bir parçası olmuştu. Birgün beni alıp o yurda götürdü. Şu sözlerini hiç unutmayacağım. ”Bizimkiler nasılsa okur, önce bu çocukları kurtarmak gerekir”                                                    

Bir bayram günü eşim ve oğlumla birlikte İsmail abilere bayramlaşmaya gitmiştik.Tomris teyzenin elini öptük, tatlıları yedik, kahveleri içtik ama İsmail abi hala yoktu. ”İsmail abi yok mu, Onunla da bayramlaşalım” dediğimizde Tomris teyze  “O her bayram yurda gider, önce çocuklarla bayramlaşır” dediğinde, gözlerim buğulanmıştı.

Biz görev nedeniyle 1987 yılında Bigadiç’ten ayrılmıştık. Ama Bigadiç’le bağlarımız hiç kopmadı. Düğünde, seyranda, cenazede hep Bigadiç’teydik. 2005 yılı ailece bizim için kapkara bir yıl oldu. Mart ayıydı, telefon çaldı. Servet arıyordu “Oğuz Bey Babam….”  Son sözlerini duymuyordum. Eşim hüngür hüngür ağlamaya başlamıştı.

Cenazesinde Hasan Hoca’nın söyledikleri dün gibi aklımda ; “İsmail abi bir eğitim gönüllüsüydü.Bigadiç’ten çıkıp da üniversiteyi bitiren birçok gencimizde onun emeği vardır.”

Bir duygu seliyle, bir sevgi seliyle uğurladık İsmail abiyi…

52.sinden birgün sonra 53.gün Mehmet abinin yorgun yüreği kardeşinin yokluğuna dayanamadı. Onlar Bigadiç’te doğdu, Bigadiç’te yaşadı ve Bigadiç’te öldüler.

Benim dünyamın şekillenmesinde bir tuğla oldular.

Işıklar içinde uyusunlar. Onları unutmayacağım.

İnanıyorum ki, Bigadiç de unutmayacak.

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com


Yorum yazabilmeniz için Üye olmanız gerekmektedir. Üye Girişi yapmak için tıklayınız.

Diğer Web Sitelerimiz