Nizip'te ilk günlerim

Gönen Güzey'in ilk günleri başlamıştı Nizip'te: "...Türkçe öğretmeni arkadaşımız "Sizi hiç otele bırakır mıyız hoca hanım, bizde kalırsınız." diye atıldı . "Ama size yük olmak istemem" dediysem de kabul ettiremedim ve akşam birlikte arkadaşın evine gittik... " Keyifle takip edeceğinizi düşünüyorum. Sevgiler. Eyüp Rıza Güzey Bilgi Peşinde

Nizip'te ilk günlerim

Öğle üzeri Nizip'e vardık. Bir elimde bavulum,  bir elimde mandolinimle, trenden inip bir at arabasına bindim. Sonradan, ilçenin içinde bir - iki taksiye rastladım  ama o gün istasyonda yalnız bir at arabası bulabilmiştim. Toprak yollardan, bostanların  arasından  geçerek  ilçe  merkezine  girdik.   Sokaklar  dar,  evler  tek  katlı veya iki katlıydı. Düz damları, beyaz kalın taş duvarları, küçük pencereleriyle; o, bildiğimiz sıcak iklim evleriydi bunlar. Yazın, geceleri insanların damlarda uyuduklarını  o  zaman  öğrendim.  İnsanoğlu  her  koşulda  doğru  yaşamanın   yollarını  nasıl  da  arayıp  buluyordu?

Nizip,  on beş – on  altı bin nüfuslu bir ilçeydi. Ben çocukken, babamın  görevi  nedeniyle  çok  daha  küçük  yerlerde  de  bulunmuştuk.  Annem ;  “Eğer bir yerde hava, su, güneş, toprak varsa orada yaşanır" derdi. Babam "Memleketin  her  köşesi bizim.  Neresi olursa olsun,  gidip  çalışmak gerekir" derdi. Ailece  her  gittiğimiz  yere  çabucak  uyum  sağlar,  hiçbir  şeyden  yakınmazdık.   Ama bu  defa  yalnızdım.  Ailemden  hiç  bu  kadar  uzaklara  da  gitmemiştim.  "Ben buralarda  ne  yapacağım,  ne   edeceğim ?"  diye  kara  kara  düşünmeye  başladığım  sırada,   annemle   babamın   sözleri   geldi   aklıma.   Yeniden   toparladım   kendimi.

Okulum Burasıydı
Ana caddeden geçip, iki katlı geniş bir binanın önünde durduk. Birden heyecanlandım. Okulum burasıydı demek. Ben arabadan inerken, okulun hizmetlisi koşarak yanıma geldi ve güler yüzle "Hoş gelmişsen, hoca hanım" deyip bavulumu  aldı.  Esmer,  orta  yaşlı,  incecik bir adamdı. Yüzü hâlâ gözlerimin önündedir. Birlikte içeriye girdik. Müdür, beni ikinci kata çıkan merdivenin başında karşıladı. "Bir fransızca  öğretmeninin tayin olduğunu öğrendik,  sizi bekliyorduk"  dedi.  Bekleniyor  olmak  hoşuma gitti doğrusu. O sırada öğle tatili olduğu için öğretmen  arkadaşlarla  da  tanıştım. Hepsi erkekti.  Efendi insanlardı.  Muhasebeye gidip imzamı attım ve böylece yaklaşık  otuz  üç  sene  sürecek  olan  öğretmenlik  hayatım  başlamış  oldu.

Biraz önceki hizmetliye herkes yiyecek bir şeyler getirmesi için para veriyordu. Ben henüz, yörenin yemeklerini bilmediğimden o sıcakta yalnız peynir, ekmek, üzüm istedim. "Gözüm üstüne" diyerek gitti. Az sonra hepimiz öğretmenler odasında paketlerimizi açıp öğle yemeğimizi yedik. Ortamı sevdim. Kendimi hiç yabancı hissetmiyordum.           

Bir Ev Bulmam Lazım
"Benim şimdi bir ev bulmam lazım" dedim arkadaşlara. Müdür bey "Merak etmeyin, size uygun bir ev ayarlarız" dedi. Öbür arkadaşlar da benim gibi, Nizip'in yabancısıydı. İçimizde sadece okulun müdürü oralıydı. Ev bulma işini ona bırakıp, bu defa  da  ev  buluncaya  kadar  hangi  otelde kalabileceğimi sordum. Türkçe öğretmeni arkadaşımız  "Sizi  hiç  otele bırakır mıyız hoca hanım,  bizde  kalırsınız."  diye  atıldı . "Ama  size  yük  olmak  istemem"  dediysem  de  kabul  ettiremedim  ve akşam  birlikte  arkadaşın  evine  gittik. 

O  zamanlar  evlerde  telefon  pek  yoktu.  Arkadaş eve haber verebilmiş değildi. Fakat eşi, kapıyı açıp,  hiç tanımadığı biriyle karşılaşınca en ufak bir şaşkınlık göstermedi . Beni  sanki günlerdir bekledikleri bir akrabalarıymışım gibi güler yüzle ve  büyük  bir zarafetle  karşıladı. Hayatımda o  ânı  hiç unutamam.  Bizim  dilimizde  bir  Tanrı  misafiri   deyimi  vardır   ya,   işte   tam  o  misafir  bendim. O  güzel  iki insan beni evlerinde üç gün ağırladılar. Üstelik yeni evliymişler. Kendi karyolalarını bana verdiler. Onlar öbür odada, yere yatak serip yattılar. Sabahları  kahvaltı  edip,  arkadaşla beraber  okula  gittik.  Akşam  eve  beraber döndük. Hep aynı güler  yüzle  karşılaştım.  O  cömertliği,  o insanlığı her zaman  teşekkürle  anmışımdır.

Üç  gün içinde, önce bir yorgancıya gidip,  kendime  yatak  yorgan  yaptırdım. Müdür  beyin  tavsiye  ettiği  bir  evi  kiraladım.  Biraz  da  eşya  aldım: Bir somya, bir masa, iki iskemle,  ucuz bir kilim ve bardak, çanak... Somyanın üstüne yatak konunca divan olacaktı. Divanda,  gündüz  oturup, gece uyuyacaktım. Sonra bir dikiş makinesi bulup  birkaç  metre  basmadan  divan   örtüsü   ile   perde  de  diktim.   Şipşirin  bir evim  olmuştu.  Daha   doğrusu  bir  odam.

Üzücü Bir Olay
Yalnız,  bu  arada,  başımdan  geçen  üzücü  bir  olayı anlatmadan  edemeyeceğim. İlk  gün öğleden sonra, arkadaşlar derse girince müdürle oturup benim ders programımı yaptık. Daha sonra, evinde kalacağım arkadaşın dersten çıkmasını beklemem gerekiyordu. Bu birkaç saati boş geçirmemek için  hemen  çarşıya  gidip,  eşyalarımı ısmarlamak istedim.
Müdür bey, yine aynı hizmetliyi yanıma verdi; bana dükkanları göstersin diye. Beraber gittik çarşıya. Herkes, işini gücünü bırakmış, bana bakıyordu. Küçük yerlerde, insanların meraklı olduğunu bildiğimden, bunu normal karşıladım. Herhalde  kim  olduğumu  merak  ediyorlardı. Rahatsız olmamaya çalışarak, yanımdakiyle  konuşa konuşa  yürüyordum.

Berberin,  kasabın, manavın  önünden geçtik.  O sırada,  başıma  bir şey “tık” diye çarpıp yere düştü; ve aynı anda bir kahkaha  sesi  duyuldu.  Genç  bir  erkek sesiydi bu. İçimden “Sana [hoş geldin] diyorlar Gönen” dedim  soğukkanlılıkla . Başımı  sağa  sola çevirmeden;  göz  ucuyla,  yere düşen şeye baktım: Bir şeftali çekirdeğiydi. Arnavut kaldırımının taşlarında sıçrayıp, az ileriye fırladı. Üzerindeki pembe,   ıslak   şeftali   artığı   toprağa   bulandı. 

Yanımdaki  adam  olup biteni fark etmemişti. Konuşarak gidiyorduk. Hemen ardından, bir şey daha sırtıma çarpıp, yere düştü. Bu  defaki  bir  elma koçanıydı. Yine hiçbir şey olmamış  gibi  yürümeye devam ettim.  Gülme   sesi   birden   kesildi.  Bu   'dil'den   anlamadığımı   görmüş  olmalılardı.  Zaten  bu arada, biz de uzaklaşmıştık. 

O insanlar, yaptıklarına üzüleceğimi, çaresiz  kalacağımı  ya da kızarak en  azından  dönüp  kendilerine  ters ters  bakacağımı zannediyorlardı.  Böylece  eğleneceklerini  umuyorlardı.  Ama  bekledikleri  olmadı.  Tepkisizliğim  onları    düş    kırıklığına    uğratmıştı. 

Bu  olaydan  aileme  hiçbir  zaman  söz  etmedim,   üzülmesinler  diye.  Nizip’ te  de hiç kimseye anlatmadım. Çünkü sonradan tanıdığım, dostluklar kurduğum güzel insanların,  bu  ‘karşılama’  dan   dolayı  mahcup  olmalarını  istemiyordum.  Ayrıca,  o bir - iki kendini bilmezin davranışını, bütün bir Nizip’e mal etmek haksızlık olurdu doğrusu.  

Orada  kaldığım  dört yıl boyunca  bir daha, beni incitecek  en  ufak  bir  olayla karşılaşmadım. O  gün  çarşıda  yaşadığım  sadece  bir  kazaydı.  Şimdi düşünüyorum  da;  üstümde,  o  yeni  diktiğim,  her  tarafı  kapalı  elbisem  olduğu  halde başıma bu ‘kaza’  gelmişti.  Ya  mini  etekle  dolaşsaydım    benim  halim  ne  olurdu?  Verilmiş   sadakam   varmış.

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com

Yorum yazabilmeniz için Üye olmanız gerekmektedir. Üye Girişi yapmak için tıklayınız.

Diğer Web Sitelerimiz