Yılkı Denilen Nankörlük

Yıllar önce, ailemizin memuriyet görevi nedeniyle bir süreliğine Anadolu’da kalmıştık. Üç yıl boyunca bizi misafir eden köyün sakinleri son derece sevecen ve cömert insanlardı. Buna karşın her türlü işlerinde adeta canlarını çıkarırcasına kullandıkları at ve eşeklere kış geldiğinde reva gördükleri muamele tüylerimizi ürpertirdi.

YILKI DENİLEN NANKÖRLÜK

Yıllar önce, ailemizin memuriyet görevi nedeniyle bir süreliğine Anadolu’da kalmıştık. Üç yıl boyunca bizi misafir eden köyün sakinleri son derece sevecen ve cömert insanlardı. Buna karşın her türlü işlerinde adeta canlarını çıkarırcasına kullandıkları at ve eşeklere kış geldiğinde reva gördükleri muamele tüylerimizi ürpertirdi. Aradan neredeyse kırk altı yıl geçtikten sonra, dondurucu kışın hakim olduğu şu günlerde, o hayvancağızların kara kış boyunca çektiği çileler aklıma geldi. Yiyecekleri azıcık saman onlara çok görüldüğü için zavallıcıklar sonbahar ortalarında, evleri diye bildikleri ahırlarından kovalanırlardı. Ne de olsa mandalar ve inekler gibi et ve süt vermeleri söz konusu değildi. Bu yüzden de ikinci sınıf muamele görüyorlardı.

Kendilerini bir anda sıcacık ahırlarının dışında bulan at ve eşekler neye uğradıklarını şaşırırlar, bir süre ortalarda dolaştıktan sonra her zamanki alışkanlıklarıyla onca emek verdikleri evlerine dönerlerdi. İşte o zaman dayak başlardı. Yiyecekleri bir miktar samanı onlara çok görmüş olan sahipleri tarafından kış mevsimi boyunca gözden çıkartılmışlardı bir kere. O nankör insanlar, bir daha geri gelmemeleri için uzun sopalarla döve döve kovalarlardı bu hayvancağızları. Yaşamı boyunca kapılarında hizmet etmiş çilekeş bir emektara bu eziyet yapılır mı hiç?

Yapıyorlardı ne yazık ki. Yılın dokuz ayı her türlü işte kullanıldıkları için zaten bir deri bir kemik kalmış bu zavallı at ve eşekleri acımasızca dövüyorlardı. Tek suçları; kendilerini bildiklerinden beri alıştıkları kapıya dönmek olan bu hayvancağızlar, karınlarını doyuracak son bir umut olarak gördükleri fidanlıklara dadanınca da bu kez, köy korucusunun işkencesi devreye giriyordu:

Arazi sahipleri, topraklarına dadanan bu yılkı hayvanlarını şikâyet edince, korucu onları yakalayıp, bir urganla bağladıktan sonra uzun bir sopayla döve döve evimizin karşısındaki ahıra kapatıyordu. Dayak nedeniyle zavallı eşeklerin bedenlerinde açılan yaralar hala gözlerimin önünde. Bu vahşete dayanamaz, kardeşimle sicim gibi gözyaşları dökerek ağlardık. Bir seferinde onları dövmemesi karşılığında harçlıklarımızı biriktirip korucuya vermeyi bile düşünmüştük.

Kış geçip, ilkbahar geldiğinde yaşananlarsa adeta biz şoke ederdi. Sahipleri, havaların ısınmasıyla yeniden tarla ve bahçe işlerine girişeceği için birazcık yemi çok görerek sonbahar ortalarında başlarından attıkları bu hayvancağızları aramaya koyulurlardı. Bulur bulmaz da zamanında iki balya samanı esirgedikleri o zavallıcıklara koşumları takıp, onları yük taşımaya, tarlaya, bahçeye koşturmaya başlarlardı. Ta ki bir sonraki sonbahar, bu hayvanları kapının önüne koyacakları güne kadar. Ben buna nankörlük diyorum. Umarım aradan geçen kırk altı yıl içinde bu kötü gelenekten vazgeçmişlerdir.

MEHMET ÜNVER.

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com

Kardeş Web Sitelerimiz