Hocaların Ramazan

Hocaların Ramazan / Dr. Yılmaz Ergut / Bir zamanlar Bigadiç / Babaannemin kardeşinin, bir oğlu varmış. Lâkabı, 'Hocaların Ramazan'mış. Adamcağız çok fakir, bir o kadar da sinir küpüymüş. Zevzek, biraz da çatlak bir karısı varmış. Kadının adı, Esme (Esma) imiş.

Hocaların Ramazan

Babaannemin kardeşinin, bir oğlu varmış. Lâkabı, 'Hocaların Ramazan'mış.

Adamcağız çok fakir, bir o kadar da sinir küpüymüş. Zevzek, biraz da çatlak bir karısı varmış. Kadının adı, Esme (Esma) imiş. 

1950'li yıllarda, köylerde buğdaylar orakla biçilir, saplar demet yapılır, demetler harmana taşınır, harmanda öküzlerle düven sürülür, saman ve buğday haline getirilirmiş. Yani yediğimiz ekmek, büyük bir emekle soframiza ulaşırmış. O yüzden, ekmeğe, bizim kültürümüzde, 'emek' sözcüğü ile eşdeğer anlam verilmiş. Tıpkı Hristiyan kültüründe şarabın kutsal olması gibi; bizim kültürümüzde de, ekmek kutsal bir yiyecek olmuş. Eskiler ekmeği hiç çöpe atmazlar, yerde bulsalar öpüp, kurdun kuşun yemesi için, bir duvar üstüne koyarlarmış.

O yıllarda,köylerde 'Meci' olurmuş. Meci, imece usulü çalışmak demekti. Meciye, ücret karşılığı gidilmezdi. Para, o dönemler çok kıttı. Siz, biri için çalışırdınız; biri de, sizin için çalışırdı. Meci olunca, tarla sahibi çalışanların yiyecek-içeceğini karşılar; karşılığında, iyi çalışmalarını beklerdi. 

Bir gün, Ramazan dayının 'ekin mecisi' varmış. Zaman, çok değerliymiş. Hava kararmadan, ekinlerin biçilmesi gerekiyormuş. Ramazan dayı, çalışanları gayrete getirmeye çalışıyor; karısı Esme ise, lafa tutup oyalıyormış. Esme bir gün, meci'dekilere demiş ki; 'Kızanlar, sizinle bilmece söyleşelim mi' Diğerleri de, 'söyleşelim ama,önce sen sor' demişler. 

Esme, sormuş; 'Uzun uzun urt yatar, dibinde koca bir kurt yatar; bilin bakalım bu nedir'

O ana kadar sessiz şekilde konuşmaları dinleyen Ramazan dayı, bir anda parlamış; 'Ulan geçmişini sevdiğimin karısı, ben sana söyleyeyim mi, ucunda ne yatar, ta ananın kahpe şeyi yatar.
Sen bu acemilere uyup, onları oyalıyorsun. Hava kararacak, tarla yarim kalacak. Bıktım ulan, bu adamlıktan. Senin yüzünden, birgün şu düzenleri kesip-atacağım; karı olup, keyfime bakacağım'

Fakat buna rağmen Esme, zevzekliği hiç bırakmazmış; çalışanları durmadan lafa tutarmış. Birgün Ramazan dayı kızıp, Esme'yi bir ağaca bağlamış. Esme yine oradan, çenesini tutamamış.
'Ohh canıma deysin, siz orada sıcakta çalışıyorsunuz; ben de burada, gölgede keyfime bakıyorum'' 

Bunun üzerine, Ramazan dayı iyice çıldırmış; 'Vay canına yandığımın karısı diyip, Esme'yi gidip ağaçtan çözmüş, poposuna 2 tekme vurup, tarlaya tekrar çalışmaya yollamış' 

Bu renkli insan, hayatın son yıllarını görme yetisini yitirerek geçirmiş. Muhtemelen katarakt olmuş ama, o dönemler ne doktor varmış, ne de böyle bir ameliyat biliniyormuş. Etrafındakilere, hep şöyle dermiş; 'Allah kimseyi açlık, fakirlik ve çatlak bir karıyla terbiye etmesin. Allah canımı alsın istiyorum ama, istemekle ölünmüyor ki'

Gerçekten de öyle. Allah hiçbirimizi, açlık ve fakirlikle terbiye etmesin. Yediğimiz ekmeğin, aldığımız nefesin kıymetini bilelim ve Allaha şükredelim. Aç gözlü olmayalım. Aç doyar, aç gözlü doymaz.

(Not: Bu arada,Esme'nin bilmecesinin cevabını merak edenler için, söyleyeyim:Kabak)

Dr.Yılmaz Ergut

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com


Yorum yazabilmeniz için Üye olmanız gerekmektedir. Üye Girişi yapmak için tıklayınız.

Diğer Web Sitelerimiz