Öğretmenin vurduğu yerde

Yaşayanlar bilir, dede ve nineler yaş aldıkça, hele bir de torun sahibi oldukça, merhamet duyguları bir hayli çoğalıyor. Babam, torunları küçükken onlara kıyamaz ve "Allah, Allah! Ben öğretmenlik yıllarımda yaramazlık yapan bazı öğrencilerimi bile, nasıl olup da dövmüşüm ki?" diye hayıflanırdı.

ÖĞRETMENİN VURDUĞU
YERDE GÜL BİTER Mİ?

Yaşayanlar bilir, dede ve nineler yaş aldıkça, hele bir de torun sahibi oldukça, merhamet duyguları bir hayli çoğalıyor. Babam, torunları küçükken onlara kıyamaz ve "Allah, Allah! Ben öğretmenlik yıllarımda yaramazlık yapan bazı öğrencilerimi bile, nasıl olup da dövmüşüm ki?" diye hayıflanırdı.

Bugün Dr. Yılmaz Ağabey'imin paylaşımını okurken, yazısında belirttiği "dayak" bölümüne takılı kaldım ve hayallere daldım. Sonra da küçükken babamdan ilk kez yediğim okkalı dayak aklıma geldi. Onun hikayesini, Bigadiç insanlarına ve maziye bakan yönüyle, sizlerle paylaşmak istedim.

1970 yılında ilk olarak rahmetli Emin-Dilber Dinç büyüklerimizin evinde kiracı olduk. Bir yıl kadar sonra kanal boyundaki Domacalı Ahmet Amca'ların iki katlı evinin alt katına taşındık. O yıllarda 'sağım-solum-önüm-arkam söbe' diyecek kadar çevremiz hep tarla ve bahçelerle çevriliydi... Çok az sayıda ve genelde ya tek yada iki katlı bahçeli evler vardı. Evin bahçelerinde her türlü sebzeyi, meyveyi kendimiz yetiştirir, çeşit çeşit ağaçlar diker ve onlarla beraber büyürdük. Bebekliğimin, çocukluğumun ve okul yıllarımın geçtiği o evdeki hatıralarım adına ciltler dolusu kitap yazabilirim ama şimdi oralara hiç girip de duygulanmayayım!

Şimdi gelelim yediğim meşhur sopaya! Kaç yılıydı hatırlayamadım ama ilkokula bile gitmiyordum. Fethibey camisi ile Cumhuriyet Lisesi binasının karşısına denk gelen ve iki caddenin kesiştiği köşe yerde, bizlerin evine en yakın olan Abdullah Şen Amca’nın bakkalı vardı ki o yıllarda ortaokul ve lisede okuyan hemen hemen herkes bu bakkalı hatırlayacaktır. O dönemlerde genel olarak herkes alışverişlerini veresiye usulü bakkal defterine yazdırmalı yapardı. Bizim büyüklerin memur olması nedeniyle biz de bakkalımıza harcamalarımızı yazdırır, maaş aldıkları günler babam öderdi.

Lisenin bahçesinde top oynayıp maç yaptıktan sonra içimin hararetini ancak bakkaldan alıp da içtiğimiz soğuk Uludağ ya da Ankara gazozu keserdi. Eh çocuğuz ya, bazen de canım çikolata isterse o zamanın içi kaymaklı üstü kaplamalı yuvarlak gofretine bayılırdım. Rahmetli Abdullah Amca beni çok severdi. Ben de o zamanlar demek ki yalan çokmuş olsa gerek, ‘’annemin babamın haberi var, deftere yazacakmışsın’’ deyince ben ne istersem verirdi. Bir süre sonra hesap kabarıklaşmış olsa gerek; babam hesap öderken neler alındığına baktığında, kabarıklığın benim aldıklarımdan olduğunu tabi ki anlamış. Babam zaten bana harçlık veriyordu ama bilirsiniz hiçbir çocuğa harçlığı yetmez, değil mi? Sonra bakkal amcaya da ‘’sen bu kerataya bir daha almak istediklerini verme, ben alırım’’ diye tembihlemiş. Bu durumu da bana bakkal amca bir keresinde söylediğinde ‘’eyvah, canım gazoz, çikolata çektiğinde ne yaparım ki ben şimdi?’’ diye kendimce dert yanmıştım...

Günler geçtikçe bu duruma bir çözüm bulmam gerekiyordu. Evin gelir ve gideri de belliydi ama ben de deli bir çocuktum işte! Bir hinlik mi yapsam ki diye düşünürken, şeytanın işi gücü yok ya, aklıma müthiş bir fikir getirdi. Eskiler hatırlar, bizim çocukluk yıllarının en güzel hatıralarından biri de, o zamanın bankalarının verdiği kumbaralar idi. Kardeşimle benim de ayrı ayrı kumbaralarımız vardı, biriktirdiğimiz paralar kumbarayı doldurduğunda, babamda bulunan anahtarı ile kumbara kiliti açılır ve o paralar bankaya çocuk hesabına yatırılırdı. Hani hinlik düşündüğümü söylemiştim ya; bu durumda, ben kumbaramın içinden bozuk paralardan birazını alabilirsem, hedefime ulaşabilirdim. Bizimkiler okulda iken evin altını üstüne getirip aramıştım ama küçücük kumbara anahtarını bulamamıştım. Eee ben durur muyum, çocuk aklımla al sana bir şeytan kandırmacası düşünce daha! Bir gün yine bizimkiler evde yokken, babamın alet çantasından bir tornavida almış ve onunla kanırta kanırta kilitli kapağı açmayı başarmıştım. Gerçi bazı yerlerinin boyaları kalkmıştı ama ben kumbaramı saklarsam kimsecikler anlamazdı!

Yaşasın; artık yine bakkaldan istediklerimi alabilecektim. Akıllıyım ya, bizimkilere belli etmemek için kumbaranın içinden az az bozuk paralardan alıp her gün bakkala gidiyor ve istediklerimi yine alıyordum. Bir gün, iki gün üç gün böyle geçti... Babam bir gün alışveriş için bakkala uğramış. Bakkal Amca da babama ‘’Hocam, bugünlerde oğlana sen ya da annesi her gün harçlık veriyorsunuz herhalde! Hiç benim bakkaldan çıkmıyor’’ demiş. Babam da ‘’Yok öyle bir durum ama!’’ diyerek cevap vermiş ama olan biteni anlamış tabi ki. Eyvahhh, yandı bizim keten helva....

Hiç unutmuyorum, bir hafta sonu Cumartesi günü idi. Kiracı olarak oturduğumuz Domacalı Ahmet Amca’ların evinin giriş kapısı kocaman uzun bir salona açılırdı. Bizler de genelde ailecek uzunluğu on adımı bulan salonda oturur, yemeklerimizi orada yerdik. O gün de kahvaltıdan sonra babam bana ve kardeşime ‘’Bende bugün çok bozuk para var. Hadi bakalım kumbaralarınızı getirin de bu paraları kumbaralarınıza atalım’’ demişti. Eyvah! Ne yapacaktım ben şimdi? Aramaya gidiyorum diye odama sıvışmıştım ama bir süre geçmesine rağmen hala gelmemiştim. Babamın ‘’Hadi oğlum, seni bekliyoruz’’ sözüne karşılık odadan çıkmış ve kumbaramı bulamadığımı söylemiştim. Yüksek bir ses tonuyla ‘’Demek bulamadın öyle mi?’’ diye bir hışımla yerinden kalkmış ve kendi eliyle koymuş gibi odamdaki kumbaramı alıp gelmişti. Garibim annem ve kız kardeşim olanları biliyor olacaklar ki mutfağa geçmişlerdi. Kumar oyunu bitmiş ve sıra rus ruletine gelmişti!

Ve perde açıldı, hayatın gerçek oyunu sahne aldı:
O uzun mu uzun salon var ya o salon; babamla benim defalarca arşınladığımız, defalarca bir ileri bir geri gidip gelerek adımladığımız müthiş bir ‘’dayak dansına" şahit olmuştu. O salonun duvarları, şak şak seslerinin yanında, babamın: ‘’Anneye, babaya ya da herhangi başka bir insana bir daha yalan söylemeyeceksin! Bir daha hırsızlık yapmayacaksın! Bir daha kendi emeğinle kazanmadan ya da hak etmeden harcamayacaksın!’’ sesleri ile inim inim inlemişti...

İlk dayağımdı ama adam gibi bir sopaydı. Hak etmiştim, hem de fazlasıyla hak etmiştim. Sonrasında içimi acıtan, yakan, kavuran aslında yüzüm yada bedenim değildi! Duyduklarımdı... Yapmamam gerekenlerdi... Ahlakı hiçe saymamdı... Sevgiyi öldürmemdi... Emeği katletmemdi...

Esasında bu yaşadığım bir dayak yeme olayı değil; hayatı ilk defa gerçek olarak öğrenmemdi...

Bu durum o an için belki şiddet gibi gözükse de; fakirlikten, yokluktan bugünlere kadar gelmiş bir annenin ve babanın, dürüst hayat mücadelesinde, çocuğuna öğrettiği değerleri bulamamış olmasının bir duygusal patlamasıydı.

Bugün kumbarasından para aşıran çocuğu; büyüdüğünde ya devletin, yetimin ya da kendisinin olmayan başkalarının paralarını, mallarını, haklarını aşırırsa, çalarsa, hırsızlık yaparsa ne olacaktı! Bugün annesine, babasına, bakkal amcasına ya da başkalarına yalan söyleyen çocuğu; büyüdüğünde menfaati, gücü, makamı, bencilliğini, kandırmayı öncelemek adına ya yalancı bir insan olursa ne olacaktı! Şükür ki o dayak çok iyi olmuştu. Netice de oğlu da babasının öğrencilerinden biriydi.

Nasrettin Hoca misali hakikatleri öğrenme, yaşama ve yaşatma adına, annenin de, babanın da, öğretmenin de vurduğu yerde gerçekten güller bitmişti... O yıllara ait ola ki annemin, babamın ve tüm öğretmenlerimizin ellerinden dayak yiyenler olup da onların vurduğu yerlerde güllerin bitmemiş olduğunu düşünenleriniz varsa; ben tüm öğretmenlerimizin adına sizlerin bende kısas uygulamanızı ve haklarınızın hepsini onlar adına benden almanızı samimiyetle istirham ederim.

Öğretmenin dövdüğü ve gerçek hayat dersi verdiği oğlundan sizlere, hem güller hem gülücükler gönderiyorum vesselam...

Aşina AKGÜL
12.06.2020
İZMİR

ÇOCUKLUĞUMUN KOMŞULARI:
Çocukluğumda bir şekliyle hayatıma dokunan komşularımızı ismen anmam, onlara bir vefa borcumdur. Unutmuş olduklarımdan özür dileyerek komşularımızı saygıyla yad ediyorum:

Bizim eve çok yakın olarak Domacalı Ahmet Karabaş Amca-Seviye Teyze ve oğulları; Bayram Teyze; Himmet Amca-Fadime Teyze ve kızları; Emine Helvacıoğlu Teyze- Öğretmen İsmet Amca-Birsen Teyze ve kızları; köprünün orada Aliye Teyze; kahveci Adem Baba ve ailesi; Camcı Metin Maldar Amca ve Ailesi; Cevdet Gezer Amca ve ailesi, Muslu Ailelerinin Tüm Fertleri (Uydaşlar); Yunus Ongun Dayı ve ailesi; Mehmet ve Ali Ongun Abilerin aileleri, Yörük Enver Avcu'nın ailesi, Otobüscü Süleyman Gezer Amca-Sefure Teyze ve oğulları; Ali Öksüztepe Amca-Filiz Teyze ve ailesi; kanal boyu civarında da Yumurtacı Arif Filiz-Safiye Filiz Özgür Abla ve ailesi; Özkan Yılmaz Ağabey ve ailesi; Naim Ağabey ve ailesi vardı.

Bir üst sokakta Mustafa Amca-Munibe Teyze ve kızları; Berber Amca ve ailesi, öğretmen Mehmet Özkan Amca, Eşi Teyze ve çocukları; Kumpirler ve birkaç aile daha vardı.

Onun da bir üst sokağında da, Kerim Memiş Dede-Himmet Memiş Ağabey ve ailesi, Süleyman Uzuner Amca-Hatice Teyze-Davut Ağabey; Seçkin Dede ve oğulları Ahmet -Erdoğan Seçkin Amcalar ve aileleri; Mustafa Gülek Ağabey'in ailesi bulunmakta; caminin karşısındaki köşe evde de bakkal Abdullah Şen Amca ve ailesi yaşamaktaydı.
Bu ailelerde yaşayan birçok ağabeylerimin, ablalarımın ve arkadaşlarımın isimlerini yazmadım bile...
Ölenlerin cümlesine rahmet, yaşayanlara ve sizlere de huzur ve sağlık diliyorum.

 

BU YAZI İLE İLGİLİ BAZI FACEBOOK YORUMLARI:

Turan Kurnaz 
O zamanki dayaklar gerçekten eğiticiydi desem bazıları katılmaz. Şimdi yaşını başını almış birçok insan ben bu mevkiye öğretmenimden, babamdan veya annemden yediğim dayağa borçluyum diyorlardır. O yıllar zoru görmeyince ders çalışmıyorduk. Büyüklerimiz bir meslek sahibi olsun diye her türlü yolu deniyorlardı. Bir de şunu hiç unutmuyorum biz okurken o kaymakamın çocuğu, o komutanın çocuğu hiç farketmiyordu. Yani dayakta ayrım yoktu. Şimdi olsa komutan okula koşar gelir. Annenden hiç dayak yemedim. Baban da yaramazlık yaptığın veya dersleri astığın zaman 4-5 çocuğu tahtaya kaldırır. Sana bakarken diğerine vurur. Tam yanındakine vuracak zannedersin sana gelir. Dayağı bile esprili idi. Hadi geçin yerinize bir daha yapmayın gazoz ağaçları derdi. Ben 3 yılda bir sefer dayak yedim. İyi günler selamlar.

Idris Yılmaz
Orta okula giderken şimdiki astsubay öğrencileri gibi kasketimiz vardı. Kasketsiz sokağa çıkıp da bir öğretmene denk geldiysen ertesi gün okul bahçesinde hiç dayak yememişsin sanıyorum.  Hatırlatmak babında dedim. Siz de biliyorsunuzdur mutlaka...

Aleattin Bzgl 
Ben de öğretmenlerin vurduğu yerde gül biter tezine katılıyorum. Beni de öğretmenlerim bir çok defa dövmüştür. Ama kesinlikle haksız yere, durup dururken, hatta haddi aşmadan bu yola ve yönteme başvurmamışlardır.

Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com

Yorum yazabilmeniz için Üye olmanız gerekmektedir. Üye Girişi yapmak için tıklayınız.

Diğer Web Sitelerimiz